BATI ANADOLU’DA ETNİK TEMİZLİK VAR!

“Kurtuluş Savaşının Anadolu’daki Rumlara etnik temizlik için yapıldığını” düşünüyormuş.

Farklı düşünceler ve bunları dile getirebilme özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazıdır. Kuşkusuz düşünce kimi zaman “saçma olanı da içine alır” ve bu özelliği ona sonsuz bir özgürlük kazandırır.

Yıllar önce “Milli Mücadele’de Kuşadası ve Söke” kitabını yazarken bölgede kimi dostlarımla sohbetler yapıyor, bulduğum belgelerdeki bilgileri onlarla da paylaşıyordum. Bunlar, bölgede Yunanlıların yerli Rumlarla birlikte Müslümanlara yaptıkları vahşete ait belgelerdi. Dostlarımın pek çoğu tüccardı. Yunan adalarındaki meslektaşları ile ticaret yapıyorlardı. Anlattıklarımı ilgi ile dinliyorlar ama geçmişte kaldığını söyledikleri bu cinayetlerin gelecek nesillere aktarılmasının bir yararı olmayacağını, düşmanlığı sürdüreceğini ve en nihayet ekonomiye zarar vereceğini dillendiriyorlardı. İşte bu düşünce nedeniyle bahsettiğim kitabımın önsözüne şunları yazma gereği duydum:

[Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturu ile uluslararası barışın korunmasını ve sürdürülmesini dış politikasının temel ilkesi yapmıştır. Ancak bu politika barışın; geçmişi unutarak, unutturarak kurulmasını değil, geçmişin tüm çıplaklığı ile ortaya konulmasını, bilinmesini ve bu bilgi birikimi üzerine barış ve dostluk ilişkilerinin kurulmasını öngörmektedir. Aksi takdirde Türkiye’nin önüne konulan “Ermeni soykırımı”, “Pontus soykırımı” iddialarına bir de “Batı Anadolu’da Rumların soykırıma uğratıldığı” savı eklenebilecektir. Böylesine gerçek dışı iddialar ise yalnız dünya kamuoyu üzerinde değil, tarihini unutan, bu nedenle kendi haklarını savunma dayanaklarından yoksun bırakılan kuşaklar üzerinde de etkili olabilecektir].

Ben bu satırları yazarken bahsettiğim iddiaların ülke dışından gelebileceğini düşünmüştüm. Bu ülkenin ekmeğini bölüşen bir yurttaştan/o ülkenin çıkarları üzerine yemin etmiş bir vekilden çıkabileceği hiç aklıma gelmemişti.

İddiaları okuduğumda ilk aklıma gelen Mütareke günlerindeki İstanbul oldu. 1919’da iktidarı İttihat ve Terakki’den devralan Hürriyet ve İtilaf Fırkası tüm gücünü İttihat ve Terakki’yi tarih önünde karalamaya yönlendirmişti. O günlerde İçişleri Bakanı Cemil Bey de İtilaf devletlerine yaranmak, İttihatçılara darbe vurmak amacıyla Moniteur Oriental’e bir demeç vermişti. Demeçte İttihat ve Terakkinin savaş yıllarında 800.000 Ermeni’yi öldürttüğünü, 400.000 Rum’u zorla göç ettirdiğini, hatta 4.000.000 Türk’ü yok ettirdiğini söyleyecek derecede aşırılıklara kaçmıştı. Cemil Bey’in suçladığı İttihatçılar yıllar sonra “Türk” oldu. “Bakın, sizin içişleri bakanınız Türklerin Ermenileri öldürttüğünü kabul ediyor” diyen Diaspora bu söylemi belge olarak kullandı ve hala kullanmayı sürdürüyor.

Evet. Batı Anadolu’da etnik temizlik yapma gayreti vardı. Ama temizlenmek istenen Türklerdi ve Kurtuluş Savaşı Türklüğün Anadolu’da varlığını sürdürmesi için verildi.

Yunan Anadolu’ya çıkarken Venizelos Anadolu’da 125 bin kilometrekarelik toprak istiyordu. İzmit’in ucundan aşağı doğru bir hat çekerseniz batıda kalan tüm toprakları yani. Venizelos, Wilson ilkesinin bu hakkı Yunanistan’a verdiğini, zira bölgede yaşayan nüfusun çoğunluğunun Rum olduğunu iddia ediyordu.

Öyle miydi?

