HEYECAN SÖNMEDEN

22 yaşında bir genç kız…

Üniversiteden mezun olalı tam 14 ay olmuş… 14 yıl gibi geliyor ona… Çünkü İşsiz…

Gerçi henüz gelişmeye başlayan özel bir radyoda muhabirlik ve haber spikerliği yaparak annesine söz verdiği elbise dolabının parasını çıkarıyor…

Yine de mesleğini yapamadığı için yılgın, mutsuz…

Şansızım diyor… Üniversitesi ikiye bölündüğü için bir gecede yüksek lisans sınavı iptal edilmiş… Bu hevesi de kursağında kalmış…

Yıl 1993…

Aylardan Eylül…

Demiryolları lojmanlarına ait çevirmeli tuşları olan siyah telefon öğlene doğru çalıyor…
Şimdi nurlar içinde yatan babasının çınlayan sesi “gara gızım ataman yapılmış, bir hafta sonra görev yerinde olacaksın”

Branşı tarih, ataması sınıf öğretmenliği…

Doğunun en güzel kentlerinden biri…

Kente yalnızca 9 km olan bir köy…

Up uzun kıvrımlı bir yolun sonunda ekmek fırınından yayılan kokuların karşıladığı bir köy…

Adı… Ne istersiz o olsun… Zaten şehirde sorduğu pek çok kişi 9 km ötelerindeki köyü bilememişti.

Okul, köyün tam ortasında. Bahçesinde kocaman bir kara dut ağacı var… Aylar sonra yıldırım düşüp ağacı kökünden söktüğünde yüreği dayanmayacak, ortalığı ayağa kaldırıp ağacı yeniden diktirecek…

Tavanı yüksek, iki göz odası ve farelerin saklambaç oynamayı çok sevdiği kocaman sofası olan bir lojman… Fare yakalama tekniklerini bu sofada geliştirdi öğretmen… Yakalayamadıklarının çıkardığı sesleri gecenin sessizliğine katık etmeyi de öğrendi… Gerçi o da lojman çocuğu… Ama onun büyüdüğü lojmanlarda ablasıyla adını “Roberto” koydukları hamam böceklerine alışık.. Fareye değil.. Öğretmen, öğretmek için geldiği köyde daha ilk günden öğrenci oldu…

Kısa bir göz gezdirmenin ardından yapılacaklar ve alınacaklar listesi… Kendisine ayrılan odayı yaşanılır kılmak için pembe bir boya, boya malzemesi, kanepe, yemek pişirmek için gerekli kap kacak, tüp. sebze ve kahvaltılık…

Koyu mavi duvar boyasını pembeye dönüştürmek ne zormuş. Boya bitti… Yenisi için yine şehir yolları… Bittiğinde değdiğini düşündü. Büyücek bir havluyu pencereye perde olması için hazırladı. İlk pişirilen yemek zeytinyağlı taze fasulye… Bir daha o tadı hiç yakalayamadı…

Okulların açılmasına daha bir hafta var… 3. Sınıfları okutacak… Okulun hizmetlisi orta yaşlarında oldukça iyimser bir adam… O kadar iyimser ki her isteği ‘olur hoca olur acele etme diye’ diye yanıtlıyor…

Su yok… Köydeki kadınlar omuzlarında taşıdıkları sopanın ucuna bağlı iki bakraçla su taşıyor… Öğretmen de… Su, öğretmen ayrılmadan bir ay önce geldi köye…

Elektrik var… Var ama çatıda elektriği eve dağıtan fincanlar kırık… Yağmurda hatta en ufak bir rüzgârda elektrikler gidiyor… Köyde kimse onarıma yanaşmıyor, şehirden de adam gelmiyor…

Bulunan ilk çözüm çok ilkel. Yakacak için kullanılan odun parçaları fırlatılarak denk getirilebilirse elektrik geliyor. Ancak kiremitler kırıldığı, çatı kısa sürede odunla dolduğu ve çıkıp onları aşağıya indirmek çok zahmetli olduğu için daha çağdaş yöntemler aranıyor. Çatıdaki elektrik direğine bir tel bağlanıyor diğer ucu sıkıca aşağıdaki ağacın gövdesine bağlanıyor elektrikler gittiğinde ağaç sallanarak elektrik getiriliyor…

İşte okulun ilk günü… 23 öğrenci var… Öğretmen hayatında hiç bu kadar güzel çocuğu bir arada görmediğini düşünüyor. Gerçekten çok güzeller. İri ve renkli renkli gözleri var hepsinin… Hepsinin bembeyaz teni var… Sadece kızlardan birinin simsiyah gözleri var; Ayşe… Bir erkek çocuğunun çilleri var Mehmet… 8’i okuma yazma bilmiyor… Biri Yasin… Okulun “en yaramazı” da o…

Ayşe kısa bir süre sonra okuldan alındı… Öğretmen köyden ayrıldığında Ayşe’nin nişanlandığını öğrendi.

