‘IRKÇI’ MIYDI SİZ KARAR VERİN!

-I-

Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bir milletvekilimizin yaptığı konuşma ile başlayan ve Türkiye’nin gündemini avucunun içine alan bir Faşizm tartışması yaşadık. Bu tartışmalar içinde kimileri her zaman olduğu gibi ‘fırsat bu fırsattır’ dedi.

Eskiden Atatürk’e uzanamayan diller İsmet İnönü’yü hedef alırdı. Şimdi üçüncü bir kişiyi eklediler…

Mahmut Esat Bozkurt…

Ona Faşist dediler. Ödemiş Nutku’nu örnek verdiler…

Ülkemin saygın bir gazetesinin saygın bir yazarı “Meclis kürsüsünden” yaptığını iddia ettiği bu konuşma nedeniyle Mahmut Esat’ı ‘Faşist’ ilan etti. Aslında bu ilanın altındaki malum, Mahmut Esat’tan yola çıkarak Atatürk Türkiyesi’nin ‘ırkçı’ olduğunu söylemekti. Ne var ki bilgisizlik ve ezberi yineleme cüreti bu iddiaların ne kadar boş olduğunun kanıtını da ortaya koydu. Oysa konuşma Ödemiş’te 17 Eylül 1930’da yapılmıştır. Meclis kürsüsü ile ilgisi yoktur. Alınan cümle, yaklaşık bir buçuk saatlik bir konuşmadan kesilip çıkarılmıştır. Bu cümleyi internette yüzlerce sitede bulabilirsiniz. Ama konuşmanın tamamını bulamazsınız. Oysa Anadolu Gazetesi’nin 18 Eylül 1930 günkü sayısında bu nutkun tümünü okuyabilirsiniz. Kolaycılığa kaçmayıp o günkü gazeteyi okuyup iç politikadaki gelişmelerle yoğurduğunuzda çok farklı bir sonuca ulaşabiliyorsiniz…

Bu kadar yeter. Amacım, Mahmut Esat Bozkurt’u savunmak değil zira onun savunmaya gereksinimi yok…

Amacım insanların kendilerini doğrulamak için doğruları nasıl çarpıtabildiğinin küçük bir örneğini vermek, bir kalemde insanları ocu-bucu ilan edebilme, bir çırpıda emek ve alın teri ile yoğrulmuş unvanları yok sayabilme cüretini kendimizde nasıl görebildiğimizi sorgulamaktır. Asıl konumuz Mahmut Esat’ın düşünceleri ve yarattığı eserlerdir. Benim görevim yıllarımı biyografisini yazmaya ayırdığım bir Cumhuriyet çınarının düşüncelerini ve eserlerini size anlatmak, hatırlatmaktır. Bu düşüncelere ve eserlere bakarak Ona tarihteki yerini siz vereceksiniz.

Mahmut Esat Bozkurt, altı yüz yılı aşan bir İmparatorluğun yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluşuna tanık olan bir devlet ve düşün adamıdır. 21 Aralık 1943’e kadar süren 51 yıllık yaşamı süresince yedi kitap ve beş yüzü aşkın makale kaleme alan üretken bir yazardır.

1892’de Kuşadası’nda doğmuş, ilköğrenimine burada başlamış, İzmir’de devam etmiştir. İzmir İdadisi’ni bitirdikten sonra 1908-1912 yılları arasında eğitimini İstanbul Hukuk Mektebi’nde sürdürmüştür. İç ve dış siyasal gelişmelerin baş döndürücü bir hızla ilerlediği bu yıllar Onun düşünce yapısının da, kişiliğinin de şekillenmesinde son derece etkili olmuştur. Bu dönemde gazeteciliğe de adım atmış İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İzmir’deki yayın organı olan “İttihat” ve “Hizmet” gazetesinde yazılar kaleme almıştır. İstanbul’da Hukuk eğitimini tamamladıktan sonra doktora yapmak amacıyla Lozan’a giden Mahmut Esat burada Lozan Türk Yurdu’nun başkanlığını yapmıştır.

Şimdi, 17 yaşında kaleme aldığı bu makalelerinde hangi konulara değindiğini ve Lozan Türk Yurdu’ndaki çalışmalarını ele alarak Mahmut Esat’ı yakından tanımaya başlayabiliriz.

Mahmut Esat her iki gazetede yazdığı yazılarında sıklıkla “hâkimiyeti milliye”den yani ulus egemenliğinden bahsetmiştir. 1910’ların Osmanlısında kayıtsız şartsız padişahın egemen olduğu bir dönemde ulus egemenliğini vurgulaması son derece önemlidir. Fizyokrasiyi, merkantilizmi, bunların nasıl doğduğunu tartışmış, iktisat biliminin temelinin ihtiyaç olduğuna işaret etmiştir. Ve bunları yazarken 17 yaşındadır. Köyün sorunlarına; ekonomik sorunlarına, eğitim sorunlarına değinmiş, yalnızca bu sorunlara değinmekle kalmayıp bunlara çözüm önerileri de getirmiştir. Örneğin, eğitim konusunda köy çocuklarının ekonomik bir değer olarak algılandığını, köylerde “bugün annesine yardım edecek, yarın su taşıyacak, öbür gün kardeşine bakacak” diyerek çocukların sürekli çalıştırıldığına bu nedenle okumaktan geri bırakıldığına dikkati çekmiş, ‘çocukları okutacak programlar’ yapmalıyız demiştir. Mahmut Esat, programın nasıl olması gerektiği sorusunu ise Cumhuriyet dönemine geçişte yanıtlamış; “bizim bu çocukları okutabilmemizin tek yolu köylerde, köy öğretmenlerine tarlalar bırakıp onların giderlerini köylülerin karşılamasını sağlamak, günde iki saatlik bir eğitim, temel eğitim verebilecek bir program hazırlamak” olarak tanımlamış ve çocukların alması gereken dersleri sıralamıştır. Dikkat edelim Onun bu düşüncesini Cumhuriyet Türkiyesi Köy Enstitüleri ile gerçekleştirecektir.

