Dersim Dört Dağ İçinde

Laç Deresi’nde ot kucak kucak

1306’lılar ne bildi ne olacak
Dersim dağlarında yağmur yerine kurşun yağacak
Hele bir göreyim Dersim dağlarını

Dersim’de İslamiyet öncesi dönemde Mutezile ve Heteredoks Hırıstiyan mezhepleri, İslamiyet’in kabulünden sonra ise Mutezile ve Ortodoks İslam dışı mezhepler (Alevîler) inanç olarak var olmuşlardı.
390’lı yıllarda Hunlar, VI. yüzyıl başlarında Sabar Türkleri, Dersim’deydi. Abbasiler döneminde ‘Avasım kentleri’ ile Bizans’ın doğusuna yerleştirilen Türkler’in yerleşim yerlerindendi. 722 yılında Abbasiler’in baskıcı yönetimine karşı ayaklanan Dersimliler, 951-1076 yıllarında ‘Şadıllı Devleti’ egemenliğinde, 1057 yılında Mengücekliler, Alaeddin Keykubat’ın Mengücek Beyliği’ne son vermesiyle de, Anadolu Selçukluları egemenliğindeydiler.

Harezmşahlar, Moğol akınlarına dayanamayınca Celalettin Harezmşah’ın ordusu ve halkı, Anadolu’ya doğru göçmek zorunda kalmışlardı. Yassı Çemen’de Celalettin Harezmşah ile Alaeddin Keykubat arasında yapılan savaşı kaybeden Harezmliler, başta Dersim olmak üzere bölgedeki dağlık bölgelere sığınmışlardı. Başta Hormek Aşireti olmak üzere bu bölgede yaşayan halk kendisini Harezmliler’in kalıntısı olarak görür.

1387’de Anadolu’ya giren Timur, Dersimli Yalman ve birçok Türkmen Bey’inin desteği ile İzmir’e kadar ilerlemiş, Hormekliler’den Kara Yakup, Doğu Dersim’i egemenliği altına alarak ‘İlbeyi’ olmuştu.
Dersim’de 16. yüzyıla kadar Yıva, Ağaçeri, Çavundur, Döğer, Çepni ve Eymir boyları yerleşikti. Şah İsmail’in Safevi Devleti’nin kuruluşunda Dersimliler, Türklük ve Türkmenlik anlayışını egemen kılan Şah İsmail’in yanındaydılar.
Yavuz Sultan Selim döneminde Şafi İdris Bitlisi, Sünnî-Şafii -Nakşîbendi inanışındaki halkı kışkırtıp onların “Kürt olduğu propagandasını yaparak “ Dersim Alevîleri’ne saldırtmış, bölgede Türk beylerinin elinden aldıkları toprakları, Kürt dedikleri Şafi -Nakşîbendi beylere vermişlerdi.

Aslında ‘kar’ anlamına gelen ‘Kürt’ sözcüğü, karlı yerlerde yaşayanları vurgulayan ‘Karluk’ sözcüğünden türemişti. Hunlar, Saka/İskit Türkleri ve Sabarlar, karlı ve dağlık bölgede yaşayan soydaşlarına ‘Kurdak/ Kürdak’ diyorlardı.

Orhun Yazıtları’ndan 100-150 yıl önce yazılmış M.S. 650’li yıllara ait 39 yaşında ölen Alp Urungu adlı bir Türk Beyi’ne ait mezar taşı Elegeş Yazıtı’nda Alp Urungu’nun:
“Kürt el kan Alp Urungu, altunlıg keşigin bangtım belde. Elim, tokuz kırk yaşım…..”denilerek ‘Kürt elkan’ yani ‘Kürt ilinin hanı’ olduğu belirtilir.

Osmanlı bölgedeki halkı Türklük’ten vazgeçirme amacıyla aşağılıyor, Şafi Nakşîbendiler’e büyük imkanlar sağlıyordu. Türkler ise, baskılardan uzak kalabilmek için bölgede konuşulan diğer dilleri öğrenme ve kullanmaya başlamıştı. Osmanlı’nın gözdesi Sünnî- Şafi Kürtler ve Ermeniler’in arasında kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlardı.

