Erdal İnönü’nün gözünden Atatürk’ü anlamak!

Erdal İnönü’nün gözünden Atatürk’ü anlamak!

Sevgili yakinplan’lılar; dostlarım, arkadaşlarım…

Erdal İnönü bir bilim adamı olmasına rağmen 12 eylül darbesinden sonra kurulan ve ülkeyi demokratikleştirme görevi üstlenen SHP’nin Genel Başkanlığına,  kapatılan CHP’liler tarafından getirilmişti. Erdal İnönü Türk siyasetine “Parti içi demokrasi anlamında” önemli katkılar sağladı. Deniz Baykal en yakın tanığıdır.  Bir fizik profesörü ve bilim adamı olan Erdal İnönü hiç istemeden siyasette önemli bir rol üstlendi. Ve görevini de layıkıyla yerine getirdi. Trafik ışıklarında durmayan makam şoförüne “fırça atan” Türk siyasetçi olarak tanıdığım ilk başbakan vekiliydi.  Önde giden korumaları “kırmızı ışıkta duracağını” tahmin edememişti.  İşte o bilim insanı siyasetçi, insan, bizden biri olan Erdal İnönü’nün ölüm yıldönümü nedeniyle Büyük kolej’deki konuşmasını  okuyacağınız umuduyla yayınlıyoruz.(MK)

BABAM ATATÜRK’ÜN YAKIN ÇALIŞMA ARKADAŞIYDI

Beni Büyük Kolej’de bir toplantıya çağırarak bu kadar çok sayıda yetenekli ve çalışkan öğrencimize seslenmek fırsatını veren, başta okulun kurucusu olmak üzere bütün yöneticilere teşekkür ederek, hepinizi sevgi ile selamlayarak sözlerime başlıyorum. Benden Atatürk hakkında bir konuşma istediniz. Tahmin ediyorum ki derslerinizde Atatürk’ün yaşamını, eşsiz başarılarını ayrıntılı biçimde okudunuz. Onun Kurtuluş Savaşını ulusumuzla beraber nasıl kazandığını, Cumhuriyeti nasıl kurduğunu, ülkemizi çağdaşlaştıran devrimleri nasıl yaptığın, biliyorsunuz. Benden bunların dışında bir şeyler duymak istersiniz. Bazı kişisel anılarla, görüşlerle onu daha iyi anlamanıza, yaptıklarından bu gün için dersler çıkarmanıza yardımcı olmamı beklersiniz.

Elimden geleni yapacağım. Önce şunu söyleyeyim. Benim Atatürk’le ilgili kişisel anılarım fazla değildir. Babamın onun yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğunu biliyorsunuz. Çocukluğum boyunca, 11 yaşıma gelinceye kadar, hemen daima Atatürk’ün başbakanıydı. O bakımdan benim birçok kez büyük Atatürk’le karşılaşmış olduğumu düşünebilirsiniz. Yazık ki gerçek böyle değildir. Çünkü o zamanki eğitim anlayışımızda küçüklerin, çok saygı duyulan bir büyüğün yanına gitmesine izin verilmezdi. Atatürk, babamla konuşmak için, ya da bir toplantıya katılmak için evimize geldiğinde, biz çocuklar odamızdan çıkmazdık. Yalnız son yıllarda manevi kızı küçük Ülkü ile beraber geldiğinde kız kardeşim daha çok ortaya çıkma fırsatı bulmuştu.

ATATÜRK’LE İLGİLİ ANI KİTAPLARINI OKUYUN

Öte yandan, kişisel anılar, tarihte okuduğumuz önemli olayların nasıl meydana geldiğini, başroldeki insanların hangi güçlüklerle karşılaştıklarını ve bunları nasıl aştıklarını iyi anlamak bakımından son derece yararlıdır. Onun için size öneririm. Ders kitaplarınız dışında Atatürk dönemine ait anı kitaplarını buldukça okuyun. Sonra, son yıllarda, çeşitli anılardan yararlanarak yazılmış biyografiler çıktı. Onları da okuyun. Hepsinin başında ve hepsine kaynaklık eden Atatürk’ün Büyük Söylev’i gelir, onu mutlaka okuyun. Öteki biyografi ve anılar arasında, Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Tek Adam” kitabı, Lord Kinross’un “Atatürk”, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitapları ve İsmet İnönü’nün iki ciltlik Hatıralar’ı, ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar, Atatürk’ü, uğraştığı büyük sorunları, kazandığı daha da büyük başarıları iyi anlamanıza yardım edecektir.

