DEMOKRASİ VE BAĞIMSIZLIK YOLUNDA

89 yıl önce bugün Türkiye Devleti önce Anadolu topraklarında, ardından Lozan’ın cadı kazanında kazandığı tam bağımsızlığını yitirmeyeceğini, hedeflediği demokrasiyi bu coğrafyada egemen kılacağını bir kez daha kanıtladı.

Nasıl mı?

3 Mart 1924 tarihi size neyi hatırlatıyor?

Peki ya TBMM’nin 429, 430 ve 431 numaralı yasaları…?

*Şeriye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun

*Tevhid-i Tedrisat Kanunu

*Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun

Bu üç yasa “Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar” diye tanımlanır çoğu kez.

Doğru, ama eksik bir tanımlamadır…

Zira çıkarılan bu üç yasa aynı zamanda siyaset-ordu ve siyaset-din ayırımını yaparak demokrasi kararlılığını ortaya koymuş, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve kadın-erkek Türk toplumunu özgürleştirmiş ve tam bağımsızlığını perçinlemiştir.

Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve 57 arkadaşının imzası ile gündeme gelen ve TBMM’de kabul edilen 429 sıra numaralı yasa ile Şeriye ve Evkaf (Dinişleri ve Vakıflar) Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı kaldırılmıştır. Vakıfların yönetimi bir genel müdürlük olarak Başbakanlığa bağlanırken, Müslüman vatandaşların inanç ve ibadet işlemleriyle uğraşmak ve din kuruluşlarını yönetmek için de yine Başbakanlığa bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Genelkurmay da hükümet içinden çıkarılarak askerlikle ilgili konularda bağımsız bir başkanlığa dönüştürülmüştür. Hükümet içinde ilki dinle, ikincisi askerlikle ilgili olarak yer alan bu iki bakanlığın kaldırılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti daha 1924 yılında ordu-siyaset ve din-devlet ayırımını ortaya koymuş, sivil bir hükümet/devlet anlayışını uygulamaya geçirerek demokrasi algısını iç ve dış kamuoyuna göstermiştir.

Aynı gün kabul edilen 430 nolu Tevhid-i Tedrisat yani Öğrenimin Birleştirilmesi Yasası ile Türkiye’deki bilim ya da eğitim-öğretim ile ilgili tüm kuruluşlar Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplanmıştır. Medreseler de bakanlık bünyesine alınmıştır. Yasa; yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere Üniversite’de bir İlahiyat Fakültesi kurmak, imamet ve hitabet hizmeti görmekle yükümlü memurların (imam ve hatiplerin) yetiştirilmesi için ayrı okullar açmak görevini de Milli Eğitim Bakanlığı’na vermiştir.

Bu özellikleri ile yasanın, uygulamada iki temel amacı vardır:

İlki; tek kanaldan eğitimi yaygınlaştırmaktır. Zira bu yasaya geçmişten alınan dersler yön vermiştir. Yasa koyucular; medrese-mektep ikiliğinin olumsuz sonuçlarını yaşamışlardır. İki ayrı kanaldan yetişen, yaşama bakış ve yaşamı algılayışları birbirine zıt iki zihniyetin çatışmasının kaçınılmaz olduğunu görmüşlerdir. Bu çatışmanın çağdaşlık yolunda ülkeyi diğer ülkelere göre nasıl geride bıraktığının farkındadırlar. Artık kaybedilecek zaman yoktur. Yeni Türkiye’nin çatışmaya değil, demokrasi bilinci ile geleceğini güvenle kurmaya gereksinimi vardır. İşte bu yasa ile Türkiye geleceğini kuracak demokrat kuşaklarını yetiştirmeyi öngörmüştür.

İkincisi; dinini, dinayetini bilen, bu bilgileri siyasetten uzak tutup halkı manevi açıdan yüceltecek çağdaş din bilginlerini yetiştirmektir. Böylece dini, geçim vasıtası olmaktan çıkarmak, ait olduğu asıl yerde vicdanlarda egemen kılmak amaçlanmıştır. Zira Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar Milli Mücadele’yi kazanırken gerçek din adamlarının aydınlık düşüncelerinin katkılarını takdir etmişlerdir.

