“EŞEK DÜŞTÜĞÜ YERE BİR KERE DÜŞER”

Milli Eğitim Bakanlığının tarihi (buna Osmanlı dönemi de dahil) başarısızlıkla biten reformların, yeniden yapılanmaların tarihidir.

Son 10 yılda yapılan reformlar saymak ile bitmez.

Her yeni Bakanın ilk mesajı, bizlere sunulmuş bir reform paketi hediyesidir.

Bu nedense hiç değişmez.

Bizde bir şeyi geliştirmek, yeni duruma uyarlamak yoktur. Yıkıp yeniden başka bir şey yapmak esastır. Bazen eskiye dönmek, terk edilmiş olanı yapmayı vaat etmekte de vardır bu işin içinde.

Aşağıdaki alıntı eğitim tarihçiliğimizin duayeni Yahya Akyüz Hocanın “Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri 1848-1940″ başlıklı kitabından alındı. 1919 yılında bir öğretmen şöyle yazmış:

“Maarif Nazırlarından bir ricamız var. Artık millet, reform değil, bir parça istikrar istiyor… talebemiz de istiyor. Onlarda bıktılar… Zavallılar dün bu dersi okudular, bugün onu kaldırıyoruz. Dün bir şey öğrettik bugün onu lüzumsuz görüyoruz. Reformcularımızın bir özelliği var. Hatırlarına gelen ve bir hamlede tatbik edilebilecek olan fikirleri hep kendi ürünleri zannederler… Onların özelliği, kendilerinden evvel yapılan şeyleri, düşünülen fikirleri, amaçları öğrenmeye lüzum görmemek, her şeyi yeniden düşünüyor gözükmektir. Bizde reform eyleminin temeli bilim ve tecrübe değil, her hangi bir sebeple kafalarda yer eden basit ve mücerret bir fikirdir… Olayları izlemeye tenezzül etmezler. İhtisasa gerek görmezler. Her yerde yıkacak şey görür, kendisi için yapacak iş bulur. Oysa eğitimin sorunları bir bütündür. Eğitim işleri, bir bilim ve ihtisas işidir. Önce bu kabul edilmeli, ona göre hareket edilmelidir”

Aradan 94 yıl geçmiş. Nerede ise bir asır!

Bu isimsiz öğretmenin yazdıkları yazıldığı tarihte ne kadar doğru ve gerçeği ifade ediyorsa bugünde o kadar doğru ve gerçeği ifade ediyor.

Eşeğin Aklı

Bizde bir atasözü vardır. Kendi adıma çok sık kullandığım atasözlerinden biridir: “Eşek düştüğü yere bir kere düşer.”

Bilirsiniz bazı deyimlerin, atasözlerinin öyküleri vardır. Bu atasözümüzün de bir öyküsü var. Anlatayım:

Devir II. Abdülhamit devridir.

Adapazarı tarafından köylünün biri, alışveriş için eşeği ile İstanbul’a gelir. Beyoğlu’nda eşeği yoldaki bir çukura düşer. Zor bela eşeğini yarasız beresiz kurtarır. Alışverişini yapar, köyüne döner.

Aradan 10 yıl geçtikten sonra yolu bir daha İstanbul’a düşer, köylünün. Önde eşeği, Beyoğlu’nda 10 yıl önce geldiği yolda gitmektedir.

Eşeği birden durur. Eşeğe bir iki vurur, dehler, eşek bir türlü hareket etmez. İtekler, yine gitmez. Başlangıçta bir türlü anlam veremez eşeğinin yaptığına. Sonra birden 10 yıl önceki durumu hatırlar. Eşeğin durduğu yer, çukura düştüğü yerdir.

Köylü duruma şaşırır, sonra biraz da yüksek sesle “Şu eşekteki akıla bak, keşke eşeğimdeki akıl biraz da Padişahımda olsa” der.

Dönem her sokak başında hafiyelerin gezdiği dönemdir. Hafiyelerden biri köylünün sözlerini işitir.

Hafiyeler akşamleyin Padişaha günün raporunu verirler. Bizim hafiye de padişahın huzuruna çıkar. Gördüklerini duyduklarını anlatır. “Padişahım Beyoğlu’nda köylünün biri “şu benim eşeğimdeki akıl padişahımda da olsa diyerek, sizi eşekten bile hakir gördü” der. Padişah hiddetlenir, emri verir: “bulun getirin o köylüyü.”

Köylü ertesi gün bulunur Padişahın huzuruna çıkartılır.

Padişah, köylüye “şu benim eşeğimdeki akıl padişahımda da olsa” demişsin, doğru mu diye sorar.

Köylü, “doğrudur Padişahım” der.

Padişah iyice hiddetlenir. “Nasıl böyle bir şey söylersin” diye çıkışır köylüye.

Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. 10 yıl önce İstanbul’a geldiğinde eşeğinin Beyoğlunda çukura düştüğünü, dün o yere geldiğinde bir türlü hareket etmediğini, 10 yıl önceki çukura düşüşünü nasıl hatırladığına şaşırdığını anlatır. Devamla Padişaha hitaben “Siz de efendim, daha önce Meşrutiyeti ilan ettiniz, sonra vazgeçtiniz. Şimdi yeniden ilan etmişsiniz. Eşek bile eşek aklıyla düştüğü çukura bir kere düşüyor, siz ise insan aklıyla aynı şeyi ikinci kez yapıyorsunuz” der.

Bu kez şaşırma sırası padişahtadır.