Geçmişe döneyim ve Atatürk’le ilgili nadir anılarımdan birini anlatayım. 1934 yılında, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşından gelen yakın arkadaşlarından General Kazım Özalp’in büyük kızı Neriman hanımın düğünü, o zaman Türk Ocağı olan, sonra Halkevi’ne dönüştürülen, bu gün de çeşitli kültür etkinlikleri için kullanılan tarihi binada yapılmıştı. Özalp’larla ailece dost olduğumuz için biz tüm çocuklar da orada bulunuyorduk. Atatürk düğüne gelmişti. Ortada duruyor ve topluluğun bütün ilgisini üzerine çekiyordu. Bir aralık, Kazım Özal bizim yaşlarımızdaki oğlu Teoman’ı yanma çağırdı ve sonra baktık, Teoman bize döndü, bir konuşma yaptı. Arkasından Atatürk sırayla öteki çocukları, ağabeyimi ve beni çağırdı. Bize de aynı şekilde birer konuşma yaptırdı. O yavaş sesle söylüyor, biz yüksek sesle tekrar ediyorduk. Ne söylediğini anımsamıyorum. Ancak Teoman unutmamış. Yayınladığı anı kitabında, bu olayı anlatıyor. O günlerde bazı askerlik rütbe ve unvanları ilk kez Türkçeleştirilmişti. Örneğin, miralay yerine albay, kaymakam yerine yarbay, paşa yerine general, müşir yerine mareşal denmeye başlamıştı. Atatürk bize bu değişikliğin gerekçesini, örneklerle açıklattırmış. Bakınız Atatürk, bir düğünde bile, çocukların orada bulunmasından yararlanarak, kendi düşüncelerini, hedeflerini halka duyurmaya çalışmış. Benim aklımda kalan, yalnızca, Atatürk’ün yardımıyla bir nutuk söylediğim ve bu sayede ilk kez bir topluluk tarafından alkışlanmış olduğumdur.Anıları bırakayım. Asıl konuşmama, Atatürk’ü anlamak konusuna döneyim. Bir büyük adamı büyük yapan, daha doğrusu onun büyük yapıtlar meydana getirmesini, büyük toplumsal başarılar kazanmasını sağlayan özellikler nelerdir? Bunları bilirsek, belki bu yoldan giderek Atatürk’ü de daha iyi anlayabiliriz. Benim görebildiğim özellikler şunlar:

BÜYÜK ADAM NASIL OLUNUR?

• Kendine büyük bir güven duymak,
• Büyük bir çalışma gücüne sahip olmak,
• Tüm yaşamını davasına adamak,
• Hiçbir güçlükten yılmadan, amaca varıncaya kadar uğraşmak,
• Çağın gerçeklerini iyi algılamak,
• Toplumla iyi anlaşmak,
• Olayların temel nedenlerini sezebilmek,
• Gerçekçi olmak.
Başka özellikler de kuşkusuz bulunabilir. Ben şimdi hemen aklıma gelen bu önemli özellikler üzerinde ayrı ayrı duracağım.
Kendine büyük güven duymak
Kendine güven duygusu her insanda zamanla gelişir ve başarı kazanmasında önemli rol oynar. Herkeste böyle bir duygu vardır ve bu sayede geleceğe umutla bakarız. Örneğin siz de şimdi buradasınız, beni dinlemekten bir yarar sağlayacağınızı umuyorsunuz, hatta konuşmamın sonunda bana sorular soracaksınız. Bunlar hep kendinize güvendiğinizi gösteren işaretlerdir. Ama Atatürk’te bu duygunun son derece yüksek bir düzeye varmış olduğunu çeşitli örneklerle görüyoruz. Bir tanesini anlatacağım.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Çanakkale Savaşları, bilirsiniz, Atatürk’ün yüksek komutanlık yeteneklerinin Türkiye ve dünya kamuoyunca ilk kez tanındığı olaylardır. Onun anında ve yerinde müdahaleleri ve herkese örnek olan kahramanlığı sayesinde düşman birliklerinin Gelibolu yarımadasında ilerleyişleri önlenmiş ve sonunda hepsi birden geri çekilmek, geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlardır. Bu mücadelenin bir aşamasında, Anzak’lar diye bilinen, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilmiş yem birlikler, Suvla Körfezine beklenmedik bir yerde çıkarma yapmışlar ve karşılarındaki zayıf savunmayı gafil avlayarak tepelere tırmanmaya başlamışlardı. Atatürk, o zamanki adı ve unvanıyla, Albay Mustafa Kemal, daha güneyde bir bölgede kendi karşısındaki düşman taarruzunu, önceden tahmin edip askerlerini hazırlamış olduğu için durdurmuştur ve muharebeye devam ederken, bir taraftan da kuzeyden Suvla Körfezinden gelen haberlerden kaygılanmakta, oradaki durumun nasıl düzeltilebileceğini düşünmektedir. Bu esnada, Ordu komutanı deneyimli Alman mareşali Liman von Sanders, kuzeyde ilerleyen düşman birliklerini durdurmak üzere oraya yeni kuvvet gitmesi için emirler veriyor, yalnız bu cephedeki komuta heyetinin savaşı yönetmede gerekli beceri ve kararlılığı göstermediğini de fark ediyor. Kurmay başkanına, daha önceki muharebelerde kendini göstermiş olan Mustafa Kemal’i arayarak onun ne düşündüğünü öğrenmesini söylüyor.