Hayır…

İşte bu nedenle Yunanistan İzmir’den başlayarak işgal ettiği Batı Anadolu topraklarında görülmemiş bir vahşet yaptı. Belgeler, görgü tanıkları Menderes nehrinin aylarca kıpkırmızı aktığını söylüyor. Kurşun yarası ile ölen sayısı çok az. Özellikle kadınlar, kız çocukları ve yaşlıların ölüm biçimleri insanlık dışı. Neden? Bu vahşetin nedeni ne? Amaç Müslümanları/Türkleri yok etmektir. Yok edemediklerini korkutmak, sindirmek iç bölgelere göç etmelerini sağlamaktır. Böylece nüfus çoğunluğu Rumlarda olacaktır. Nitekim belgeler Batı Anadolu’dan iç bölgelere Müslüman göçünü doğruluyor. Tersine göç… İlginç değil mi…
İzmir’i işgal ettiği gün iki bin Türk’ü katleden Efzon alayları yerli Rumlarla birlikte bu katliamı işgal boyunca sürdürdü. İşte 1922 yılından birkaç gazetenin başlığı: Anadoluda Yeni Gün gazetesi; 19 Haziran “Söke Baştan Başa Yağma Edilmiştir”; 5 Temmuz “Yunanın Girdiği Her Yer Gibi”, 18 Temmuz “Kardeşlerimizi Hemşirelerimizi Kesiyorlar” Hakimiyet-i Milliye Gazetesi; 13 Haziran “Söke’de Dünyanın En Feci Hadiseleri”, 18 Temmuz “Söke’deki Müthiş Facia”…

Biliyorsunuz Büyük Taarruz zaferle sonuçlandırılıp Yunan ordusu dağıtıldıktan sonra 1 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa o ünlü “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri!” emrini vermiştir. Türk Ordusu 9 Eylül’de İzmir’e girmiştir. Aradaki mesafeyi hiç düşündünüz mü? Yaklaşık 450 km… 5 gün boyunca savaştığı için yorgun, üzerinde ağırlığı, silahı ve yaşam malzemeleri ile yaya olarak asker günde kaç kilometre yürümüş, hesaplar mısınız… Hadi 40 diyelim mi… Türk ordusunu bu derece hızlı yürüten güç nedir dersiniz… Ak sakallı dedeler mi… Hayır efendim. Asker, Yunan’ın Anadolu’ya nasıl girdi ise öyle kaçtığını biliyordu. Yakarak, yıkarak, yok ederek… Asker biliyordu ki geç kaldığı her an bir köy yanıyor, binlerce ocak dağılıyor, namusu elden gidiyor… Yanmaması, dağılmaması, elden gitmemesi için hızla Yunan’ı önünde kattı Türk askeri…

Kurtuluş Savaşı Rumları Anadolu’dan “temizleyememiştir”. Rum vahşeti nedeniyle iki ulusun artık yaşayamayacağını göz önünde bulunduran Türkiye Devleti, Lozan’da Yunanistan’daki Türklerle Türkiye’deki Rumların değiş tokuşu tezini ısrarla savunmuş ve kabul ettirmiştir. Olabildiğince Rum’u Anadolu’da bırakıp Megali İdeasını sürdürmek isteyen Yunanistan ise Lozan’dan sonra bile nüfus değişimi konusunu yokuşa sürmüş, hatta iki ülke bu nedenle savaşın eşiğine bile gelmiştir.

Tarih; işte bu nedenle bilinmelidir.

Tarih; işte bu nedenle objektif olmalıdır.

Yazan işte bu nedenle yapana sadık kalmalıdır.

Unutulmamalıdır ki düşüncelerini dillendirenlerin kullandıkları kimlikler gelecekte büyük önem taşımakta, taşıyabilmektedir. Kanımca bu kimlikler kazandırılırken onları taşıma sorumluluğunun olup olmadığı da iyi değerlendirilmelidir.

Mehmet Ali Birand İçin…

Üç gündür Mehmet Ali Birand’ın yaşam öyküsünü izliyorum. O yaşam öyküsünde benim dikkatimi özellikle bir yönü çekti. Sayın Birand, Türk insanında çok nadir bulunan bir haslete sahipmiş. Bizim ülkemizde siyasal parti liderlerinden tutun akademisyenlere, belediye başkanlarından alın ünlü şirketlerin yöneticilerine kadar “baş” olanlar alt kadroları yetiştirmekte ‘sıkıntı’ çekerler. Neden biliyorum. Siz de biliyorsunuz. Mehmet Ali Birand; yetiştirmiş. Özgüveni varmış, kıskanç değilmiş, paylaşmayı sevmiş ve yetiştirmiş. Kanımca bu nedenle hep hatırlanacak.


İlgili yazılar

BÜYÜK MAKAMLARDAKİ KÜÇÜK İNSANLAR

Türkiye’nin en önemli kurumlarından biri, Türkiye Barolar Birliği Başkanı konuşuyor. Türkiye gerçeklerini anlatıyor. Yargının sorunlarını… Van’da yaşanan drama dikkat çekiyor.

‘TÜRK MİLLETİ’ YERİNE ‘ANADOLU MİLLETİ’ Mİ

Türkiye gündemini uzunca bir süredir Suriye oluşturuyor. Suriye ile yatıp yine Suriye ile kalkarken bu arada AKP, ‘Türklüğü’ hedef aldı.

Sizin Yasaklarınız Bize Vız Gelir!

Ülkemizin etrafı ateşten çember olmuş, Amerika ve Rusya ensemizde boza pişiriyor, çevremizde bir tek dost komşu ülke kalmamış, Irak gibi

Bir Cevap Yazın