Ve Halifeliğin kaldırılması…

Aslında bu konu genç Türkiye’yi en çok meşgul eden, basında sık sık manşete taşınan konulardan biridir. Saltanat’ın kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilanının ardından tepkili çevrelerin sıkıca sarıldığı ve kutsiyet atfettikleri için dokunulmaz gördükleri bir konudur. Hatta yeni devletin yaşama nedeni olarak bile görülebilmiştir. Öyle ki Ahmet Emin Yalman gibi deneyimli bir gazeteci bile “Hilafet bizden giderse, ben-on milyonluk Türkiye devletinin İslam dünyası için hiçbir ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa siyaseti karşısında da küçük ve kıymetsiz bir hükümet mevkiine düşebileceğimizi anlayabilmek için büyük dirayete lüzum yoktur” diyebilmiştir.

Önce halifeliğin özelliği ve tarihsel gelişimi ile ilgili kısa bilgi verelim.

Arapça Halife sözcüğü “babasından sonraya kalan çocuk, birisinin yerine geçen, vekil” demektir. Hz. Ebubekir’e de bu anlamda halifelik verilmiştir. Hz. Ebubekir halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada “Bu işi iyi yürütürsem bana yardım ediniz, kötü yönettiğimde ise beni bu görevden alınız” demiş, dolayısıyla üstlendiği görevin bir yönetim işi olduğunu, dinle ilgisi bulunmadığını ortaya koymuştur.

Bu çerçevede Cumhuriyet rejimini benimseyen ve devlet başkanı olarak Cumhurbaşkanını tanıyan bir ülkede Halifelik kurumunun ya da halifenin varlığı iki başlılık yaratmayacak mıdır? Kuşkusuz yaratacaktır. Ayrıca seçimle iş başına getirilen ilk “4 Halife” den üçünün şehit edilmiş olması onların kutsal olarak görülmediklerinin de kanıtıdır.

Şimdi de Halifeliğin Osmanlı’ya geçişi ile ilgili yanlış bir senaryo üzerinde duralım.

İlhanlı hükümdarı Hülagu Bağdat’a girmiş ve Abbasoğulları halifeliğine son vermiştir. Bu aileden Ahmet kaçarak Mısır’a sığınmıştır. Kölemen Sultanı Baybars kendisine bağlı olan ve gerektiğinde İslam toplumlarına karşı kullanabileceği bir halifelik oluşturmayı uygun bulmuş ve Ahmet’i halife ilan etmiştir. Ancak bu, bazı törenlere katılma dışında hiçbir dinsel ve yönetsel yetkisi olmayan adeta “kukla” bir halifeliktir.

Mısır’ı ele geçiren Yavuz Selim’in, III. Mütevekkil’den devraldığı iddia edilen halifelik de bu özellikleri taşır. Eğer Yavuz, devraldığı iddia edilen bu halifeliğe bir kutsallık vermiş olsaydı onu hapsetmezdi. Zira birçok bilgin ve sanatçı ile birlikte İstanbul’a gönderilen III. Mütevekkil kimi uygunsuz hareketleri görülünce Yedikule’ye hapsedilmiştir. Ancak Kanuni tahta çıktığında onu affetmiş, Kahire’ye dönmesine izin vermiştir.[1] Dolayısıyla Yavuz’un Mısır seferinde halifeliği devraldığı yolundaki iddia gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bu iddiaların geçtiği ilk eser İsveç elçiliği çevirmeni olan M. D’Ohsson’un 1787’de basılan eseri Tableau General de l’Empire Ottoman’dır. O eserinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 3. Maddesinde Kırım Müslümanlarının Osmanlı Padişahına “halife-sultan” olarak baktıkları yolundaki hükümden yola çıkarak böyle bir iddiaya yer vermiştir. Ancak adı geçen madde yine Osmanlıların halifeliği devraldığının değil, padişahların bu sanı kullandığının kanıtı olabilir.

Abdülmecit Efendi’nin Halifeliği ve Hanedanın Sonu…

Abdülmecit Efendi hanedanın diğer üyelerine kıyasla Milli Mücadele ile yakından ilgilenmiştir. Gerçi Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçme çağrısına olumlu yanıt vermemiştir ama Vahdettin’in kimi politikalarına da eleştirel bakabilmiştir. Oğlu Şehzade Ömer Faruk’un 1921 Mayıs’ın da Anadolu’ya geçme isteği de -artık iş işten geçtiği için- Mustafa Kemal tarafından kabul görmemiştir.

Saltanat kaldırıldıktan sonra Vahdettin’in halifelik unvanı alınmamış, ancak padişah “İngiliz devlet-i fehimesine” sığındıktan sonra TBMM Abdülmecit Efendi’yi halife seçmiştir. Bu seçim aynı zamanda TBMM’nin kendi üzerinde bir başka güç tanımadığının bir kez daha ifadesidir.