BENİ HEMEN CEPHE KOMUTANLIĞINA ATAYIN

Şimdi bakın, ordu kurmay başkanı Atatürk’ü bulup, ne önerirsiniz diye sorduğunda o hiç tereddüt etmeden ne yanıt veriyor:
“Beni hemen bu cephenin komutanlığına atayın. Gönderdiğiniz bütün birlikleri emrime verin. Ben bu saldırıyı durdururum.
Durumu gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz? Atatürk, emrindeki tümenle karşısındaki düşmanla çarpışmaktadır ve başarı kazanmaktadır. Kuzeyde başka bir yerdeki düşman saldırısının ilerlemesini durduracak çareler aranmaktadır. Oranın bir komutanı, Mustafa Kemal’den daha yüksek rütbeli bir komutanı vardır. Onun emrine yem kıtalar gönderilmiştir. O bölgeye hücum eden düşmanın gücünü, ona karşı ne gibi savunma önlemleri alınmış olduğunu, sonucun lehimizde bitmesi olasılığının ne olduğunu Atatürk bilmiyor. Bu durumdaki bir komutanın Ordu kurmay başkanına vermesi beklenen yanıt, kendi cephesindeki saldırıyı durdurmuş olduğunu belirtmek ve kuzeydeki savunmaya elinden gelen yardımı yapabileceğini eklemek değil midir? Ama Atatürk, bu olağan davranıştan bambaşka bir şey yapıyor. Uzaktan izlediği düşman taarruzunun bütün savunma hatları üzerinde ne büyük bir tehlike doğurabileceğini seziyor. Kendisine güveni son derece yüksek olduğu için de oraya gider ve komutayı eline alırsa, ne yapıp yapıp düşmanı geri atabileceğine inanıyor ve bu inancıyla ortaya atılıyor. Albay Mustafa Kemal’in yanıtını duyan kurmay başkanı bu öneriyi ciddiye almamış, “bütün bu birlikler komutanlığınıza fazla gelmez mi?” diyerek alay etmek istemiş, bu defa da Atatürk’ten, “hayır, az gelir!” yanıtını almış.

ATATÜRK’TEN HAYIR AZ GELİR

Konuşma, Liman von Sanders’e iletilince, o, daha önce Arıburnu’nu istiladan nasıl kurtardığını anımsayarak, “tamam” demiş, “Anafartalar da çabuk karar veren, sorumluluktan kaçmayan, cesur ve atak bir komutan gerekli. Mustafa Kemal bu görevin adamıdır. İstediğini yapın!”Gerçekten, tüm cephede komutanlığı aldıktan sonra Atatürk, doğrudan doğruya kendi kararlarıyla başlattığı karşı taarruzlarla Suvla Körfezinden yukarı tırmanarak bazı tepeleri ellerine geçirmiş Anzak’ları önce durdurmuş, sonra da geriye, kıyıya püskürtmüştür. Bu yenilgi, sonunda müttefiklere Gelibolu’dan, Çanakkale’den tamamıyla çekilme kararını verdirtmiştir. Ben bu heyecanlı öyküyü önce bir İngiliz gazetecisi Alan Moorhead’in “Gelibolu” adlı kitabında okumuştum. Bu İngiliz yazar, Atatürk’ün kendine güvenen, kararlı yönetimini, çıkarma kuvvetlerinin başkomutanı General Hamil-ton’un tereddütlü, kararsız yönetimiyle karşılaştırıyor ve “işte bunun için başarısız olduk” demeye getiriyordu. Lord Kinross’un kitabında da bu savaşta Atatürk’ün rolü gayet iyi anlatılıyor. Bence Atatürk’ün tum yaşamında kendini gösteren o yüksek özgüven duygusu Gelibolu’da en açık biçimde ortaya çıkmış ve oradaki başarısı Atatürk’ün kaderini belirlemiştir.