Vitali Genet’in ‘Asya Türkleri’ kitabında 1891 yılında, Dersim Sancağı’nda, 15460 Müslüman, 27830 Kızılbaş olmak üzere toplam 43263 Türk nüfus, 12000 Kürt ve 8170 Ermeni yaşadığını yazar.
Kimliklerini korumak isteyen Türkmenler Osmanlı karşısında, Dersim dağlarında mevzilenmiş, vergi vermedikleri gibi çocuklarını da askere göndermiyorlardı. Bölgenin feodal egemenleri de bu fırsatı değerlendirerek hüküm sürüyorlardı.

Deylem, Horasan ve Hazar bölgesinden geldiğini ifade eden halk yarı Türkçe yarı Farsça’dan oluşan ‘Zazaca’ konuşuyordu. İran’ın Gilan eyaletinin dağlık bölgesi Deylem’in halkı Zerdüşt’tü. Önemli bir kısmı da dinsiz ve İslamiyet’i çok zor kabul etmişlerdi.

‘Yusufanlılar,’ Alpaslan’ı öldüren Bahram Kalesi komutanı Yusuf Harizmi’nin soyundan geldiklerin söylüyor, Pilvenkliler de Harezmli olduğu iddiasındaydılar. Seyid Rıza’nın aşireti Şeyh Hasanlılar da Türkler’in ‘Bayat’ boyundandı. Hozat’taki Bahtiyarlılar, Harezmliler’den, Kırkanlı aşireti Saruhanlılar’dan, Kalanlılar’ın mensup olduğu Keçel oymağı aynı zamanda ‘Bozukanlılar’ olarak tanınır ki, muhtemelen Avşarlar’ın ‘Bozuklu oymağı’ndandılar. Abdalanlılar, Hunlular’ın yadigarı, Kureyşanlılar, ‘Horasanlılar’ sözünün ‘Kuresanlı’ olarak değişmesinden doğmuş bir ad olup, Türk’tüler.

Pülümür halkı Beydili Boyu’ndan olan Celalettin Harzemşah’ın mezarının, Büyük Baba Dağı’nda olduğunu ve Sultan Baba olarak tanındığını söylerler. Celalettin Harzemşah’ın dostu ve sırdaşı olan Şeyh Hasan’ın yanına yaralı olarak geldiğini ve orada bir Kürt tarafından öldürüldüğünü Celalettin Harzemşah’ın, yanındaki oğlu Mehmet’i Şeyh Hasan’a emanet ettiğini, onun da kızını Celalettin Harzemşah’ın oğlu Mehmet ile evlendirdiğini, bu sülalenin Seyit Rıza’nın ataları olduğuna inanılır.

1826 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslar, Dersimliler’den yardım istemişler, ancak olumlu yanıt alamamışlardı. Osmanlı’nın 1834 yılında bölgede katliam yapmış olmasına rağmen, 1877-1878 Osmanlı–Rus Savaşı’nda Dersimliler, Osmanlı’ya 10 bin milis vererek Ruslar’a karşı çarpışmışlardı. Anadolu’da ilerleyen Ruslar, kendilerine engel olan Dersimliler’e özerklik vaadinde bulunmuş, Seyit Rıza ve Alişir, General Lahof ve Ermeni komutan Murat Paşa ile anlaşma yapmışlardı.

1890’dan sonra aç, sefil yaşam süren bölge halkının uyanışını engellemek isteyen Abdülhamit, halkı birbirine kırdırtmak için Hamidiye Alayları’ını kurmuş, 1911’deki çatışmalarda Osmanlı, iki koldan Keçelan, Haydaran, Balan, Askirikan, Lolan ve Abbasan aşiretleri üzerine yürümüş, binlerce kişi öldürülmüş, taş üstünde taş bırkılmamıştı.
1914 ‘te Kırganlılar, 1916’da Ferhatanlar büyük kayıplar verince, Kureyşanlı Ali Ağa, Dersimliler’i birleştirip, Nazımiye’yi ele geçirip, Mazgirt, Pertek ve Çarsancak’a baskınlar düzenledikten sonra Hozat’ı işgal etmişlerdi.
25 Ağustos 1916’da Ruslar’ın Erzincan’a girmesiyle, Osmanlı orduları dağılınca Dersimliler de, Ovacık merkez olmak üzere bir devlet kurma çalışmalarına başlamışlardı. Bu davranış, Türkler’in kızılca kıyamet günlerinde yeni bir devlet kurarken gösterdiği karakteristik özellik olan Seğmen Alayı düzülme geleneğiydi.

