“ÇELİK KALE” GEÇİLMEZ

18 Mart…

Osmanlı’nın Hasta Adam olmadığının…

Türk ulusunun ölmediğinin ilk kanıtının Türk’ün düşmanlarına gösterildiği gün…

Osmanlı Ordusu’nun Yarbayı Mustafa Kemal’i

Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına

Türklerin Ata’sı olma onuruna eriştiren bir zaferin başlangıç günü…

Çanakkale; önce denizden sonra karadan gelen emperyalizmin son bulduğu nokta. Nasıl mı son buldu. Deniz savaşları ile başlayalım…

Deniz Savaşları

İngiliz, Fransız ve onların sömürge askerleri ile doldurduğu donanmalarının ateşleri önce Kasım ayında ardından Şubatta gövde gösterisi yaptılar boğaz önlerinde. 5 Mart akşamı Queen Elizabeth, Agememnon, Irresistible, Vangeance, Cornewallis, Albion, Majestic ve Triumph ismindeki İngiliz zırhlıları, Soufrene, Şarlman, Gaulois ismindeki Fransız zırhlılarının ateşi korumasında Seddülbahir ve Kumkale sahillerine sandallarla asker çıkarmaya başladılar. Türk topçuları, ateş menziline girinceye kadar müttefik askerlerinin ilerlemesine izin verdi. Ardından başlatılan ateş sonucu Seddülbahir tarafına çıkan altmış kadar müttefik askeri yirmiden çok ölü ve yaralı; Kumkale tarafına çıkan dört yüze yakın müttefik askeri ise seksene yakın kayıp verdi. Aynı gün Saros Körfezi üzerinde uçan bir müttefik uçağı da denize düşürüldü. 7 Mart’ta müttefik donanması ateşini sürdürdü. Türk topçularının verdiği karşılıkla bir Fransız zırhlısında kocaman bir yara açıldı. 8 Mart’ta Bolayır müttefik donanmasınca bombalandı. 9 Mart’ta Seddülbahir bölgesinde zırhlılar, Türk piyade siperlerini ateş altına aldı. Müttefiklerin mayın tarama gemileri de mayın hattına yaklaşmak istedi. Ancak başarılı olamadı. Müttefik donanması 10 Mart’ta Seddülbahir ve Kumkale’yi bombalamayı sürdürdüyse de başarı elde edemedi.

Gelibolu’da Türk topçu ve askerlerinin gösterdiği direniş, adeta yeni bir ruhun canlanmasıydı. Bu ruhun göstergesi ise Mehmet Çavuş’tu.

7 Mart 1915 günü beş zırhlı ve bir kruvazörün koruması altında üç büyük sandal ve atmış kişilik bir kuvvetle Seddülbahir mevkiine çıkarma yapan müttefiklere, Mustafa oğlu Mehmet Çavuş kumandasında yirmi kişiden oluşan birlik karşı koymuştu. Müttefik askerlerinin ilerlemesini izleyen Mehmet Çavuş, “vatan toprağını düşmana çiğnetmemek iştiyakiyle” birliğini süngü hücumuna yönlendirmiş, müttefik askerlerini yirmi kayıp verdirerek sahile sürmüştü. Sandallarına yönelen askerleri, birliği ile izlerken tüfeğinin ateş mekanizması bozulan Mehmet Çavuş, taş atarak izlemeyi sürdürmüştü. Çatışmada Mehmet Çavuş’un birliği dört şehit on yaralı verirken kendisi de başından ve sağ göğsünden yara almıştı.

Bile bile ölüme koşan Türk askeri bu andan sonra MEHMETÇİK adını alıyordu.

18 Mart sabahı saat 6.00’da on altı zırhlı, üç kruvazör, çeşitli torpido ve botlardan oluşan müttefik donanması, İlyas Dağı önünde demir attıkları bölgeden, Çanakkale girişine doğru ilerledi. Suffren, Bouvet, Şarlman, Gaulois de üç mil öteden onlara ateş desteği sağlıyordu. En önde İnflexible’ın bulunduğu donanma saat 10.20’de boğazın girişine geldi. Saat 10.40’da İnflexible’ın attığı iki mermi ile başlayan saldırı saat 11.30’dan itibaren yoğunlaştı. Türk bataryaları ise saat 12.00’de ilk karşılığı verdi. Kilitbahir ve Namazgah istihkâmları müttefik donanmasına karşı büyük bir direnç gösterdi. Pek çok müttefik zırhlısı bu atışlardan isabet aldı ve saat 12.10’da Bouvet battı. Saat 13.00’e doğru Vangeance ve Majestik, hasar gören zırhlıların yerini aldı. Saat 14.26’da mayın tarama gemileri harekete geçerken donanma da ateşini sürdürdü. Saat 16.09’da savaş dışı kalan İrresistibel zırhlısı saat 17.00’de, Ocean zırhlısı ise 18.05’te mayına çarparak battılar. Ocean’ın mürettebatından kurtulan olmadı. Gaulois ise Tavşan Adaları (Maruva) önünde karaya oturdu. Bir süre sonra da battı. Türk obüs ve toplarının ateşinden İnflexible, Prince George ve Cornwallis de kurtulamadı. Büyük yara alan bu zırhlılar onarılmak üzere Bozcaada ve Midilli’ye çekildiler. 18 Mart’taki muharebe, Nusret’in döşediği mayınlar ve Türk bataryalarının üstünlüğü ile zafere dönüştü.

Çanakkale harekâtının başlangıcından itibaren Gazete Sahipleri Kurumu (Newspaper Proprietors Association) temsilcisi olarak cephede bulunan Ellis Ashmead Bartlette, Times gazetesine gönderdiği raporda harekâtı bir “hata”, sonucu ise “hezimet” olarak değerlendirdi.

Matin’in Civa Sütünu

Matin gazetesi Mart ayı başında bir boğaz haritası üzerine İngiliz ve Fransız gemilerini dizerek boğazın yarısının ele geçirildiğini ilân eden etmişti. Matin’in sütunlarına taşıdığı “boğaz termometresi” de yalan yayınlarının gülünç bir örneği idi. Termometre, Çanakkale’nin dış istihkâmlarından başlayarak İstanbul’a kadar gelmek için ele geçirilmesi gereken yerlere işaret etmekteydi. Matin, uzun bir süre termometre üzerinde ele geçirilen yerleri gün gün işaretleyerek okuyucularına İstanbul’un alınmasının an meselesi olduğunu duyurdu. Bu termometre 18 Mart sonrası kayboluverdi. Galiba, “itilafı müselles, civa sütununu İstanbul’a kadar yükselmek için hazneyi o kadar sıkmış (tı ki) cam buna mukavemet edemeyerek kırılmış ve termometre mahv olmuştu”…

İstanbul’un paylaşılması plânlarının yapmaya başlayan İngiliz basınının mumu yatsıya kadar bile yanmamıştı.

