BOZKURT-LOTUS, MESAJERİ MARİTİM, IRKÇILIK

Bugün size Mahmut Esat ile ilgili iki olaydan bahsedeceğim.

İlkini İstanbul’da hukuk öğrenimi gördüğü yıllarda yaşamıştır.

İkincisi ile genç Cumhuriyet’in Adalet Bakanı iken karşı karşıya kalmıştır.

Sözü uzatmayalım, ilk olaydan başlayalım.

Yıl 1913. Mahmut Esat, öğrenim gördüğü İstanbul’dan memleketi İzmir’e deniz yolu ile gidiyor. O günlerde Osmanlı İmparatorluğu kendi sularında egemen değil. Bu sularda yolcu ve yük taşıma yetkisi yok. Bu işlemi ya Fransızlar ya da Romanya vapurları yapıyor. Üstelik Türk yolculara birinci sınıf bilet verilmiyor.

Bir tatil günü Mahmut Esat İzmir’e gitmek için Fransızların sahibi olduğu gemiye biner. Kuşkusuz birinci mevkide bilet alamamıştır. Güverte’de geminin hareket etmesini beklemektedir. O sırada iki Türk subayı gemiye çıkar. Gemi görevlisi Türk subaylardan kılıçlarını ister. Subaylar vermek istemezler, hatta direnirler. Görevli; geminin Fransız toprağı olduğunu, bu nedenle Fransız yasalarının geçerli olduğunu söyler ve subaylardan kılıçlarını teslim alır. Mahmut Esat, tanık olduğu bu manzara karşısında yıkılır. Kamarasına koşar. Kapıyı kapatıp hıçkırıklara boğuluncaya kadar ağlar.

Yıllar sonra bile Türk olduğu için karşı karşıya kaldıkları bu aşağılamayı hiç unutmayacaktır.

İkinci olay…

2 Ağustos Salı gecesi; Türkiye’nin bağımsızlığını tüm dünyaya bir kez daha kanıtlayacağı olayın başlangıcı olur. Kuruçeşme’den aldığı kömür yükü ile Mersin’e gitmek üzere hareket eden Bozkurt gemisi, Beyrut’tan İstanbul’a gelmekte olan ‘Masejeri Maritim’ şirketine ait Fransız bandıralı “Lotus” gemisi ile Midilli Adası yakınlarındaki Sığrı limanı önünde çarpışır.

Bozkurt batar, sekiz Türk gemici ölür. Diğer yolcuları da alan Lotus, İstanbul’a gelir, yükünü boşaltır. Ancak yakınlarını kaybedenlerin savcılığa başvurması ile Lotus’un kaptanı Jan Desmons ile Bozkurt’un süvarisi Hasan Kaptan tutuklanır. Ağır Ceza’da yargılanmalarına karar verilir. Aynı günlerde Fransız Denizcilik Cemiyeti olay nedeniyle Fransa Hükümeti’ne başvurarak, çarpışma Türk karasuları dışında olduğu için Türkiye’nin yargılama yetkisi olmadığı iddia eder. Hükümetinden, Türk Hükümetine müdahalede bulunmasını ister. Pioncaré Hükümeti de aynı gerekçe ile Desmons’un serbest bırakılmasını Türkiye’den ister.

Türk mahkemelerinin Desmons’u serbest bırakmaması üzerine Fransız basını saldırıya geçer. Fransız Dışişleri Bakanı Briand, Türkiye elçisi Fethi (Okyar) Bey ile yaptığı görüşmede Türkiye’yi aşağılayan bir dil kullanır. Tan gazetesi, Türkiye’yi ‘yasal olmayan bir tutukluğu devam ettirmekle’ ve uluslararası hukuka uymamakla suçlar. Le Jurnal, Ankara’nın Lozan’da Fransa’nın verdiği izinle hükümet olduğunu iddia eder. Figaro, olayı ‘Doğu Sorunu’nun bir parçası’ olarak görür. Matin ise; tutukluluğun sürmesini ‘Türk makamları(nın) bir laubaliliği” ve “Fransa’ya karşı açıktan açığa bir hakaret” olarak değerlendirir.

Gerek Fransız Hükümeti’nin gerekse basınının bu çıkışlarını en doğru yorumlayan Akşam gazetesinden Necmettin Sadak olur. Ona göre Fransız basının ve kamuoyunun çıkardığı “gürültü” ve korkularının temel nedeni; iddia ettikleri gibi Desmons’un haksız yere tutuklu bulundurulması değildir. Asıl neden kapitülasyon haklarının ortadan kalkmasıdır. Fransa kapitülasyonların tarihe gömüldüğünü kabul edememektedir.

Bununla birlikte Türkiye’de gazeteciler ve hukukçular arasında duraksama gösterenler, hatta korkarak “Desmons’u serbest bıraksak daha iyi olur” diyenler de vardır. Adalet Bakanı Mahmut Esat, geri çekilmenin Türkiye’nin uluslararası saygınlığını sarsacağına, İsmet Paşa’nın Lozan’da binbir güçlükle kaldırdığı adlî kapitülasyonlara kapıların yeniden açılmış olacağına dikkati çeker. Kendisini görüşmeye çağıran Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’ya şöyle der.

“… Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim, kimin haklı olduğu orada belli olsun. Ben haklılığımıza inanıyorum. Müsaade ederseniz davamızı ben savunayım. Kaybedersem yurduma bir daha dönmem. Fakat kazanacağız! Hem Adalet Divanı önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak Fransız devletinin gözdağı karşısında boyun eğmiş olacağız. Bu da onlara diğer sorunlarda aynı gözdağını ileri sürmek yürekliliğini verecektir. Halbuki Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Çünkü, uluslararası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, tersine büyük şereftir.”

Mahmut Esat’ın bu sözlerine verilen yanıt; “Güle güle git. Kazanacaksın. Kazanmasan da bu millet seni bağrına basacaktır” olur.

12 Eylül’de yapılan Bakanlar Kurulu Mahmut Esat’ın başkanlığında bir heyet oluşturur ve Lahey’e gitmeleri kararını alır.

Mahmut Esat Fransa’ya karşı ilk galibiyetini tahkimnamenin hazırlanmasında elde eder.

Fransızların Divan için hazırladıkları metinde yer alan “Türkiye Kaptan Desmons’u tutuklamakla devletlerarası hukuka uygun hareket etmiş midir” sorusunu kabul etmez, kendi hazırladığı “Türkiye Kaptan Desmons’u tutuklamakla devletlerarası hukuka aykırı hareket etmiş midir” sorusunu Fransızlara benimsetir. Böylece, bir sözcük değişikliği ile Mahmut Esat, davayı kanıtlama yükünü Fransızların omzuna yükler. Aynı zamanda Lahey Adalet Divanı’nda ilk kez bir Türk yargıcın bulunmasını da Fransa’ya kabul ettirir.

Mahmut Esat, davayı kazanacaklarından kuşku duymaz. Ancak hummalı bir çalışma başlatır. Gece gündüz bir öğrenci gibi dersini çalışır. Türk Ceza Yasası İtalya’dan, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası Fransa’dan alındığı için İtalyan ve Fransız hukukçularının yazılı görüşlerine başvurur. Elde edilen bilgi ve belgelerle birlikte Frankfurt Üniversitesi Devletler Hukuku profesörlerinden Karl Strupp’un 1927 yılı başında yayınladığı eserdeki kimi örnek ve hükümlere dayanarak ve İsviçreli hukukçu Profesör Mercier’in de görüşünü alarak Divan’a verilecek iki muhtıra ile Fransız muhtırasına karşı yapılacak savunmasını hazırlar. Lahey’de 2 Ağustos 1927’de başlayan dava görüşmelerinde Mahmut Esat, öyle bir savunma yapar ki yalnız Fransızların hatalarını ortaya koymakla kalmaz, tezlerini tümü ile çürütür. Pek çok devletin ceza ve ceza usulü yasalarından verdiği örnekler, dünyaca tanınmış hukukçuların sözlerinden derlediği metinler ve ateşli savunması Bozkurt-Lotus Davası’nı bir oy fazla ile Türkiye’ye kazandırır.

Bozkurt-Lotus olayı, iki gemin çarpışmasından kaynaklanan “adi bir deniz olayı” değil, kimliğini kanıtlamaya çalışan özgür Türkiye ile emperyalist Fransa arasında bir davadır.

Bu dava bir karşı çıkıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nden dünya ailesine bir mesajdır;

Tüm ayrıcalıkları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe karıştığının, tam bağımsız Türkiye’nin uluslararası hukukta eşit olduğunun, Türk hukukçularının çağdaş ülkelerdeki meslektaşları ile aynı yetkinlikte olduğunun mesajıdır.

Ve Türkiye bu mesajı Mahmut Esat’ın ateşli savunmasına borçludur.

Mahmut Esat’a bu derece ateşli bir savunma yaptıran ise 1913 yılında yaşadığı o ilk olaydır.

Zira o günkü geminin sahibi de Lotus’u işleten Mesajeri Maritim şirketidir.

Mahmut Esat, 1927 yılında yalnız dava kazanmamış 1913’ün öcünü de almıştır.

Çünkü o milliyetçidir…

Çünkü o ulusalcıdır…

Çünkü o vatanseverdir…

Mahmut Esat’a hala ırkçı diyorsanız…

Böyle ırkçılığa da canım kurbandır.


İlgili yazılar

CHP’ye saldırmanın dayanılmaz hafifliği

Son yıllarda siyaset ikliminin baştan sona yeni bir algı mühendisliği çalışması ile yeniden dizayn edildiğini görüyoruz. Muktedir güç hangi noktada

Korku Restleşmesi Yanıltmasın

AKP’nin ‘iyi polisi’ ağlayan adam, yine ortaya çıktı. Bir konuştu yine gündeme oturdu. Ardından Hüseyin Çelik, Sonrasında Saadullah Ergin. Ve

Glisemik İndeks Diyeti

Gıdaların kan şekerini yükseltme hızına glisemik indeks denir. Eşit miktarda karbonhidrat içerseler de yiyeceklerin kan şekerini arttırıcı etkileri birbirinden farklıdır.

Bir Cevap Yazın