Hiç bir büyük iş, bilimde, sanatta, askerlikte, politikada, ekonomi’ de, ya da başka herhangi bir alanda sadece üstün yetenekle, ya da tek başına cüretli davranışlarla gerçekleşemez. Aynı zamanda sürekli ve uzun süreli çalışma, uğraşma, didinme ister. Yakınında bulunup bir önemli uğraşta birlikte çalışma fırsatı bulmuş olanlar, Atatürk’ün istisnai bir çalışma gücü olduğunu hep söylemişlerdir. Savaştayken, kritik bir çarpışma sürüp gittikçe, komuta olanağını bırakmamak için günler’ ce uykusuz kalmış ve belki cephede kazandığı bu alışkanlık daha sonra barış zamanında da devam etmiştir. Ama bunun, alışkanlıktan öte, vücut ve karakter yapısından gelen önemli bir özellik olduğu anlaşılıyor. Biraz önce değindiğim Anafartalar Muharebesinde, Suvla Körfezine çıkarma yapılmasıyla başlayan ve komutanlığı alıp düşmanı karşı taarruzlarla tekrar kıyıya atmasına kadar geçen zamanda, üç gece uyumadan birliklerine komuta ettiğini ve bu arada bir sıtma nöbetini de ayakta geçirdiğini Lord Kinross’un kitabında okuyabilirsiniz.
Kurtuluş Savaşının siyasal ve askeri tüm cephelerini Anadolu’nun çeşitli yerlerinden yönetirken de benzer yoğunlukta bir çalışma sürdürmüştür. Cumhurbaşkanlığı döneminde bu kez dil ve tarih konuları gibi kültür uğraşlarında aynı enerjiyi sarf etmiştir. Size, onun en yakın çalışma arkadaşı İsmet İnönü’nün 1937 de bir yabancı gazeteye Atatürk hakkında yazdığı bir makaleden bir paragraf okuyayım. 10 Kasım 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çevirisi yayınlanan bu yazıda2 babam şunları söylüyor:
“Atatürk’te, hiç durmadan, dinlenmeden bir konu üzerinde uzun müddet çaba sarf edebilecek bir güç vardır. Askere komuta ettiği günlerden kalma bir alışkanlıkla ve müthiş bir bünye dayanıklılığı ile, uyumadan, istirahat etmeden günlerce çalışır. Bir çok defa onun yirmi dört saat veya daha fazla bir süre kitaplarını okumaya, incelemeye devam ettiğini gördüm.
Tüm yaşamını davasına adamak
Sıradan işlerin üzerine çıkan büyük bir başarı kazanmak, ancak in-sanın tüm zamanını ve çabasını o işe ayırması ve uzun bir süre yoğun bir uğraş vermesiyle mümkün olabilir. Bu ise, insanın tüm yaşamını o hedefe yöneltmesi, başka bir deyimle, kendini o davaya adaması demektir. Büyük, kalıcı sonuçlar bir rastlantıyla kendiliğinden, ya da bir kaç günlük ilgi ile ortaya çıkmaz.
Büyük bir amaca varmak için yola çıkan insanın, daha yolun başında iken yaşamını bu amaca göre yeniden düzenlemesi şarttır. Atatürk’ün yaşamında bu davranışın açık örneklerini görüyoruz. 1919’da Mütareke dönemi İstanbul’unu bırakarak Anadolu’ya geçmeye karar vermesi böyle bir harekettir. Samsun’a ayak bastıktan sonra, ulusal direnişi örgütlemeye başlamasından hoşlanmayan Osmanlı hükümeti, kendisini geri çağırdığında, bu emri dinlemeyerek görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildiren telgraflarla bu hareket doruğuna varmıştır. Osmanlı geçmişiyle ilgisini keserek yeni bir Türkiye yaratma eylemine girişmiş, yeni bir insan haline gelmiştir.
O kadar ki, istifa telgrafını götüren ve o ana kadar emrinde çalışan bir subay, geri geldiğinde Atatürk’e veda etmiş, “görevinizden ayrıldınız, artık komutanım değilsiniz, izninizle ayrılıyorum” demiştir. Bu kritik anda, Atatürk’ü yalnızlığa düşmekten kurtaran, doğu cephesi komutanı General Kazım Karabekir olmuştur. Mustafa Kemal’i Harp Okulundaki öğrencilik yıllarından tanıyan ve onun üstün yeteneklerini takdir eden Karabekir, Atatürk’ün yanına gelmiş ve bir asker selamı verdikten sonra, “bu istifanın benim için hiç bir anlamı yoktur. Siz gene bizim komutanımızsınız. Yurdu düşmandan kurtarmak için giriştiğiniz mücadelede hepimiz emrinizdeyiz! demiştir. Atatürk’ün, her şeyi göze alarak ortaya atılması, böylece, tüm vatanseverleri arkasında toplayan davranış olmuştur.
Yalnız büyük devlet adamlarının değil, başka alanlarda büyük ün kazanmış kişilerin, örneğin büyük bilim ya da sanat insanlarının da özgeçmişlerini incelediğimizde, tüm yaşamlarını belirli bir uğraşa adama-ya karar verdikleri böyle kritik