Aynı gün TBMM Başkanı Mustafa Kemal, İstanbul temsilcisi Refet (Bele) Bey’i halifenin kullanacağı san ve nasıl davranması gerektiği konusunda bilgilendirmiştir. Buna göre; Abdülmecit Efendi yalnızca Halife-i Müslimin (Müslümanların Halifesi) sanını kullanabilecek, İslam dünyasına yönelik olarak hazırlayacağı bildiride, TBMM’nin ve hükümetinin Türkiye halkı ve bütün İslam alemi için en uygun ve yararlı bir sistem olduğunu belirtecektir. Mustafa Kemal, halifeye gönderdiği mektupta yetki sınırını belirleyen bir uyarıda da bulunmuş; ulusun biricik ve gerçek temsilcisinin TBMM olduğunu hatırlatmıştır. Böylece sadece dinsel başkan niteliğinde simgesel bir halifelik öngörüsünde olduklarını da ortaya koymuştur.

Ne var ki yeni halife Mustafa Kemal’in istediği bildiriyi yazmadığı gibi Milli Mücadele’de Mustafa Kemal ile yan yana yürüyen komutanların halifeyle giderek yakınlaşmaları, bu arada Refet Bey’in Konya adlı değerli atını halifeye armağan etmesi basında yankı bulmuştur. II. Meclis’te yer alan milletvekillerinden Hoca Şükrü ise “Hilafet-i İslamiye ve Büyük Milet Meclisi” adıyla bir kitap yayınlayarak “Halife Meclisin, Meclis Halifenin” sloganını işlemiş; Mustafa Kemal’in son derece duyarlı olduğu “TBMM’nin üstünlüğü” ilkesine gölge düşürmeye yönelmiştir. Halife de kendisine gösterilen bu bağlılık ve destekten aldığı güç ile isteklerini artırmaya başlamıştır. Böylece TBMM’nin kendisine çizdiği sınırlar içinde kalmayacağını adeta bir devlet başkanı gibi yürütmede söz sahibi olmak istediğini göstermiştir.

Bu arada Hindistan’daki İsmailiye Tarikatı’nın lideri olan Ağa Han ile Hintli Emir Ali’nin İsmet Paşa’ya yolladıkları mektupta Hilafet kurumuna dokunulmamasını rica etmeleri Hilafet Kurumu’nun kaldırılmasına giden süreci hızlandırmıştır. Zira Başbakana yazılan bu mektup daha İsmet Paşa’nın eline geçmeden önce Tanin ve İkdam’da ardından da Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanmıştır. Üstelik mektup doğrudan Türkiye’nin iç işlerine müdahale niteliği taşımaktadır. Halifelik konusu artık Türkiye’nin sınırlarını aşmaya başlamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığına gölge düşürmeye yönelmiştir.

Mustafa Kemal ise , ‘Ulusça kurulan yeni devletin kaderine, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimsenin karışamayacağını’ söyleyerek gelişmeleri değerlendirmiştir. Bütün İslam dünyasını tek bir noktadan yönetmenin olanaksız olduğuna işaret etmiştir. Türkiye’deki bir halifenin gücünün, sömürge altındaki diğer Müslüman ülkeleri bağımsızlığa kavuşturmaya yetmeyeceğini, bunu “8 milyonluk” Türkiye’den beklemenin de haksızlık olduğunu vurgulamıştır. Şükrü Hoca’nın kitabı ile ilgili düşünceleri sorulduğunda ise “Halifelik makamının varlığı ulusça sakıncalar doğuracak nitelikte görülmemektedir. Buna sebep olmadıkça! Fakat şu kesinlikle bilinmelidir ki herhangi bir görünüş ve biçimde sakınca görüldüğü gün, bütün kuramsal görüşler biter, orada ameliyat ve uygulama başlar!”demiştir.