Görevlileri çağırır. Köylünün ihtiyaçlarının acilen karşılanmasını ister. Verdiği ders için de köylüye bir kese altın verir.

Atasözümüzün öyküsü böyle. Yaşanmıştır bilemem.

Şimdi tekrar Milli Eğitim Bakanlığının reformlarına döneyim.

SBS kalkıyormuş.

Üniversiteler kendi öğrencisini kendileri seçecekmiş.

Lise türleri ikiye indiriliyormuş.

Önce birincisinden başlayım.

SBS Kalkacak

Liselere Giriş Sınavı (LGS), Ortaöğretim Kurumları Sınavına (OKS) dönüştürülürken, yaptığınız, sorunu çözmez dedik. Öyle oldu.

Bu kez tarihi reform olarak Seviye Belirleme Sınavı (SBS) icat edildi.

Bu sınavın iki önemli gerekçesi vardı. Birinci gerekçe, bizde okullarımızla ilgili bir veri tabanı bulunmamasıydı. SBS ile bu yapılacak dendi. Böylece Hakkari’deki bir okulumuzla, Manisa’daki bir okulumuzun matematikteki başarı durumunu karşılaştırma durumumuz olacaktı. Haklı ve doğru bir gerekçe idi bu.

İkinci gerekçede ise biz bu sınavla eskiden olduğu gibi liselere de öğrenci seçeceğiz dendi. Ayrıca bu sınavları üç aşamalı yapacağız, böylece öğrenciler sınav stresine girmeyecek, başarı 180 dakikaya sıkıştırılmayacak, bir sürece yayılacak dendi. Üç sınav yapmak böylece öğrencilerin yararına reform olarak tanıtıldı. Günlerce tv’lerde gazetelerde anlatıldı.

Sonrası malum.

Aynı gerekçelerle sınav sayısı bire indirildi. Bu da reform diye anlatıldı. Şimdi de kaldırılıyormuş.

Eh, bize de buyursun kaldırsınlar demek düşüyor.

Ama hatırlatmadan edemeyeceğim. Bu sınavın birincisi gerekçesinde belirtilen okullar hakkında veri tabanı oluşturulmasına Türkiye’nin ihtiyacı var. Bu ihtiyacı nasıl karşılayacaksınız?

Derim ki gelin tümden kaldırmayın. Liselere öğrenci seçme işini SBS’den bağımsız biçimde ele alın.

Üniversiteler Kendi Öğrencilerini Seçecek

Deniliyor ki üniversiteler kendi öğrencilerini kendileri seçecek.

Şuna karar verdim. Bu öneriyi getiren insanın bu işle uzak yakın bir ilgisi yoktur. Ayrıca aklı dengesinin yerinde olup olmadığından gerçekten kuşkum var.

Türkiye bunu denedi. Başarısız olduğu için ÖSYM kuruldu. Merkezi sınav sistemine geçildi.

1974 öncesinde insanlar neler yaşadılar?

Bir hafta içinde İstanbul’a, Ankara’ya, Erzurum’a gidip üç sınava giren bir tanıdığımın anlattıkları, hala kulaklarımda.

Senin üniversitelerin eş değer üniversiteler mi ki herkes kendi ilindeki üniversitenin sınavıyla yetinsin? Her insanın parası mı var ki üniversiteler arasında mekik dokusun?

Bu sorular aklına gelmiyorsa bu öneriyi getirenin benim de onun aklına dair ileri geri konuşmam doğaldır.

Lise Türleri İkiye İnecek

Deniliyor ki lise türleri ikiye inecek.

Genel liseler Anadolu lisesi yapılacak, diğer liseler de Meslek lisesi olacakmış!

Bana kalsa genel liselerin yanında görsel sanatlar ve spor liseler kalmalı. Meslek liseleri de dahil bütün lise türleri kalkmalı. Meslek lisesi eğitimi tümüyle Meslek Yüksek Okuluna kaydırılmalı. Fen Liseleri de kaldırılmalı. Artık fen bilim adamını biz lisans eğitiminden bile seçmiyoruz. Bu alanda yüksek lisans yapanlardan seçiyoruz.

Yıllardır bu görüşü savunduğum için Sosyal Bilimler liseleri açılmasına da karşı çıkmıştım.

Aynı anlayış Sosyal bilimler lisesini açtı, şimdi de kapatmak istiyor. Bunu nasıl açıklayacağız?

Sözü uzatmayım.

Atasözümüzü bir daha hatırlatayım.

“Eşek düştüğü yere bir kere düşer!”

İki defa, üç defa düşenlere her halde siz de ne dendiğini tahmin edebiliyorsunuzdur.


İlgili yazılar

“BİLİMİ İNANCA DÖNÜŞTÜRMEYİN!”

Bu çağda bu yüzyılda demeyin. Söz konusu Türkiye olunca hiçbir şey sürpriz değildir. Muhteremlerden biri haykırıyor. “Bilimi inanca dönüştürmeyin!” Bugüne

23 NİSAN’DA ÇOCUK GERÇEĞİ

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı kahramanı, büyük önder, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ailesine kara çalmaya kalkışan yobazlara inat,

Bu seçmen beni çok yanılttı!

Türkiye yine yeni bir yol ayrımına geldi… Siyasal demokrasimiz tam 54 yıl sonra yeniden koalisyonla tanıştı. Koalisyonlu günleri önümüzdeki günlerde

Bir Cevap Yazın