1917 Ekim Devrimi’yle Ruslar bölgeden çekilince, Erzurum, Erzincan ve Dersim yöresi Ermeni Murat Paşa’ya kalmıştı. Burası Ermenistan içinde tanımlandığı için Dersimliler, Ermeniler’e karşı mücadeleye girişmişti. Osmanlı 2.Ordusu Gazik karagahında, İsmet İnönü ve Seyit Rıza’nın da olduğu bir toplantıda Erzincan’ın Ermeniler’den kurtarılmasına karar verilmiş, Ruslar’ın kendilerine verdiği 117 katır yükü silahı Ruslar’a çeviren Dersimliler, 26 Şubat 1918 günü Erzincan’ı kurtarmışlardı.

Dersimli aşiretlerin bir bölümü1928 yılında; Erzincan, Tercan, bir bölümü Kemah dolaylarına; bir bölümü de; Refaiye, Divriği ve Sivas taraflarına soygun ve yağmaya çıkmışlar, o yıl Erzincan-Tercan yöresinde birçok soygunlar yapmışlardı.
Ağrı İsyanı’nı destekleyen ‘Hoybun Cemiyeti’ gizli bildirilerle aşiret reisleri ve ağaları kışkırtıyordu. Pülümür kaymakamının evini basarak gasp ve soygunlara girişmişlerdi.
1926 -1930 yılları arasında Suriye’de kurulan ‘Hoybun Cemiyeti, Türk askeri kuvvetlerini bölmek amacındaydı. Hoybun adına Yüzbaşı İhsan Nuri Ağrı’daki isyancıları yönetiyordu. Türk kuvvetleri isyanın bastırınca İhsan Nuri İran’a kaçıp Tahran’a yerleşmişti.

Alevî olmaları nedeniyle potansiyel suçlu görülen Dersimliler’in ezelden beri süren direniş ruhunun ‘Sünnîleştirme’ yoluyla asimile edilebileceği sanısıyla bölgede ‘Nakşîbendi tekkeleri’ nin açılması teşvik ediliyordu.
Diyarbakır valiliği yapan Ali Cemal (Bardakçı) bölgeyle ilgili olarak:

“Dersim seyahatında Türkçe bilmeyene ve Kürt tipine rastlamadım. Sünnîler Alevîler’e Kürt, Alevîler de Sünnîler’e Kürt derler. (…) Dersimliler öldürülme ve sürülmeden korkuyorlar (…) Dört yüz yıldan beri Dersim’e hükümet girmiş değildir. Her Dersimli, hayatını, malını muhafaza kaygısıyla, silah bulundurmak zorunda kalmıştır” diyordu.

1935’de ‘Tunceli Yasası’çıkarıldığında Ataürk, büyük bir toprak reformu, feodalizmin tasfiyesi, bölgenin geliştirilmesi ve halkın eğitimi için adımlar atılmasını istiyordu.
1937 yılında has¬talığının ilerlemesine rağmen Hatay sorununu çözmek isteyen Mustafa Kemal’e karşı Fransızlar, Hatay’ı Suriye sınırları içinde dahil etmek istiyorlardı. İngilizler’in Musul sorununda izlediği yöntemi uygulayarak Türkiye’de yeni isyanlar çıkaracaklardı. Bu emelleri için, Dersim’in manevi gücü Seyit Rıza ile ilişki kurmuşlar, ‘Hoybun’ndan Bogos ile Mehmet Nuri Dersimi’yi bölgeye göndermişlerdi. Fransızlar, Hatay’daki Alevîler’i de isyana teşvik ediyorlardı.
Tunceli’ye gönderilen Hoybuncular, Fransız istihbaratı ve Seyit Rıza arasında ilişkileri sağlayan İzzettin, Dersim’de istediği şartları oluşturmuştu.