Osmanlının Müttefikleri

18 Mart zaferi Almanya ve Avusturya-Macaristan’da yankı buldu. Von der Goltz Paşa, “Osmanlı milletini” “mutlaka yükselmek isteyen” ve bu uğurda ya tamamen başarılı olmak ya da ölmek için ayaklanmış bir ulusa benzetti. Alman basını bu başarıyı “cesur Çanakkale müdafilerinin”, savaşa iyi hazırlandıklarının, soğukkanlılığının, nişancılıktaki ustalığının, askerî yeteneklerinin göstergesi olarak değerlendirdi. “Lailaheillallah” başlığı atan bir Alman gazetesi ise zaferin, “Çanakkale tehlikededir, İstanbul yolu açılmıştır” diyen müttefik yalanlarına güzel bir yanıt olduğu kanısındaydı. Türkler bu zaferle “hilâli yükseltmişti”.

Gazeteler ayrıca Çanakkale’ye yapılan bu ilk ciddi saldırının başarısız olmasının İslâm dünyasında, özellikle de Balkan Müslümanları arasında etkili olacağına, İtalya ile Balkan devletlerini müttefikler konusunda daha ihtiyatlı davranmaya iteceğine de dikkati çekti. Neue Freie Presse’ye göre zafer “gürültü ile ilân edilen” Çanakkale harekâtının yalnız siyasal değil askerî açıdan da başarısızlıkla sonuçlanacağının kanıtıydı. Çanakkale’de yalnızca saldıranlar zarar görmüştü. Avusturya donanma Cemiyeti ise telgraflarla hem Türk milletini hem de Osmanlı Donanma Cemiyeti’ni kutladı.

Henüz Tarafsız Olan İtalya

Osmanlı resmî tebliğlerini büyük harflerle sütunlarına taşıyan İtalyan basını ise Türklerin tarihte pek çok örneğini gösterdiği başarıları yinelediği kanısındaydı. Çanakkale’de elde edilen Türk kazanımlarının tahmin edilenin de üzerinde olduğunu vurgulayan Corriera della Sera ise müttefiklerin, kara kuvvetleri olmaksızın Çanakkale’yi geçemeyeceğini iddia etti.

Tüm yenilgi ve yitiklerine karşın İngiltere ve Fransa ise henüz oyunun kaybedilmediğini düşünüyordu. Her iki devletin hükümetleri denizde olduğu kadar karada daha yoğun bir mücadele verilmesi gerektiği kanısındaydı. Bu kanı, kara harekâtını getirecekti.

Kara Harekâtı

Denizden yapılan girişimin sonuçsuz kalması üzerine karadan çıkarma yapma kararı alan müttefikler, 25 Nisan sabahı, savaş gemilerinin koruması altında Gelibolu yarımadasının batı sahilinde Sığındere’ye ve Kabatepe batısında Arıburnu ve Tekkeburnu civarlarında dört noktaya ve Kumkale’ye asker çıkardılar.

Seddülbahir’in kuzeyinde Sığındere’ye çıkmış olan müttefik askerleri 26 Nisan sabahı sahili terk etti. Aynı cephede Alçıtepe’yi ele geçirmek üzere yaptıkları saldırı da Türk süngüleri ile kırıldı. 26 Nisan’da Kabatepe ve güneyine yapılan yeni bir girişim de sonuç vermedi. Kabatepe’de “dört liva” asker denize döküldü. 28 Nisan’da Anadolu sahili müttefik askerlerinden tamamen temizlendi (Birinci Kirte Muharebesi). 29 Nisan’da Çanakkale’den geçmek isteyen İngilizlerin E15 denizaltısı batırıldı. Mürettebatından bir kısmı esir edildi.

Müttefik orduları komutanı General Hamilton’un beş ay sonra yayınladığı rapora göre 25 Nisan’dan 5 Mayıs’a kadar süren harekâtta karaya çıkarılan müfrezelerin yarısı savaş dışı bırakılmıştı. Türk mitralyözleri bilimsel bir şekilde yerleştirilmiş ve müttefik askerleri “oraktan geçirilircesine” şiddetli bir ateşle karşı karşıya kalmıştı. 5 Mayıs’taki kayıp; subaylardan 177 ölü, 412 yaralı, 13 kayıp; neferden 1990 ölü, 1707 yaralı, 3570 kayıp olmak üzere toplam 13.979’du.

Bununla birlikte sömürgelerinden aldığı destekle eksikliklerini gideren müttefikler, 4 Haziran sabahı Seddülbahir’de geniş çaplı bir saldırı hareketini başlattılar. Muharebeler, Türk askerlerinin de karşı saldırıları ile iki gün boyunca sürdü. 6 Haziran’da gündoğumu ile Türk süngüsü yeni bir zafer kazandı.(Üçüncü Kirte Muharebesi). Türk Orduları Kumandanı Liman von Sanders’e göre İngilizler, Türk askerinin savaşçı yapısını yeterince takdir edememiş, karşılarında Balkan savaşındaki Türk birlikleri bulunduğunu zannederek büyük bir “gaflete” düşmüştü.

Müttefikler 12 Temmuz sabahı hem Arıburnu’nda hem de Seddülbahir’de oldukça şiddetli top ve tüfek ateşinin korumasında piyadelerini ileri sürdü. Ancak, karşı ateşle her iki cephede de çıkış noktalarına geri dönmek zorunda kaldılar. 13 Temmuz günü sabah ve öğleden sonra Seddülbahir’de Türk mevzilerine saldırılarını yinelediler, fakat karşı saldırı ve ardından gelen süngü savaşları sonucunda eski yerlerine geri atıldılar (İkinci Kerevizdere Muharebesi). Kaçmayı başaramayan on dört İngiliz, esir alındı. Anadolu sahil bataryaları ise ateşleri ile müttefik ilerleyişini destekleyen torpidoları kaçırmayı başardı. 18 ve 23 Temmuz’da Seddülbahir’de Türk siperlerine yapılan iki hücum girişimi de sonuçsuz bırakıldı. Müttefik askerlerinin hemen tümü süngüden geçirildi. Kimi Fransız askeri de esir alındı.

