GELECEĞİMİZİ ŞANSA BIRAKMAYALIM

Sınav bitti.

1 milyon 851 gencecik beyin birikimini kodladı.

140-180 arası puan alanlar şimdi Açıköğretim ya da meslek yüksek okulu önlisans programlarını tercih etme hakkı kazanacak. YGS puanlarının en az biri 180 olan gençlerimiz ikinci kademeye yani LYS’ye girmeye hak kazanacak yani 4 yıl ve üzeri fakültelere girebilecek…

Bu sınav için haftalarca aylarca hatta bazı evlerde yıllarca süren bir hazırlık yaşandı.

Bu süreçte aileler ve gençlerimiz için yaşam dört kelimeden ibaret kaldı.

Okul-dershane-özel ders- hastane…

Olabildiğince rapor alıp devamsızlık sorununu aşmaya, dershane ve özel derse ağırlık vermeye dayanan bir sistem.

Bu sistem küçük bir azınlığın dört yıllık fakültelere girmesini sağlıyor.

Onlar içinde daha küçük bir azınlık da Türkiye’nin saygın üniversitelerinde gelecek kurabilecek bir fakülteye yerleşebiliyor.

İstediği üniversitenin istediği bölümünü kazanan ise en azı.

İşte bundan sonrası bir öğretim üyesi olarak benim yüreğimi burkuyor.

Zira bu küçük azınlığın içine girme başarısını gösteren gençlerimizin pek çoğu yaşamla, ülkesinin gerçekleriyle, dünyada olup bitenlerle bağını koparmış…

Şiirden, romandan, öyküden bihaber…

Hobileri yok…

Sporu zaman kaybı ve yorucu bir etkinlik olarak tanımlıyor…

Bilgiyi ezberleme yetenekleri olağanüstü ama kullanma becerileri yok.

İki olay, iki olgu, iki durum arasında bağ kurma yetenekleri gelişmemiş…

Kendilerini ya da bildiklerini ifade etme becerisi kazanamamış.

Basit görgü kurallarını bile yaşamlarına aktaramamış hatta farkında bile değil. Zira aileler “sınavı kazansın da” diyerek her şeye göz yummuş… eğitim sınav sonrasına ertelenmiş…

Kısaca yaşam gençlerimiz için beş şıktan ibaret ve yalnızca biri doğru…

Yaşadığım bir olayla manzarayı daha iyi netleştirebiliriz.

Son derece yüksek puanla girilebilen bölümden bir öğrenci Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinden sonra koridorda heyecanla yanıma geldi.

“Hocam bir soru kafama takılıyor” , “Günlerdir üzerinde düşünüyorum” dedi.

“Çözelim” dedim.

Öğrencim, “Hocam, Atatürk’ün çocuğu yoktu. Hitlerin de çocuğu yoktu. Atatürk de Hitler gibi diktatör müydü” dedi.

Onları bu hale getirenin uygulanmakta olan sınav sistemini temel alan öğretim olduğu kanısındayım…

Peki çare nedir?

Aslında yaklaşık yirmi gün önce üniversitemin değerli hocalarından şimdi Milli Eğitim Bakanı olan Nabi Avcı kanımca çok yankı bulması gereken bir açıklama yaptı.

Benim yüreğimde büyük bir umut doğurdu açıklama.

Her üniversitenin ve her fakültenin kendi öğrencilerini seçmek amacıyla kendi sınavlarını yapabileceği yeni bir sisteme kademeli olarak geçiş hazırlığı yapıldığını açıkladı.

Bu sistem ne dünya için ne bizim için yeni.

Günümüzde Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Atatürk döneminde ve sonrasında da başarı ile uygulama alanı bulmuş.

Bir gencin üniversiteye girmesi için lise diploması yeterli olabilmeli.

Her genç bir ya da birkaç üniversitenin bir ya da birkaç bölümüne başvuru yapabilmeli.

Her fakülte hatta her bölüm kendi ölçütlerini belirleyebilmeli ve öğrencisini seçebilmeli.

Seçimde diploma notu ya da girmek istediği bölüm için gerekli derslerin ağırlıklı notları temel alınabilmeli.
Ama benim için daha da önemlisi bir çocuğun seçiminde okuldaki başarısı kadar yaşamdaki başarısı da belirleyici bir ölçüt olabilmeli.

İster sayısal ister sözel ağırlıklı bir bölüm tercih etsin gençlerimizin herhangi bir spor ya da sanat dalıyla uğraşıyor olması.

Kendisine verilen bir konu ile ilgili giriş-gelişme-sonuç basamaklarını içeren bir kompozisyon yazabilmesi

Ülkesinin tarihsel, coğrafi özelliklerini ve önemini bilebilmesi

Ülkesinin ve toplumunun o gün içinde bulunduğu sorunlarıyla ilgili düşünce üretebilmesi ve ne düşünürse düşünsün bunu sağlam bir temele oturtabilmesi, savunabilmesi

Karşıt görüşlere hoşgörülü yaklaşabilmesi

O öğrenciye ek puan kazandırmalı ve öğrencinin tercih edilme nedeni olmalı.

Böylece;

1- Geleceğimiz olan çocuklarımızı ve ailelerini çağın vebası stresten arındırabileceğiz.
2- Okullarımızı yalnızca öğretim odaklı olmaktan kurtarıp eğitim boyutunun da hakkını verebileceğiz.
3-Edebiyattan, tarihten, sanattan, spordan haberdar sağlıklı genç kuşaklara sahip olabileceğiz.
4- Bilgiyi olduğu gibi kabullenen değil sorgulayan, merak eden ve araştıran bir gelecek kurabileceğiz.
4-Önce ülkesinin sonra dünyanın gerçeklerini kavrayıp sorgulayan, sorun değil çözüm odaklı gençlere sahip olabileceğiz.
4-Mesleğini şansa değil ilgi ve birikime dayalı bir süreç sonunda seçen gençlerle başarıyı daha kolay yakalayabileceğiz.
5-Yapıcı ve yaratıcı gençlerle dünyada söz sahibi olabilmemizin kapılarını açabileceğiz.
6- Dershane, özel ders, hastane kapılarını aşındırmak yerine kütüphaneleri, spor merkezlerini, tiyatro, sinema salonlarını gençlerimizin yaşamına katabileceğiz.
7-Fırsat eşitliğini sağlayarak sosyal devlet ilkelerinden birini yaşama aktarabileceğiz.

Unutmayalım, hatırlayalım…

Eğer gençlerimize “Geleceğimiz” diyorsak

Akıl ve bilim temelli bir gelecek kurmak için önce gençlerimizi yaşamla barıştırmalıyız….

Ve onların geleceğini şanstan ve rastlantıdan kurtarmalıyız…


İlgili yazılar

Direnmek en onurlu davranıştır

Direnmek insan soyunun en onurlu davranışıdır. İnsanlık diren direne yenmiştir Hitler’i, Mussoloni’yi…

Nereye Kadar İnanacaksınız?

Dediklerinin hep tersini yaptılar. Oy verdiniz. Yalan söylediler, aptal yerine koydular, aklınızla alay ettiler. Oy verdiniz. Büyük yolsuzlukları ortaya çıktı,

DAR AYAKKABIYLA YAŞAMAK

Bu ülkede sanatla ilgilenmek gerçekten zengin işi. Hayatını mütevazı koşullarda yaşayan insanların sanat üretmeye ve bu dünyanın içinde kalma savaşı vermeye çalışması gerçekten takdire şayan bir durum. Zaten bu durum gelişmişlik seviyesi bizim gibi ülkelere has bir durumdur.

Bir Cevap Yazın