İşte 22 Ocak 1924’te Abdülmecit adına başyazmanı tarafından Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilen yazı uygulamayı başlatan son hamle olmuştur. Zira bu yazıda Halifenin, İstanbul’a gelen hükümet üyeleri ile yüksek dereceli devlet görevlilerinin kendisini ziyaret etmemelerinden ötürü büyük bir üzüntü duyduğu belirtilmiş, ayrıca “Halifelik Hazinesi”nin gücünü aşan ve görevin yükümlülüğü dışında kalan harcamalar için devlet bütçesinden yardım yapılması istenmiştir. İsmet Paşa, durumdan 22 Ocak 1924’te İzmir’deki Mustafa Kemal Paşa’yı bilgilendirir. Mustafa Kemal Başbakana verdiği yanıtta “… Halife, iç ve dış yaşantısında ataları olan padişahların yolunu izler görünmektedir. … Halife ve bütün dünya bilmelidir ki; var olan ve korunan Halife ve Halifelik Makamının, gerçekte ne din, ne de siyaset bakımından hiçbir anlamı ve varlığının bilimsel nedeni yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş ve temelsiz şeylerle tehlikeye sokamaz. Halifelik Makamı, bizce bir tarihsel anıdan başka bir şey olamaz.…” diyerek düşüncelerini açıkça ortaya koymuştur. Devlette ‘Halifelik Hazinesi’ adıyla ayrı bir hazinenin olamayacağına dikkati çekmiştir.

Mustafa Kemal 1 Mart 1924’te TBMM’yi açarken yaptığı konuşmada ise “… seçimi ile mutlu bulunduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri gelenek haline getirilmiş olduğu üzere siyasi bir araç olmaktan kurtarmanın ve yükseltmenin gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve Tanrısal inanışımızı ve vicdanımızı karışık ve türlü renge giren ve her türlü çıkar ve ihtirasların tecelli sahnesi olan politikadan ve politikanın bütün kötülüklerinden bir an önce ve kesinlikle masun bulundurmak, milletin dünya ve ahrette mutluluğunu emrettiği zarurettir. Ancak bu suretle İslam dininin yücelikleri meydana çıkar.” diyerek de Hilafet Kurumu’nun geleceğini belirlemiştir.

89 yıl önce bu gün kabul edilen 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”la da laik cumhuriyetin, iktidarı dinsel bir kurum ile paylaşamayacağı düşüncesi pekiştirilmiştir. Yasa ile Halifelik kaldırılarak Osmanlı ailesinin erkek-kadın üyelerinin ve damatlarının bir daha dönmemek üzere yurt dışına çıkarılmaları kararlaştırılmıştır. Padişahlık etmiş kişilerin taşınır, taşınmaz bütün malları ulusa geçmiştir. Yasa; aile üyelerinin kişisel mallarının bir yıl içinde tasfiye edilmesini, aksi halde hükümetin bu malları satarak bedellerini onlara yollayacağını ve kararın hemen uygulamaya konacağını da hükme bağlamıştır. 4 Mart’ta Halife ve ailesi yurt dışına çıkarılmıştır. Diğer hanedan üyelerine de yurdu terk etmeleri için on günlük süre tanınmıştır. Böylece Cumhuriyet’in demokrasi yolunda gelişip serpilebilmesi için gerekli olan siyasal temel sağlamlaştırılırken kimi devletlerin Türkiye’nin iç işlerine müdahale araçlarından biri daha tarihe mal edilmiştir.

Gelecek hafta, Halife Abdülmecit Efendi’yle ilgili yeni bir belgeyi ele alacağız ve tarihe hep birlikte yeni bir kayıt düşeceğiz.
____________________________________

[1] Konu ile ilgili bkz. Halil Ethem Eldem, Mısır’ın Son Memluk Sultanı Melik Tumanbay II Adına Çorlu’da Bulunan Kitabe, MEB Yayınları, 1935. Ayrıca Yusuf Hikmet Bayur’un Türk İnkılabı Tarihi ve İslam Ansiklopedisi’nin “Halife” ve “Selim I” maddeleri, Şerafettin Turan’ın Türk Devrim Tarihi 3. Kitap 1. Bölümüne bakılabilir.


İlgili yazılar

Milli İradeyi Hans’a Kim Teslim Etti?

AKP, şimdi Avrupa Birliği’ne esip gürlüyor ya… Cumhurbaşkanı her fırsatta, Türkiye ile ilgili kararları Hans’ın alamayacağını söylüyor. Ne yazık ki

Adalet!

Anayasa hocamız, ‘Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir’ diye öğretmişti üniversite birinci sınıfta… Türkiye Cumhuriyeti gerçekten bir hukuk devleti oldu mu?

ÖNCE O İNANDI

Belediye Başkan adayı olmak istiyorum dedi. Kazanacağım dedi. Kuşkuyla baktık. Oylarımızı arttıracağımızı biliyorduk ama kazanacağımıza inanmıyorduk. O kazanacağım dedi. Önce

Bir Cevap Yazın