“Paskalya’da” İstanbul’da olacaklarını söyleyen ve 20. yüzyılın en gelişmiş savaş araçlarını kullanan müttefiklerin “üç koca ay” sonunda elde ettikleri bir “hiç”ti.

Temmuz sonlarına doğru Türk ordusunun baskısı iyice arttı. 26 Temmuz’da Fransızların Maryot denizaltısı Çanakkale Boğazı’nda batırıldı ve mürettebatından 31 kişi esir alındı. 31 Temmuz’da müttefiklerin Arıburnu’ndaki yoğun ateş ve lağım baskının ardından ilerleme girişimi büyük kayıpla sonuçsuz bırakıldı. Bozcaada’daki müttefik uçak hangarı ise bir Türk uçağı tarafından bombalandı. Müttefikler bu baskılara 3 Ağustos’ta Ezine’deki ve Ağaderesi mevkiindeki hastaneleri bombalayarak yanıt verdi. Zehirli gaz yayan mermiler kullanmayı sürdürdü. İngilizler savaşın getirdiği hukuk içinde Türkleri yenemeyeceğini anlamış, hukuk dışı yollara başvurmaya başlamıştı.

6 Ağustos’ta Arıburnu’nda gemi ve kara topları ile Türk sol taraf siperlerine yoğun ve sürekli ateş açtıktan sonra hücum kolları ile bu siperlere saldırdı. Akşamüzeri Türk karşı saldırısı siperlerin bir kısmını yeniden Türk tarafına kazandırdı (Kanlısırt Muharebesi). Seddülbahir’de aynı gün saat 14.00’te Sığındere güneyindeki Türk siperlerine karşı saldırıya geçen müttefikler, Türk ileri hatlarındaki bazı siperleri ele geçirdi. Akşama doğru Türk askerinin karşı saldırısı ile tüm siperler geri alındı.

Ve Yarbay Mustafa Kemal İnisiyatifi Alıyor

Müttefik ordusu, 6-7 Ağustos gecesi Gelibolu’ya hakim bir konumda bulunan Kocaçimen tepesini ele geçirmek ve buradaki Türk mevzilerini arkadan kuşatmak istedi. Kuvvetlerinden bir kısmını Saros Körfezi’nin kuzeyinde Karaçalı civarına, geri kalanını da Arıburnu’nun kuzeyinde iki mevkide karaya çıkardı. Durumun hassasiyetinin farkına varan Yarbay Mustafa Kemal, bölgedeki tüm birliklerin emri altında toplanmasını gerekli gördü. Alman Ordu komutanı biraz nazlansa da Mustafa Kemal’in isteğini onayladı. Türk Ordusunun Saros Körfezi’nden bölgeye yetiştirilen iki tümen ile yedekte bulunan güçleri “Anafartalar Grubu” altında birleştirildi. 8 Ağustos’ta bu gurubun komutanlığına Arıburnu cephesinde bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal atandı. Karaçalı’ya çıkarılan müttefik askerlerinin tümü püskürtüldü. Müttefiklerin 8 Ağustos’ta ardı ardına yaptıkları taarruzları da sonuçsuz kaldı. 9 Ağustos günü Arıburnu’nun kuzeyinde giriştikleri saldırı da büyük kayıp verdirilerek kırıldı. Dördü subay olmak üzere elli esir alındı. Aynı gün sabahın ilk ışıkları ile Anafartalar’da saldırıya geçen Türk askerleri, yapılan süngü savaşları sonunda büyük bir zafer kazandılar (Birinci Anafartalar Muharebesi).

Enver Paşa Yarbay Mustafa Kemal’i Sansürlüyor

Anafartalar’da müttefikler adeta perişan edilmişti. Ama Resmi Tebliğlerde Anafartalar’la ilgili bilgi yer almadı. İttihatçıların sözcüsü Tanin gazetesi 9 Ağustos zaferi ile ilgili bilgileri çok sonra sütunlarına taşıdı. Ne var ki Mustafa Kemal adı doğrudan yine anılmadı.

Tanin’in Çanakkale Muhabiri 9 Eylül 1915 tarihiyle Anafartalar cephesinden gönderdiği mektupla zaferi, muharebelere bizzat katılan bir askerin ağzından anlatmayı yeğledi. Askerin muharebeler sırasında Arıburnu’nda “beş bin Türkle yirmi beş bin İngilizi perişan ederek düşmana ilk darbeyi vurmak şerefini kazanan kumandanın ismiyle yad edilen tepeceğin ilerisinde” bulunduğunu söyledi.

Beş bin Türkle yirmi beş bin İngilizi perişan ederek düşmana ilk darbeyi vurmak şerefini kazanan kumandanın ismiyle yad edilen tepe; KEMALYERİ idi.

Ve asker muharebeyi anlatmayı şöyle sürdürdü:

İzlenen strateji; düşmanı kendilerine doğru çektikten sonra kesin bir darbe vurmaktı. Bu nedenle müttefikler bir gece ilerlemeyi başarabilmişti. Taarruz öncesi komutanlar sürekli haberleşiyor, Garp komutanı fırka komutanlarına takviye birlikleri göndereceğini söylüyordu. Durum son derece nazikti ki müttefiklerin Kocaçimen’e çıkmak istediği haberi geldi. Kocaçimen tepesi yarımadanın her noktasına egemen bir konumda bulunduğu için çok önemliydi. Vakit gece yarısını geçiyordu. Kumandan (yani Mustafa Kemal), fırkanın ve alayların bulunduğu mevki hakkında olabildiğince açık ve ayrıntılı bilgi aldıktan sonra bir plân yapmış ve uygulamasını bizzat üzerine almıştı. Sabahleyin erkenden taarruz edilecek ve düşman kovulacaktı. Fakat kumandan soğukkanlılığını koruyor, “etrafındakilerin de sinirlerini kendisininki gibi çelikleştirmeye çalışarak”: “Düşmanı tepeleyeceğiz, diyor. Fırkadan fırkaya, alaydan alaya koşuyor, çalışıyordu” Taarruz nihayet şafakla birlikte başladı. Aslî hedef Kocaçimen tepesi, Anafarta Ovası, İsmail Bayırı idi. Harekât çeşitli noktalardan başlarken kumandanın cesaret veren sözleri tekbir sesleri arasında kayboluyordu. Müttefikler de zaman yitirmemiş, tutunduğu her noktayı berkitmiş, karşı saldırıya hazırlanmıştı. Ancak, Türk askeri yaşamını ortaya koymuştu. Bir yanda piyadeler hızla ileri atılırken, öte yandan topçular da müttefik hatlarını bombalıyordu. Buna karşın müttefiklerin topçuları harcadığı merminin çokluğuna oranla etkili olamıyor, mermi taneleri ya çok ilerde ya da geride patlıyordu. Müttefiklere son darbeyi vurmak üzere güçlü bir piyade birliğiyle ileri atılırken süvariler de çam ağaçları arasından çıkarak tepelere doğru adeta uçtu, yamaçta attan inerek avcıya yayıldı ve piyade desteği ile akşama doğru zafer çığlıklarının yükselmesini sağladı.

“Düşman kaçıyor, nidası ağızdan ağıza dolaşıyordu” “Elbiseleri, parçalanmış, fakat kalbi neşvei zaferle çarpan” Türk askerlerinin önünde tüfekleri, çantaları, kazmaları, kürekleri atarak sahile doğru kaçıyorlardı. Bazı mevkide bunu da başaramıyor, kendilerini “dört taraftan kuşatılmış görüyorlardı”. Türk askerleri “düşmanı sahile sürmüştü”. Karaya çıkan yüz bin askerin yarısı yok edilmişti.

Buna karşın müttefikler, 10 Ağustos günü şafaktan itibaren saldırılarını birkaç kez yineledi. Conkbayırı’na kadar ilerledi. Ancak aynı gün Türk askerinin verdiği baskın ve ardından yapılan süngü savaşları ile pek çok kayıp ve esir vererek geri çekilmek zorunda kaldı (Conkbayırı Muharebeleri). 11 Ağustos’ta arka arkaya yaptığı üç saldırı da Türk karşı saldırıları ile püskürtüldü. Pek çok kayıp veren müttefikler beş yüz metre geriye atıldı. Türk piyadeleri, bir makineli tüfek ile iki yüze yakın tüfeği ele geçirdi. Türk birlikleri müttefiklerin, 15 Ağustos’ta Kireçtepe yönünde başlattıkları saldırıdan da istedikleri sonucu almalarını önledi ve müttefikler karşısındaki üstünlüğünü ortaya koydu (Kireçtepe Muharebeleri).

Savaş alanlarını dolaşan Tanin’in Rumeli muhabirine göre Anafarta Ovası’nda çalılarla gizlenemeyen her açık toprak, yığın yığın müttefik askerleri ile örtülüydü. “Kana boyanmış ümidleri” ile “gafil avına çıkan” Hamilton’ı Yarbay Mustafa Kemal “gafil yakalanmıştı”.

Müttefikler de 21 Ağustos’ta karadan ve denizden yoğun bir top ateşi başlattı. Ardından Anafartalar cephesine saldırıya geçti. Ancak büyük bir yenilgi ile ve pek çok kayıp vererek “nâlân ve perişan” yine çekilmek zorunda kaldı (İkinci Anafartalar Muharebesi).

Anafarta ve Arıburnu’ndan Kaçış

Müttefiklerin 26-28 Ağustos’ta Anafartalar’da Kireçtepe ve Azmakdere’deki Türk mevzilerine karşı ateş korumasında yaptıkları üç ilerleme girişimi de başarılı olmadı. Üç gün sonunda müttefiklerin ölü sayısı on bini buldu. Ağustos ayı sonlarına gelindiğinde müttefiklerin Arıburnu ve Anafartalar’daki büyük yenilgileri, özellikle İngiliz basınında, Hükümete yönelik eleştirileri artırdı. Times, Türk askerlerinin, başarısız olduklarında başkentleri İstanbul’u sonsuza değin kaybedeceklerini kavradığına, bu nedenle müttefik hücumları karşısında etten bir duvar ördüğüne dikkati çekti. 20 Ağustos tarihli baş makalesini Ashmead Bartlett’in Çanakkale’den gönderdiği rapora ayırdı. Türk askerini Plevne’deki Osman Paşa’nın “bahadır askerleri”ne benzeten Bartlett’in raporu, Gelibolu’da müttefik umutlarının söndüğünü ortaya koyuyordu.

Müttefiklerin umudunu Yarbay Mustafa Kemal’in yönetimiyle Türk askeri söndürmüştü.

Müttefikler, 19-20 Aralık gecesi ‘İstanbul’u da etkisine alan yoğun sisten yararlanarak’ bölgeyi boşalttı. 25 Nisan’da Arıburnu’na çıkmış olan müttefikler bu sahilde 229 gün kalabilmişti. Anafartalar’da geçirdiği süre ise 135 gündü. Yitiklerine gelince, İngiltere Başbakanı’nın yaptığı açıklamalara göre yalnız İngiliz kayıplarının miktarı doksan altı binin üzerindeydi.

20 Aralık 1915 Pazartesi günü öğleden sonra bütün İstanbul’da ağızdan ağza, kulaktan kulağa “düşmanları denize döktük” müjdesi iletiliyordu. Zafer haberine uzun zamandır hazırlıklı olan İstanbul’da bu müjde davullarla duyuruldu. Resmi tebliğleri beklemeyen akşam gazeteleri baskılarını yapınca halk, gazeteleri “kapışmaya” başladı.

“Anafartalarda ve Arıburnu’nda tek bir nefer bile kalmamış, topçularımızın iki gün mütemadiyen devam eden ateşi altında şaşırıp kalan düşman aylardan beri tecrübe ettiği süngünün de parıldamaya başladığını görünce artık kaçmaktan başka çare kalmadığını anlamış, evvelki gece ve sabahleyin İstanbul’u da örten sisten istifade ederek çekilmeğe başlamış. Sis! Düşmanlar ilk taarruzda da bundan istifade etmişler, kaçarken de hep bu sayede kurtulmuşlardır!”