HAYAT BİZE VERİLİR BİZ ONU VEREREK KAZANIRIZ 

Bir anlamda bu davranış, bir öncekinin doğal sonucudur. İnsan, bir amaca göre yaşamını düzenledikten sonra artık o amaca varıncaya ka-dar elbet uğraşacaktır diye düşünülebilir. Bu iki davranış birbirini des-tekleyen ama birbirinden bağımsız olan iki karakter özelliğinin varlığı-nı gerektirir. Örneğin bilimde, sanatta, siyasette, hayallerindeki amaca varmak için yeni bir yaşama giren, ama sonra karşılarına çıkan güçlük-lerden yılarak umutları kırılan ve bu kez başka bir yaşam yoluna geçen insanlar çok görülür. Büyük işler başarmak için yaşamı yeniden düzenlemek başlangıç şartıdır. Ondan sonra arkasını getirmek, amaca varıncaya kadar uğraşabilmek ayrı bir irade gücü gerektirir.

Atatürk’te bu iradenin varlığı, karakterinin en kolay fark edilen bir özelliği olarak açıkça bellidir. Gene Kurtuluş Savaşından örnek vereyim. Erzurum Kongresi sonunda, yurdu düşmanlardan kurtarma mücadelesini yürütecek bir “temsil heyeti” seçilmiş ve başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirilmişti. Bu kurul, seçildikten sonra hemen hiç toplanmamıştır. 7 Ağustos 1919 tarihinde sona eren Erzurum Kongresinden sonra, 23 Nisan 1920 de Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar Atatürk, bütün kararları, tek başına almıştır. Anadolu’nun sivil, asker tüm güçlerini bir araya getiren, ulusal direnişi örgütleyen yazışmaları, o eşsiz telgrafları hep, “Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal” diye imzalamıştır. Meclis açıldıktan sonra artık yalnız değildir. Ama bu dönemde de Meclis Başkanı ve Başkomutan olarak, hem siyasal, hem askeri alanda kararları belirleyen lider olmuştur. Büyük Söylev’i okuduğunuzda, her sayfada, onun Kurtuluş Savaşını nasıl adım adım kesin zafere götürdüğünü göreceksiniz.
Burada size babamın bir görüşünü ileteyim. Onun, Atatürk’ün üstün yeteneklerinden söz ederken birçok kez, “Atatürk’ün siyasal dehası, askeri dehasından üstündür!” dediğini duydum. Kuşkusuz, bunu söylerken amacı, askerlikteki başarılarını küçümsemek değil, büyük zaferler kazanmış bir komutan olan Atatürk’ün siyasal yeteneklerinin, iyi bilinen komutanlık yeteneklerinden de daha yüksekte olduğunu belirtmekti. Bu değerlendirmesine dayanak olarak da, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşında, ulusumuzun ortaya koyduğu eşsiz toplumsal direnişi örgütleme ve yönetme başarısına işaret ederdi.