Bölgenin imar çalışmaları hızlanmış Hozat-Erzincan-Elazığ ara¬sında Harçik Köprüsü’nün yapımı hızla sürerken, Sin köyü okuluna da öğ¬retmen atanmıştı. Köprü yapımı sürekli saldırılarla engellenmeye çalışılıken, Sin köyünde çocuklar okula gönderilmiyordu. Seyitler, şeyhler, ağalar bu gelişmelere karşıydı. nlardan etkilenen köylüler de, evlerine kapanıp dışarı ile ilişkilerini kesmişlerdi.

Marabalar, ağalar tarafından silahlandırılıp köylere kasabalara saldırtılıyorlar, vurgunlarını ağalarına teslim ediyorlardı. Hükümet güçleri tarafından sıkıştırılan ağalar, gerektiğinde marabalardan bir kısmını teslim ederek işin içinden sıyrılıyordu.
Hükümet ise, ağanın tapulu malı olan toprakları yöre insanına bölüştürüp, tapulayarak onların insanca yaşamalarını sağlamak isterken bölgedeki asker sayısını sistemli bir şekilde artırarak ayaklanmaya karşı hazırlıklarını tamamlıyordu.
Gergin ortamda, ır¬makların, derelerin getirdiği dal, çalı çırpıyı toplayıp sırtlarında köyüne götüren kadınlar, odunları izinsiz topladıkları gerekçesiyle yakalanıp karakola götürülmüşler, her yana yayılan kadınlara tecavüz edildiği haberi üzerine, kadınların kocaları karakolu basmışlardı. ‘Oduncu Avratlar Olayı’ halkın isyan duygularını alevlendirmişti.

İsyancılar kendinden olmayanlara saldırmaya başlamış, içinde kesik baş olan kanlı heybe jandarma karakolunun önüne bırakılmıştı. Şikettan yayla¬sında oba halkının hemen hemen hepsi öldürülmüş, kadınlar ağlaşırken isyancılar marabaları da götürmek istemiş, gelmek istemeyenleri ya kurşunla ya da bıçakla delik deşik etmişlerdi.

Gece yarısı Harçik suyu üzerineki köprü, yakılmış, Sin karakolu basılmış, birkaç jandarma öldürülmüş okul ve bazı köylülerin evi yakılınca isyana karşı hükümet, ‘Sel eylemleri’ planını uygulamaya koymuştu. Bü¬tün birlikler, topçu bataryaları harekete geçirilmiş, teslim olanlara iyi davranılması emri verilmişti. İsyan öncesi yapılan toplantıda:

“Bu isyan büyük bir felakete sebep olacaktır, Koçgiri isyanında da bunu yaşadık. Ayrıca Sünnî, Kurmanç ve Zazalar bu harekete karşı çıkacaklar, dışardan yapılacak yardımlara güvenilemez. Zaten biz Horasan’dan gelme Türk’üz. Kürt ve Türk diye bir ayırım yoktur.” diyerek bu isyandan vazgeçilmesini isteyen Cafer Dede:

“Er oğlu Er istersen Türkistan’da vardır” demişti. Ermeni dönmesi olarak bilinen Kamber Ağa (Eğin’li Ermeni Vartagil’in oğlu Levon olduğu iddia edilir), bağırarak:
“ Uşaklıktan ruhunu, benliğinizi kaybetmişsin koca bunak! Er oğlu er istersen Kürdistan’da bulunur” diyerek karşılık vermiş, Cafer Dede:

“Irkımız Hazer Türkler’inden gelir. Kitaplar böyle yazar. Büyüklerimiz de böyle söylerdi.” diye cevap verince alnına kurşunu yemişti.

Tasus İzzettin, isyan öncesi Suriye’deki Fransızların hazırladığı plan ve talimatları getirmiş, Avrupalılar’la Türkiye arasında görüşülen ‘Boğazlar’ meselesinde, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tavır aldığı ve isyanı destekleyeceği, Irak’ta İngiliz yanlısı ‘Shell’ şirketinin desteklediği Bekir Sıtkı Paşa’nın da isyancıları destekleyeceği haberini müjdelemişti.

Dersim halkı, dağların ordunun çıkamayacağını san¬dığı yüksekliklerine, geçemeyeceğini sandığı geçitlerdeki mağaralara doğru kaçışıyordu. Kutuderesi, Keçisekmez kayalıklarında, yuvarlanan ka¬yalar askerleri ezerken, karşılıklı yaylım ateşleri ve havan topu ateşi vadide korkunç yankılara neden oluyordu. Ordu, halkın savaş alanından uzaklaşması için ne kadar çaba göstermişse de başarılı olamamıştı.