Gazeteleri okuyanlar grup grup bunları konuşuyor, Seddülbahir’de kalan müttefik askerlerinin de yakında aynı akıbete uğrayacağına olan inançla artık “Çanakkale meselesinin bitmiş olduğu” sonucuna ulaşıyordu.

25 Aralık’ta müttefikler bölgeden tümüyle çekildi. Bulgarların Kampana gazetesinin de dediği gibi İstanbul’a doğru “arslan gibi hareket” eden müttefikler şimdi “kedi gibi” kaçıyordu.

Son Darbe: “Seddülbahir” ve Müttefiklerin Beş Yıldızlı Savaş Konforu

Anafartalar ve Arıburnu’nun boşaltılmasından sonra müttefikler gerek donanması gerekse uçakları ile tacizlerini Seddülbahir cephesinde sürdürdü. Müttefiklere karşı yanıt, yarımadadaki Türk topçu ve piyadeleri ile birlikte Anadolu bataryalarından geldi. Ocak ayının ilk haftasında da karşılıklı ateşler sürdü. Müttefiklerin pek çok kruvazörü isabet aldı. 5 Ocak’ta Mülazımıevvel Rıfkı Bey idaresindeki Türk uçağı, boğaz üstünde uçan Fransız uçağını Akbaş karşısında Anadolu yakasına düşürdü. 6 Ocak’ta ise 042 numaralı Fransız uçağı Naraburnu doğusunda, Karmen isimli İngiliz uçağı ise Yalova’nın doğusunda düşürüldü. Müttefikler de Türk topçularını ve siper arkalarını bombaladı. Gece iskele civarına müttefiklerin sık sık nakliye gemilerini getirmeleri ve Anafartalar’da yaptıkları gibi hastane gemilerini nakliye amacıyla kullanmaları Türk gözcü birliklerinin dikkatinden kaçmadı. Ancak bu kez, topçular nakliye gemilerini ateş altına aldı. 8 Ocak günü öğleden sonra Türk topçuları ateşlerinin şiddetini artırdı. Lağımlar patlatıldı ve cepheden ileriye, belirlenen mıntıkalara keşif müfrezeleri sürüldü. Saldırının başlaması ile müttefik donanması da bir araya toplanarak keşif kolları üzerine ateş açtı. Karada, Türk piyadeleri ile müttefikler arasında gece yarısına kadar süngü savaşları devam etti. 8-9 Ocak gecesi Türk keşif kolları müttefik siperlerine ileri yürüyüşünü sürdürdü. 9 Ocak sabahı gün ağardığında Türk askerleri, kendisini müttefik cesetleri arasında bulmuştu.

9 Ocak günü Tanin’in Çanakkale muhabiri Cemil Hakkı Bey gönderdiği telgrafla Seddülbahir mıntıkasının müttefik askerlerinden tamamen temizlendiğini ve yarımadada bugün tek bir düşman erinin bırakılmadığını müjdeledi. Seddülbahir, müttefiklere “son darbe” idi. Müttefik işgaline uğrayan merkez cephesinden Tekeburnu’na kadar olan araziyi dolaşan Cemil Hakkı Bey’e göre, Türk topçularının ateşi ve patlatılan lağımlarla müttefiklerin tüm tel örgüleri ve üç hat siperleri yok edilmişti. Etraf patlamamış kara bataryaları, bomba ve mermilerle doluydu. Tekeburnu civarında yüzü aşkın hasta çadırı, iki bin karyola, binlerce battaniye, subaylara ait on portatif baraka, modern karyolalar, kuş tüyü yataklar, eczane, ecza depoları, dezenfekte araçları ele geçirilmişti. Sahile yakın iki kilometrelik bir alanda ise “büyük ticaret limanlarının depolarında görülebilecek” sandık yığınları vardı. İngiliz ve Fransızlar Seddülbahir’i adeta bir ihracat limanına çevirmişti. Sandıkların içinde bir bakkalı yıllarca idare edecek kadar çeşit ve bollukta konserve, çay, reçel, gravyer ve diğer peynirleri bulmak olasıydı. Üzerleri örtülü patates, pirinç ve un çuvalları, ufak tepe yığınlarını andırıyordu. Depolar; kullanılmamış çizme, potin, kaput ve elbiseyle doluydu. Pek çok hastane otomobili ve motosiklet, binlerce istihkâm aleti, bomba mancınıkları, seyyar ameliyathaneler bulunmuştu. Ayrıca bini aşkın yük taşıma hayvanı vardı. Bunların çoğunun zehirlenmiş olduğuna dikkati çeken Cemil Hakkı Bey, bu manzarayı müttefiklere has bir vahşet olarak değerlendirdi.

Kerevizdere’de yapılan siper baskını sırasında Türk askerinin siper yolları üzerinde büyük harflerle yazılı olarak bulduğu “İstanbul Caddesi” levhası ise müttefik askerinin kurduğu hayallerin belirtisiydi. Ancak bu gün o siperler kendisine mezar olmuştu.

İstanbul’da zafer yankısı

“Büyük haber” daha sabahtan bütün İstanbul’u dolaştı. Herkes sevinç içindeydi. Okullar tatil edildi. Dudaklarında şarkılarla, ellerinde bayraklarla çocuklar sokaklara döküldü. Akşama doğru esnaf cemiyetleri, başta Müdafaa-i Milliye Cemiyeti ve bando-mızıka olduğu halde bir alay oluşturdu. Alkışlar içinde gösteriler yapıldı. Bütün yüzler gülüyor, herkes birbirine sarılıyor, tebrik ediyordu. Yollar sevinç gözyaşlarıyla ıslanıyordu. Mızıkaların, davulların, zurnaların eşliğinde sokaklarda dolaşan halk, padişahı ve orduyu selamlıyordu. Gece pek çok yer elektrikle ve mumlarla aydınlatıldı. İstanbul ışıl ışıldı. Ertesi gün Osmanlı Donanması, Müdafaa-i Milliye ve esnaf cemiyetleri ile diğer cemiyetler önlerinde mızıkalar, ellerinde bayraklarla terzi ve dokumacı mekteplerinin öğrencileri olduğu halde Harbiye Nezareti’ni ziyaret etti. Nezaret elektrikle aydınlatılmıştı. Önünde bir bando-mızıka çalıyordu. Coşkun konuşmalar yapıldı. Zafer, geleceğe dönük umutları artırmıştı.