ÇAĞIN GERÇEKLERİNİ İYİ ANLAMAK

Büyük toplumsal atılmalar yapabilmek için içinde yaşanılan çağın gerçeklerinin, örneğin genel uygarlık düzeyinin ve gelişme doğrultularının iyi anlaşılması önemli bir koşuldur. Yirminci yüzyıla girerken dünyanın ileri ülkelerinin ne durumda bulunduklarını ve oraya nasıl geldiklerini, Osmanlı devletinin niçin geri kaldığını Atatürk’ün çok iyi kavramış olduğunu, yaptığı devrimlerden görüyoruz. Bu devrimlerin her biri Türkiye’yi çağdaş dünyaya götürmek için açılmış bir kapıdır.
Örneğin harf devrimi, Arap alfabesini bırakıp, Latin alfabesiyle yazmaya başlamak, hem getirdiği büyük kolaylıkla okuryazarlığın tüm vatandaşlara yayılmasına olanak veren, hem de Türkiye’yi kesin olarak batı uygarlığına sokan bir köktenci değişimdir.
Din ile devlet işlerinin ayrılması ve bu ayırımın toplum düzenine yerleştirilmesi demek olan laiklik, çağı yakalamanın yaşamsal önemdeki koşuludur. Kadınlara eşit siyasal haklar verilmesi, vatandaşlar arasındaki ilişkileri laik hukuk çerçevesinde düzenleyen bir yasanın İsviçre’den alınarak toplumumuza uydurulması, bütün bunlar çağın gerçeklerini iyi gören bir liderin gerçekleştirebileceği atılmalardır.
Kuşkusuz bu gerçeklerin iyi algılanmasında imparatorluk döneminde geçirilen evrimin ve çeşitli reform denemelerinin etkisi olmuştur. Ama toplumumuza çağdaş yapısını kesin olarak kazandıran düzenlemeler Atatürk’ün devrimleridir.

TOPLUMLA İYİ ANLAŞMAK

Böyle bir özelliğin büyük siyaset ve devlet adamlarında bulunması gerektiği açıktır. Hele devrimler yapmaya girişen bir liderin başarısı için halkın özlemlerini ve direnişlerini iyi algılayabilmek birinci koşuldur. Atatürk’te bu özelliğin en yüksek derecede var olduğunu devrimlerini gerçekleştirmesindeki üstün becerisinde görüyoruz. Köktenci değişimleri öngörürken, halkın neyi ne zaman, ne ölçüde kabul edeceğini büyük bir ustalıkla sezebilmiştir. Latin harflerine geçilme kararı verildiği zaman, kararın doğruluğunu kabul eden bir çok uzman ya da yetkili bunda acele edilmemesini öğütlemişler, toplumu alıştırmak için önce bir süre gazetelerin her iki alfabeyi de kullanarak yayımlanmasını önermişlerdir. Atatürk bu öneriyi reddetmiş, her ı ı alfabe birden kullanılırsa, yeni yazıyı kimsenin öğrenmeyeceğim söyleyerek, derhal her yerde yeni yazıyı kullanma yolunu tutmuş ve böyle başarı kazanmıştır.
Fesin bırakılıp şapkaya geçilmesinde de, babamın anlattığına göre, değişimin yolunu Atatürk bulmuştur. Siyasetçiler, nasıl yapacağız, halka kabul ettirmenin en iyi yöntemi hangisidir diye tartışırlarken, Atatürk, Kastamonu’ya yaptığı gezide bir şapkayla halkın huzuruna çıkmış, İnebolu’daki ünlü konuşmasıyla şapkanın uygar dünyanın bir simgesi haline geldiğini, bizim de çağdaş uygarlık içinde bir ulus olarak şapka giymemiz gerektiğini anlatmıştır. Ankara’ya döndüğünde istasyonda kendisini karşılamaya gelmiş herkesi şapkalı bulmuştur.