Mehmet, fırıncının oğlu. Tekne kazıntısı… En küçük abisi 21 yaşında.. Okuma-yazma bilmediği için içine kapanık, mahcup… Ama hevesli.. Öğretmen okul sonrasında okuma yazma bilmeyen çocuklara ayrı bir program yapıyor… Mehmet’i biraz kayırıyor. Çilleri yüzünden olsa gerek… Onunla daha uzun ilgileniyor… Mehmet ilk ayın sonunda okumayı söküyor… Üstelik sessiz sakin o çocuk gidiyor “Ben Kiya’yım (muhtar)” diyerek diğer arkadaşlarına efeleniyor…

Yasin… Çok zeki aslında… Ama sevmiyor okulu… Nedeni dayak… “Çok yaramazım, onun için çok dövdüler beni” diyor. İlginç bir çocuk Yasin. Öğretmen çocukların ellerinde renk renk ince kablolar gördü bir gün. Haftaya resim dersine hepiniz getirin, kabloları örerek hayvanlar yapalım dedi. Çok sevindi çocuklar. Ertesi hafta hepsi ellerinde daha renkli daha çok kablo ile geldiler. Kelebek, kedi, at, sepet, kalemlik, çerçeve akıllarına ne geldi ise örerek yaptılar. Ertesi gün okula Jandarma geldi… Yasin’i arıyorlar… Suçu üç kilometre ötedeki köye giden telefon tellerini kesmek, kabloları çıkarmak, arkadaşlarına satmak… Jandarma Yasin’i arıyor ama o suçlu değil ki suçlu biri varsa o da öğretmen… İkna oldu Jandarma… Kabloların çekim parası ödendi… Yasin okula döndü… Okumaya da başladı… Ama onu da aldılar okuldan…

Köyde herkesin evi, bahçesi yaz kış boy boy yağ tenekelerine dikilmiş rengârenk çiçeklerle kaplı… Her sabah o çiçeklerden bir buket masanızda… Bir kaç koz (ceviz), mevsimine göre bir avuç kiraz, hönüsü (üzüm) ya da kuru incir masanıza serpiştiriliyor. Sevgi dolu gözlerle kaçamak bakışlar hep üzerinizde. En sevdikleri şarkı öğretmenin onlara hep bir ağızdan söylemeyi öğrettiği ve söylerken sağa sola sallandıkları “orda bir köy var uzakta”…

Köy zengin, köylü de fakir değil aslında… Körfez Savaşı’ndan önce her evde en az bir tır varmış. Savaşla birlikte bıçak gibi kesilmiş her şey… Öfkeli köylü… Hırsını çocuklardan çıkarıyor… Okumaları için hiç masrafa yanaşmıyor… Soğuk kış günlerinde çocuklar çıplak ayaklarına geçirdikleri lastik ayakkabı ve önlükleri ile geliyorlar okula… Sınıfın kapısından her giren soğuktan buruşmuş ve kızarmış minicik ellerini soba borusu ile buluşturuyor. İbadet eder gibi huşu içinde sıcağı içlerine çekiyor… Temizlik yok. Bit yaygın… Öğretmen de bitlendi… Bitle mücadeleyi öğrendi sonra öğrencilerine öğretti…

23 Nisan… Çocukların bayramı… Köyün çocukları hiç kutlamamış bayramı… Öğretmen kendi lojmanının sofasında kız öğrencilerine bütün köyden gizli çiftetelli öğretiyor… Koreografi, üniversitede kendisinin de oynağı koreografi… Kostüm sorun olmuyor. Zaten hepsinin şalvarı var… Şehirde Papatyalar var o günlerde… Onlara gidiyor… Eski tüller alıyor, renk renk patiska da var… Manifaturacıdan renk renk pulları da kendisi alıyor… Patiskalar yelek, tüller başlık yapılıyor… Soloyu oynayacak olan Ayşe… Ona bir de taç yapıyor öğretmen… 23 Nisan sabahı kızlar sevinç içinde… Okul müdürü yanaşmıyor çocukların gösteri yapmasına, köylüden çekiniyor… Sonra ikna oluyor… Harika bir gösteri, sanki yıllardır dans ediyor gibiler… Köylüler kilitlenmiş gibi izliyor, hatta müziğin ritmi ile sallanan çaktırmadan kıvıran bilen var… Öğretmen için o gün gerçekten bayram…

Saflığı, yoksunluğu, içten sevgiyi o köyün çocuklarından öğrendi öğretmen … Yokluğun, yoksunluğun değil umutsuzluğun yıkıcı olduğunu gösterdi o köy öğretmene… Ülkesinin gerçekleri ile yüz yüze geldi o köyde… Din, mezhep, dil farklılıklarının yok olduğunu gördü… Sevgi ekti, sevgi biçti… Ülkenin en temel sorunlarının çözümünün öğretmenlerde olduğunu gördü.

Ve bir sonuca vardı: Bir ülke bilgiyle donanmış, akılla aydınlanmış, sevgiyle yoğrulmuş öğretmenler yetiştirebiliyor ve yetiştirdiği vatan neferlerini gençliğin verdiği ateş ve heyecan sönmeden çocukları ile buluşturabiliyor ise o ülke eninde sonunda tüm sorunları yenecektir…


İlgili yazılar

TEŞVİKLİ EĞİTİMDEN TEHDİTLİ EĞİTİME

Bakan Dinçer, 66 ayını doldurmuş çocukların okula zorunlu olarak kayıtının yapılacağını söyledi. Bunun için genelge yayınlandı. Belli ki burada yaptığı

AĞLAYANLAR ÜLKESİ

Yarışması olsa eğer, “En iyi ağlama rolü” ödülünde rakip tanımayacak, Başbakanın ‘ağlamadan sorumlu’ yardımcısı, Yine görevini yerine getirmiş. “Türkiye’nin ağlayan

TOPLUMSAL ZEKA

Nedir insan zekası? Aslında hem kolay hem de zor bir soru? Bu konu ile ilgili çok şey söylenmiş en son

Bir Cevap Yazın