Enver Paşa’nın Zafer Söylevi ve Bir İtiraf

Çanakkale zaferi Mebusan Meclisi’nde de yankı buldu. Enver Paşa, yaptığı uzun konuşma ile Çanakkale harekâtını hem askerî hem de siyasal açıdan değerlendirdi. Konuşması iki açıdan önemliydi.

İlki; Osmanlı’nın savaşa girişinin bir zorunluluk olduğunu açıklamasıydı.

Enver Paşa’ya göre İtilaf içinde önemli bir yeri olan Rusya, ancak Boğazları ellerinde bulundurmakla güçlü kalabilecekti. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmasına izin verilmeyecekti. Avrupa’da “ilk top patlar patlamaz” seferberlik ilân edilmesinin ve boğazların tahkim edilmeye başlanmasının nedeni de buydu. Kısa sürede olanaklar elverdiğince her türlü hazırlık yapılmış, “Alman devleti fehimesinin pek müsait bir surette vuku bulan muaveneti sayesinde” iki büyük gemi (Yavuz ve Middilli) elde edilmiş ve donanma güçlendirilmişti.

İkincisi ise adeta bir itiraftı. Enver Paşa Türk kayıplarının neden büyük olduğunu açıklıyordu bu itirafında. Müttefiklerin Alçıtepe ve Kocaçimen’i ele geçirmek üzere yaptıkları ilk girişimin başarısızlıkla sonuçlandığına ve yapılan taarruzla sahile sürüldüklerine dikkati çeken Enver Paşa müttefiklerde gördükleri “taarruz arzusu” üzerine, “gemilerinin ateşi altında beyhude hücumdan feragatle” hareketsiz kalmayı daha uygun bulduklarını belirtti. Bu politikayla, Rusların Karpatlar’da, İngiliz ve Fransızların ise Batı cephesinde, Almanya üzerine yaptıkları baskının bir kısmını kendi üzerlerine çekmeyi umduklarını ve bunda da başarılı olduklarını açıkladı. Enver Paşa’ya göre böylece müttefikler, toplam beş yüz bin kişilik bir gücü derece derece Türklerin üzerine yığmış ve Osmanlı Devleti böylece dostlarına “müesser surette yardım etmek için fırsat” bulmuştu. “Çünkü onlar gelmese idi bizim ordularımız burada boş oturacaktı ve biz dostlarımıza muavenet için ne yapmak arzu etseydik yapamayacaktık.”

Yani kayıplarımızın nedeni Almanların Batı Cephesi’nde rahatını sağlamakmış.

Enver Paşa, Berlin-İstanbul yolunun açılması için yoğun mücadele verildiği günlerde, İngilizlerin yüz elli bin kişilik yeni bir ordu ile Anafartalar’da karaya çıktığını ancak burada da oldukları yerde kaldıklarını vurguladı. Bu sırada Sırbistan’a karşı bir hareket yapmak üzere Tuna’ya kadar inen bir Alman ordusunun Osmanlı’ya cephane yetiştirmek için yol açma girişiminde bulunmaya başladığına dikkati çekti. Ancak kendisinin, o sırada Rus muharebelerinin kesin bir şekil almasının Osmanlı Devleti için “daha başka neticeler vereceğini”, o zamana kadar var olan cephane ile “nasıl olsa” idare edileceğini bildiği için, yardımın Rus cephesine gönderilmesi hakkında Alman genel karargâhının isteğini “bilatereddüd muvafık” gördüğünü de açıkladı.

Yani Yarbary Mustafa Kemal’in kendisine ve Alman Genelkurmayı’na rağmen Çanakkale’de zaferi kucakladığını Enver Paşa bu sözleri ile onaylamış oldu.

Tarih, unutmaz. Unutturmaz. Gerçekler mutlaka bir gün günyüzüne çıkar. Yarbay Mustafa Kemal’in Türk ulusunun “Sarı Paşa”sı olması, Kurtuluş Savaşı’nın başında Türk ordusunun ve Türk halkının onun yanında yer alması, O’nunla birlikte bu ülkenin kurtulacağına inanması bu nedenledir.

Tanin Gazetesi Başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın Çanakkale Cephesini Ziyareti ve İzlenimleri[1].

Hüseyin Cahit’in Çanakkale Cephesine yaptığı ziyaret ve bu ziyaretin ardından gazetesinde yer verdiği izlenimler Çanakkale’de verilen mücadelenin bir ölüm kalım savaşı olduğunu göstermesi ve bizi de o savaşın bir gününe tanık etmesi açısından çok önemli. Hüseyin Cahit 29 Haziran 1915’te kalabalık bir heyetle bu ziyareti gerçekleştirdi. Heyette Şehzade Yusuf İzzettin Efendi, Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, Nuri Paşa, Âyan ve Mebusan üyeleri de bulunuyordu.

İstanbul’dan hareket eden heyet, saat beşte Uzunköprü istasyonuna çıkmıştı. Keşan, Bolayır üzerinden Gelibolu’ya geçen heyetin ilk durağı Arıburnu Cephesi’ydi. Burada her şey yerin altındaydı. Hüseyin Cahit, “uygarlık içinde ilerleme adımı” olarak nitelediği uçakların, insanların yaşamını tarih öncesine geri döndürdüğüne tanık oldu. Keşif yapan uçaklar; yeşillik, sessizlik ve köy hayatından başka hiçbir şey göremeyecekti. Heyet karargâha girdiğinde Hüseyin Cahit, “düşmanı” görmek için sabırsızlanıyordu. “Sırasını beklemeden” siperden, kum torbalarının üzerinden kafasını uzatmak istediğinde komutan kendisini durdurdu. Zira, “baş gözükünce kurşun hazırdı”. Hüseyin Cahit, ölüm ile arasında yalnızca “bir karış mesafe” olduğunu düşündü ve sahile dürbünle baktı. Gördüğü Arıburnu Cephesi’ydi. Atmış beş gündür düşmanın kazandığı yer bir kilometre idi. Müttefikler bu küçük alanda bile kazandığı her karış toprağa her küçük kabarcığa bir isim vererek teselli buluyordu. Siperin karşısında duran küçük kabarcığa da “Kraliçe Dağı” ismini vermişlerdi. Aynı gün bir lağım mücadelesine de tanık oldu. İki taraf da aynı yerde lağım kazarken müttefik kazmalarının sesi duyulmuş ve müttefiklerden önce davranmak kararı alınarak gerekli emir verilmişti. Meraklı bir bekleyişle çevreyi süzdü.