OLAYLARIN  TEMELİNİ SEZEBİLMEK

Çağın gerçeklerini iyi anlamak diye nitelendirdiğim yeteneğin bir özel şekli de, karmaşık bir olay demetinin arkasındaki nedenleri çabucak yakalayabilmektir. Bu özelliği ben, tanıdığım ünlü bilim adamlarında da, Atatürk’te de gördüm. Bilimsel araştırma sürecinde, yem yapılan deneylerden ya da hesaplardan çıkan sonuçlar açıklanmaya çalışılırken, hazır bulunan bilimcilerin her biri başka bir yorum yapar.
Sonunda bakarsınız yalnızca, aralarındaki ünlü bir bilimcinin dediği doğru çıkar. Özel yeteneği olan bilimciler, karmaşık bir görünümün arkasındaki temel fiziksel nedenleri başkalarından daha çabuk fark etmeleriyle kendilerini gösterirler.
Aynı özelliği toplumsal olaylar karşısında Atatürk’te ve başka büyük devlet adamlarında buluyoruz. Gerek komutanlık yaptığı dönemde, gerek siyasal yaşamda Atatürk, olayların amacına uygun doğrultuda gelişmesini sağlayacak kararları hiç vakit kaybetmeden al-masını bilmiştir.

GERÇEKÇİ OLABİLMEK

Büyük işler yapabilmek için başka bir önemli kural da budur. Buyuk başarıların öncesinde kuşkusuz büyük umutlar, büyük hayaller vardır. Ama bu umutlar, gerçek dünyanın koşullarına uymazlarsa, sadece hayal olarak kalırlar. Özellikle, yetenekli insanların bir başarıyı kolayca kazandıktan sonra, bütün hayallerini böyle gerçekleştireceklerim sanarak ölçüyü kaçırdıkları ve olmayacak hayaller peşinde perişan oldukları çok görülmüştür. Atatürk’ün bu alanda da büyük bir ayrıcalığı ve üstünlüğü vardır. Kurtuluş Savaşını, o zamanki dünyanın egemeni sayılan Britanya İmparatorluğunun bütün çabalarına karşın kazandıktan sonra, muzaffer ordumuzun başında, “Misakı Milli sınırları dışında, örneğin Balkanlarda bir yayılmacı harekete girişebilirdi. Ama o, ulusu felaketlere sürükleyeceğini düşünerek böyle maceracı bir yaklaşıma hiç itibar etmemiştir. Bağımsızlığımızı savaş alanında kazanıp Lozan Antlaşmasıyla dünyaya kabul ettirdikten sonra batı dünyasıyla içtenlikli bir dostluk kurması, gerçekçi yaklaşımın en güzel örneğidir. Komşularımız aleyhine genişlemeyi değil, komşular ve bütün dünya ile barış içinde, bilim ve teknolojiye dayanan kalkınma yolunu seçmiştir.
Konuşmamı bitirirken şunu söylemek istiyorum. Atatürk devrimleriyle geldiğimiz çağdaş konumun değerini bugünkü kuşaklar olarak iyi bilmeliyiz. Bu durumu, ne maksatla olursa olsun değiştirmek, eskiye dönmek isteyenlere karşı çıkmalıyız. Son zamanlarda, laikliğe karşı bir akımın bazı çevrelerce siyasal amaçlarla desteklendiğini görüyoruz. Özellikle laik eğitim düzeninden sapma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilime kesin olarak karşı çıkmalıyız. Atatürk’ün bize armağan ettiği ve onun deyimiyle en büyük yol gösterici olan bilime dayanan çağdaş, akılcı eğitimi korumalıyız.
Hepinize sürekli, engin başarılar dilerim.
Not: Bu konuşma, 26 Aralık 1996 tarihinde Ankara’da Büyük Kolej’de yapılmıştır. Kaynak: Erdal İnönü, Fikirler ve Eylemler (Tarih, Bilim ve Siyaset Üzerine Konuşmalar) adlı kitabından alıntılanmıştır.


İlgili yazılar

CHP genel başkanını belirledi

CHP’nin 18’inci olağanüstü kurultayında Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, 740 oyla yeniden başkan seçildi. Diğer aday Muharrem İnce ise 415 delegenin

Aksünger : Kurtulmuş devrin yalakası

HAS Partisini kapatıp AKP’de Genel Başkan Yardımcısı olan Numan Kurtulmuş’un Syriza ile ilgili açıklamalarına tepkiler yağıyor. CHP İzmir Milletvekili Erdal

İkisinden biri yalan söylüyor

Yolsuzluk ve rüşvet aldıkları gerekçesiyle haklarında başlatılan soruşturma sonucu istifa eden AKP’li 4 eski bakandan ikisi MeclisSoruşturma Komisyonu’na  ifade verdi.

Bir Cevap Yazın