Savunmaya çekilen Dersimliler, Sultanbaba dağları, Kızıldağ yöresi ve Ku¬tuderesi’ni kendilerine en son savunma yeri yapmışlar, canlarını dişlerine takarak direniyorlardı. Çok güvendikleri İn¬giliz, Fransız silâhlarına el konulduğu için, gerçek dostları dağlardan başka sığınakları kalmamıştı. Dersimliler’in cephaneleri tükenmeye başlamış, onlarda nişan al¬dıkları askeri vuracaklarına emin olana kadar ateş etmeyerek tasarrufa yönelmişlerdi. Son bir haftadır Kutuderesi geçidini zorlayan askerler, orada sıkışıp kalmışlar, Keçisekmez kayalıklarından ateş eden direnişçilerin kurşunlarına hedef olmamak için hareket edemiyorlardı.

Dağ yamaçlarında gün ağarırken askerler üzerine acımasız ateş başlıyor, Sultanbaba doruklarından Keçisekmez kayalıklarına korkunç bir gürültüyle alçalan savaş uçağı, direnişçilerin üzerine ateş kusuyordu. Ve bu toprakların çocuğu bir kadın pilot Kutuderesi’ni makinalı tüfekle tarıyordu. Ardı ardına gelen uçaklar, ölüm yağdırırken askerler de Kutuderesi’ne girmişti.
Havan topları, bombalar ve makinalı tüfekler korkunç bir gürültüyle patlarken, Sultanbaba dağlarının yamaçlarında, aşağı mağaralardan, yukarılara doğru çıkmaya çalışan halk iyice korkutmuş bir kısmı orduya sığınmaya başlamıştı. “Teslim olanlara, sivillere, sığınanlara iyi davranılması” yolunda verilen kesin emir, gö¬zü dönmüş askerler tarafından dinlenmiyor, Dersimliler, çoluk çocuk demeden öldürüyorlardı.

İsyancıların kışa kadar direnip, gerilla savaşı yapılması yönünde aldığı karara karşı askerler, yağmurlar başlamadan operasyonu bitirmek istiyordu. Ma¬ğaralarda gizlenmiş savaşçılar yararlanmasın diye, sığır sürüleri makinalı tüfeklerle taranıyor, boşaltılmış köyler, yakılıp yıkılıyordu.

Bu vahşete karşılık veren Dersimliler de, ya¬kaladıkları askerleri acımasız işkencelerle öldürüyorlardı.
Sultanbaba dağlarında çocuklar, kadınlar, yaşlılar, askerler ve isyancılar yan yanyana yatıyordu. Der¬sim derebeyleri kendi çıkarları uğruna suçsuz binlerce insanı ölüme sürüklemişler, yaralılar ve tutsak edilenler Kutuderesi’nde kurulan kampta toplanmıştı. Askerlere:

“Buradakiler kardeşlerimizdir onlara iyi davranın!” talimatıyla kötü davranış ve işkence önlenmeye çalışıyordu. Kutuderesi’nde mağaralara sığınmış halk, kafesler içinde getirilen tavşanları mağara içine salarak dışarı çıkarmaya çalışıyorlardı. Aleviler tarafından sevilmeyen ve eti yenilmeyen tavşan (ki, eski Tütk-Şaman inancında da sevilmeyen nefret edilen bir hayvandır) mağaraların içine salıverilmişti. Tavşanların mağaranın içine dalmasıyla kadınlar, çoluk çocuk ve silahlı isyancılar çığlıklarla ve korkuyla mağaradan dışarı fırlıyorlardı. İsyancıların büyük bir bölümü teslim olmuş, Seyit Rıza ile yanındakiler henüz ele geçirilememesine rağmen genel direniş kı¬rılmıştı.
18 Haziran 1937 günü Başbakan İsmet İnönü, gelişmeleri yerinde incelemek için Elazığ’a gelmiş, Temmuz ve Ağustos aylarındaki kanlı çarpış¬maların ardından Seyit Rıza’nın güçleri, Munzur Dağı’na çekilmişlerdi. Seyit Rıza imzalı, 30 Temmuz 1937 tarihli bir mektup, ‘Dersim Kürdistanı’ başlığıyla İngiliz Dış¬işleri Bakanı Anthon Eden’e gönderilmişti. Onlardan yardım isteniyodu. Seyit Rıza’nın okuma yazma bilmediği ve böyle bir mektubu yazamayacağı iddia edilse de Kürtçülük hareketinin önderlerinden Alişir’in, Seyit Rıza’nın ağzından böyle bir mektubu yazmaları mümkündür.Seyit Rıza, emperyalistlere güvenmekle hata etmişti. Seyit Rıza burada Erzincan vali¬siyle ilişkiye geçerek, harekâtın durdurulması için söz verilirse teslim olmak istediğini belirtmiş, verilen söz üzerine de teslim olarak:

“Beni birtakım önemli kimseler des¬tekleyecekleri sözüyle olaya sürüklediler. Fakat şimdi ya¬nımda kimse yok” demişti,
Singeç Köprüsü’nün açılışını yapmak üzere Mustafa Kemal Tunceli’¬ye gelecekti ve Dersim halkı Elazığ’da toplanmış Seyyid Rıza’nın affını istiyordu.
Elazığ’daki sorgulamadan çıkarken toplanmış olan halka :
“Ben Türk’üm Türk milletine isyan etmedim” diye bağıran Seyit Rıza, suçun diğer aşiret başkanlarında olduğunu söylemişti. Yargılama sonucunda mahkeme, on bir kişiye ölüm cezası vermiş, Hükümet meydanına kurulan on bir darağacında asılmışlardı. 15 Kasım 1937 gecesi:
“Bir Alevî’yi öldürmenin yedi kafire bedel olduğu, Alevîler’in İslamiyet’e kabulü için evvelce Ermeniliğe geçmesinin şart koşulduğu” fetvalarının verildiği dönemleri yaşayan Seyit Rıza, Elazığ’ın Odun Meydanı’nda idam sehpasına çıktığında:
“Biz masumuz. Biz şehidi-desta Kerbelâ’yız. Bihatayız. Bigünahız.” diye bağırıyordu.
Başbakan CELAL BAYAR, Atatürk Elazığ’a gelmeden idamların infazını mahkemeden istemişti. Cumartesi öğleden sonra ve Pazar günü tatildi. Bir tatil günü gece kararını verip Pazartesi günün ilk saatlerinde, yani 15 Kasım 1937 günü idam gerçekleştirilmişti..
Hükümet’in, infazı Atatürk’ün gelişinden önce gerçekleştirilmesini istemesi akla şöyle bir soruyu getiriyordu ki bu tavır:
“Atatürk’e karşı mı, Seyit Rıza’ya karşı mı yapılmıştı? ”

Güvensizlik, yalan, ihanet, kin ve kahramanlığın bir arada olduğu Dersim olayları, 1938’deki askeri harekat ile sona ermiş görünürken, Tunceli halkına, Atatürk’ün Fevzi Paşa’ya:
“Dersimliler yok edilmelidirler. Hamile kadın, çoluk çocuk herkes katledilmelidir. Yoksa bu halk bu ülkenin yıkımına sebep olacaktır. Bunlar var oldukça devletin bekası güvende olmayacaktır. Bu bölgeyi soykırıma uğratın” emrini verdiği yalanı anlatılmıştı.


İlgili yazılar

“ONLAR HALDEN ANLAR”

Cumhuriyet Gazetesinden Mahmut Lıcalı’nın haberine göre Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Okul Müdürlerine yönelik yaptığı konuşmada “Velilerinizden para istemeyin, durumunuzu

Mustafa Kemal’in büyüklüğü

Sen, gözleri kör dostum! Olur olmaz sürekli Atatürk’e dil uzatan… Bakar kör olmasaydın mutlaka görürdün… Aç gözlerini şöyle sonuna kadar.

HEBENNEKA

İki ayyaş, kol kola girdiler, İstanbul’dan Anadolu’ya baktılar… İçkiden miydi bilinmez, efkârlandılar. Anadolu’dan yükselen çığlık İstanbul’dan duyulmuyordu, İstanbul ise kan

Bir Cevap Yazın