“Derin bir uğultu, bir toz dumanı: lağım patlamıştı”.

O sırada bir müttefik uçağının sesi duyuldu. Keşif yapıyordu. Komutanın uyarısı ile herkes bir köşede hareketsiz kaldı. Sinirler gerilmişti: “Atacak… atıyor… attı…”. Uzun bir saniye geçmişti. Ama hiçbir şey yoktu. Yönünü değiştirerek uzaklaşan uçak Hüseyin Cahit’e göre güzel bir fırsatı kaçırmıştı: “Handan-ı Osmaninin genç ve cesur bir şehzadesi, ordunun başkumandan vekili ve daha kumandanlar, erkânı harbiye reisleri hep burada, bu tayyarenin altında idiler.” Cephede sessizlik egemendi. Tek tük tüfek seslerini, daha çok eğlence için atılan çocuk fişeklerine benzetti. Ardından cephenin diğer bölgelerini ziyaret için yola çıkıldı.

Bu cephedeki karargâh da bir önceki gibi oldukça küçük ve sadeydi. Müttefiklerle aradaki uzaklık üç yüz metre, kimi siperlerle müttefik siperleri arasında yedi metre mesafe vardı. Heyete, müttefiklerin mevzileri hakkında bilgi verildi: Dört kilometre bir cephe üzerinde bir kilometre derinlik. Hüseyin Cahit burada da dağ ve tepelere yeni isimler verildiğini öğrendi. Kikirik Tepesi, Esaret Tepe, Hain Tepe, Bomba Tepesi….

Bomba Tepesi ise bir “yiğitlik destanı” idi. Zira “düşman kendi siperlerine pek ziyade sokulan bu noktayı be-heme-hal elde etmek istiyor, hakim cihetlerden muttasıl bomba yağdırıyordu. Burada kahramanlar nazarında bir kere ele geçmiş bir mevkii tahliye etmek zihnin kabul edeceği bir şey değildi”. Bu nedenle şiddetli müttefik ateşi altındaki bu küçük siper her şeye rağmen korunuyordu.

“Buraya girenler muhakkak bir tehlikeye kendilerini attıklarını pekâlâ biliyorlardı. Abdestlerini alıyorlar, ellerinde süngü takılmış tüfenk, dillerinde kelime-i şehadet, kalplerinde aşk-ı vatan, vazife mevkiine koşuyorlardı. Gidenlerin hemen hiçbiri sağlam dönmezken yine oraya, o tehlike noktasına koşmak üzere bütün fırkada bir hiss-i müsabaka mevcud idi. Her gün bomba tepesine gitmek için yalvaranlar arasında fazlalarını ayırarak mahzun etmek mecburiyeti vardı.”

Güneş gruba döndüğü anda Hüseyin Cahit bir ses duydu. Ancak bu ses ne topun, ne tüfeğin ne de bombanın sesiydi. Bir mızıka Karmen çalıyordu. Üç yüz metre uzakta ateş kusmaya hazır bataryalar, gökte bomba yağdırmaya fırsat kollayan uçaklar yokmuş gibi, “ölüm manzaraları, parçalaşmak hazırlıkları” bir yalanmış gibi, “mızıka şen, oynak, ruhlara bir neşe-i hayat veriyordu”. Bir gün önce cephede bu nağmelerle ilgili bir olay da yaşanmıştı. Esir alınan bir İngiliz subayı “şu mızıkadan, demişti. Rica ederim vazgeçin. Sizi böyle eğlenir gördükçe bizim kumandanlar da meydana çıkıp futbol oynamak için bizi tazyik ediyorlar ve bu pek pahalıya mâl oluyor!”

Geceyi Fırka karargâhında geçiren heyet ertesi gün güney cephesini ziyaret etti. Maydos’ta gülle ve yangınların açtığı yaralardan başka hiçbir şey yoktu. Dört bir yandaki “çöküntü, yıkıklık, parçalanmışlık”, İngiliz ve Fransız donanmasının ne kadar kahraman oluğunu gösteriyordu! Arıburnu ve Seddülbahir’deki yenilgilerin öcü buradan alınmak istenmişti. Kilitbahir’i arkada bırakan heyet, çay vermek için yapılmış duraklarda Kızılay vapurlarına götürülen yaralılarla sohbet etti. Asırlık ağaç dallarının gizlediği Güney Grubu Karargâhı’na geldikleri anda önlerindeki sırta bir gülle düştü… Müttefikler buraya yalnızca aşırtma gülleler atmakla yetiniyordu. Heyet, Seddülbahir’deki müttefik mevzilerini daha iyi görebilmek için gözetleme tepesine çıkarken, yolda hastane merkezine götürülen yaralılarla karşılaştı. Hüseyin Cahit’i, kan ve toprak içinde kalan ceketinin kolu parçalanmış, çıplak eti yüzlerce sinekle örtülü bir asker derinden etkiledi. Bunu hisseden Güney Grubu Erkân-ı Harbiye Reisinin sevimli bir tebessümle belirttiği gibi “bir dakika, hatta bir saniye sonra” kendilerinin de bu hale gelmeyeceğini kimse garanti edemezdi.

Hüseyin Cahit gözetleme tepesinden gördüğü manzarayı şöyle betimledi:

“Harb meydanı buradan tamimiyle görünüyordu. İnsan birden bire o kadar hayrete düşüyordu ki ayakları altındaki geniş sahada parlayan dumanları, … gülle ve vızıltılarını, her şeyi unutuyordu. Düşman bu kadarcık bir yerde mi idi? İşte Seddülbahir burnu, işte Goliatha mezar olan Morto limanını kapayan Eski Hisarlık Tepesi, ta şuracıkta; düşman bu sahillerden ancak dört kilometre kadar bir mesafe ilerleyebilmiş. Kirte Köyüne bile uzaktan hasretle bakıyor. Bunu mesafeleri kısaltan, ihtimal ki muhakemeyi biraz şaşırtan dürbünlerle değil kendi çıplak gözlerimle görüyordum.

Fakat bu harabeden gözle bir şey görmek kâbil değildi. Top ve şarapnel gümbürtüleri tüfenk seslerini boğmuş. Bulunduğumuz sırtların hâkim oldukları düzlüklerde şimşekler çakar gibi beyaz dumanlar arasında alevler parlıyor. Bunlar şarapnel ateşi. Kalın, siyah, iri kümelerle bulutlar fırlıyor. Bunlar obüs tesiratı. Civardan hışırdayarak, homurdanarak, vızıldayarak bir şeyler geçiyor. Bunlar düşmanın tepelerde mevcut zannettiği bataryalarımızın gönderdiği mermiler. İşte muharebe ve muharebe meydanı bu…”

Hüseyin Cahit, iki günlük cephe ziyaretinden “iftihar, ümid ve emniyet” ile döndü. Zira Türk ordusunun yaptığı işler, kazandığı zaferler ve oluşturduğu örgütlerden gurur duyuyordu. Çünkü “dün ve bugün yapılanlar yarının kefili” idi. Dünyanın en büyük donanmasının Boğazdan geçmek için yaptığı her girişimde “en ağır başlı” gazeteler başarıyı kesin görerek İstanbul’u paylaşmaya başlamış, İngiltere Çanakkale’yi namus meselesi yapmıştı. Modern zırhlılarının, insan boyunu bulan çelik güllelerinin karşısında ise Türklerin eski, toprak istihkâmları vardı. Fakat zafer, yine Türklerde kalmıştı. Düşman zırhlıları batarken, parçalanırken, yanarken müttefiklerin gözleri korkmuş; “şeref, namus, şan, şevket her şey bitmiş”, çekilip gitmişti. Türk ordusu başarıyı; fedakârlıkla, vatanını, dinini, soyunu kurtarmak yolundaki azmiyle, düzenli, örgütlü ve iyi idaresi ile sağlamıştı. Denizde başarısız olan müttefiklerin karadan saldırıya geçtiğine, Gelibolu yarımadasına üç yüz binin üzerinde asker döktüğüne, sömürge askerleri ile sonuca ulaşamayınca İngiliz asilzâdelerinin yönetiminde seçkin İngiliz askerlerini kullandığına, bunları seçme Fransız birlikleri ile desteklediğine ve bir buçuk aydır da toplarla, bombalarla, torpillerle, tel örgülerle, zırhlı siperlerle, kalın mazgallarla ve bol uçaklarla donatılmış bu orduyla dağları, taşları “bir yanardağ feverânı” gibi ateş altında bırakarak hiçbir özverinden kaçınmadığına dikkati çeken Hüseyin Cahit, müttefiklerin elde ettiği sonucun yine bir “hiç”ten ibaret kaldığına işaret etti. Orduların elinde küçük bir köy bile yoktu. Zırhlıların koruması sayesinde Arıburnu tarafında denizden içeriye doğru ancak bir, Seddülbahir de ise dört kilometre sokulabilmişti. Buralarda yaptıkları siperlerde ancak savunmada kalabiliyor, durumu korumak için de ara sıra saldırı girişiminde bulunuyordu.

Bundan sonra ilerleyebilmesi de olanaksızdı. Bunu anlamak için asker olmaya da gerek yoktu. Mevcut durumda siper ve kale muharebelerinden başka ciddi bir girişim olmuyordu. Yedi metre ilerideki bir siperi ele geçirmek için yüzlerce kayıp verdiği halde sonuç yine başarısızlıktı. Zira Gelibolu, siper savaşları için doğanın hazırladığı bir bölgeydi. “Orada arazi yok. Dere, tepe, her yer giriş, çıkış. Bir kilometre genişliğinde bir saha üzerinde birçok dereler, vadiler, tepeler sığıyor. Bir siper arkasında diğer bir siper vücuda getirmek işten bile değil. Burada ileriye doğru her adım bir fedakârlık pahasına atılabilir(di); fakat o adım atılınca arkada daha büyük fedakârlığa ihtiyaç gösteren binlerce siperler ve mangalar meydana çık(ıyordu)”.

Müttefikler böyle bir alanda Türk ordusunun ancak “gafil bulmak”, ve “onun safları arasına telaş saçmak”la başarıyı ümit edebilirdi. Ancak şimdiki ordu ile Balkan muharebesini kaybeden ordu arasında “ölüm ile dirlik arasındaki kadar” fark vardı. Bu ordunun önemli özelliği de “iyi idare” idi ve Çanakkale zaferinin en önemli nedeni de buydu.

“En son neferden en yüksek kumandana varıncaya kadar, deve katarlarından otomobile varıncaya kadar, seri ateşli toplardan ve yeni icat bombalardan, humbaralarına varıncaya kadar bütün ordu orada namusumuzu ve vatanımızı kurtarmak, bu milleti bir hakk-ı hayat temin etmek için çalışıyor. İttihat ve hulûs ve fedekâri ile çalışıyor”.

Hüseyin Cahit’in de vurguladığı gibi Türk ordusu başarıyı; fedakârlıkla, vatanını, dinini, soyunu kurtarmak yolundaki azmiyle, düzenli, örgütlü ve iyi idaresi ile sağlamıştı.

Birlik, dostluk, samimiyet ve özveri duyguları ile Çanakkale’yi Çelikten bir Kale yapan, Türk’ün vatanı ve namusunu kurtaran binlerce isimsiz Mehmetçik’e saygılarımızla…

————–

[1] Hüseyin Cahit, “Cephe-i Harpde İki Gün Müşahedat ve Mütalaat 1″, Tanin, 6-7-8 Temmuz 1915 (23-24-25 Haziran 1331), No: 2352.


İlgili yazılar

“Yalnız değiliz”

“Bir ufka vardık ki artık Yalnız değiliz sevgilim. Gerçi gece uzun, Gece karanlık Ama bütün korkulardan uzak. Bir sevdadır böylesine

Ergenekon’un Savcısını Hatırlıyor Musunuz?

Yargıtay son sözü söyledi: Ergenekon diye bir örgüt yok. Ergenekon yoktu da Ali Tatar, Kuddusi Okkır, İlhan Selçuk, Türkan Saylan,

Kaos, Karmaşa Ve Panik

Son yıllarda Ortadoğu bataklığında neler oluyorsa, bizde de yaşanmaya başladı. Sanki bir Ortadoğu ülkesi gibiyiz. Ortadoğu şimdi bataklıktan da öte

Bir Cevap Yazın