Mahmut Esat, köylünün ulaşım sorunlarını ise ekonomiyle bütünleştirmiştir. Köylünün yiyeceği, giyeceği her şeyi bir yerden bir yere nakledilebilmesi için, ekonomik açıdan rahatlayabilmesi için yolların zorunlu olduğuna, koruculuk örgütünün gerekli olduğuna, ormanların korunması gerektiğine işaret etmiş ve bu çerçevede köy teşkilatlarının oluşmasını, köy derneklerinin oluşturulmasını gerekli bulmuştur ki bu son söylediklerim Onun örgütlenmeye verdiği önemi de ortaya koymaktadır.

Mahmut Esat, Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra 1913 yılında İsviçre’de Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimini sürdürmüştür. Tabi eğitimle birlikte O, İstanbul’daki kimliğini de Lozan’a taşımıştır. 1912-1913 yılları; Osmanlı Devleti’nde milliyet isyanlarının çok yoğun bir şekilde yaşandığı, Trablusgarp ile birlikte Balkanlarda pek çok Türk toprağının yitirildiği bir dönemdir. Bu gelişmelere paralel olarak Türkçülük/Turancılık düşüncesinin de hızla yol aldığı bir dönemdir. Falih Rıfkı’nın deyimi ile “bu moral bataklığında teselli ışığını Türkçülükte bulan” Türk aydınlarından biri de Mahmut Esat olmuştur. Avrupalıların Türkleri aşağılayan söylem ve eserleri Lozan’da Türk Yurdu Derneği’nin yeniden çalışmaya başlamasında etkili olurken Mahmut Esat da 1916 yılında bu derneğin başkanlığını üstlenmiştir. 20 Nisan 1918’e kadar aralıksız başkanlık görevini sürdürmüş; Türklerin haklarını savunmuş, Avrupalıların iddia ettiği gibi Türklerin “barbar” olmadıklarını, uluslararası hukukta herkes gibi eşit haklarla donatılması gerektiğini adeta haykırmıştır.

Mahmut Esat Türklerin haklarına, onuruna kavuşması için, sebat, ümit ve kişisel çıkarlardan vazgeçilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Yine bu dernek çatısı altında kimsenin düşüncelerine sansür uygulanmaması gerektiğini savunmuştur. Ancak Yurt kurallarına uyulması konusunda da son derece titiz davranmıştır. Yurda zamanında gelmeyenlere, toplantılara katılmayanlara cezalar verilmesi gerektiğini vurgulayarak başarı için disiplinin önemini vurgulamıştır. Çünkü diyor ‘Biz burada ulusal bir dava için varız. Bu ulusal dava da ancak sürekli çalışarak olur.’ Neden diyor ‘Çünkü hasımlarımız sürekli çalışıyor’. Biz de ancak onların çalışmalarına sürekli çalışarak karşılık verirsek başarılı olabiliriz. Bu anlamda Yurt üyelerinin konferanslar vermesini sağlamıştır. Din konusunda, sağlık konusunda ve özellikle Türklerin İslamiyet’ten önceki yaşantıları ve uygarlığa katkıları hakkında konferanslar verilmesinin yolunu açmıştır. Bu konferansçıların en başında da kendisi vardır. “Neden Milliyetçiyim”, “Milliyetçi Olmak Zarureti” başlıklı konferanslarıyla Türklerin yarattığı uygarlığa dikkati çekmiş, Avrupa’nın iddialarını yalanlamıştır. Böylece ulusal bir tarih anlayışını da ortaya koymuştur. “Millet Saltanatı” başlığıyla verdiği konferansında ise “hâkimiyeti milliye” kavramını kullanarak ‘millet saltanatından hâkimiyeti milliyeyi’ yani ulus egemenliğini anladığını bu kez ülkesinden binlerce kilometre uzakta vurgulamıştır. Eğer ulus egemenliği esas ise ulusun egemen olduğu bir meclis içerisinde ikinci bir yasama gücüne gerek yoktur diyerek var olan Ayan Meclisi’ne de karşı çıkmıştır. Böylece ulusa ait olan egemenliğin paylaşılmasına da karşı olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim 1924 Anayasa tasarısı görüşülürken aynı nedenle Cumhurbaşkanına yasaları veto ve Meclis’in dağıtma yetkisinin verilmesine de karşı çıkacaktır.

Mahmut Esat’ın yasalar konusunda da son derece ciddi açıklamaları vardır. 1917’de İttihatçılar Aile Kararnamesini çıkardığında bu yasayı şiddetle eleştirmiş, yasanın Türkler için uygun olmadığına dikkati çekmiştir. Türk ulusunun sürekli olarak Arap zihniyetine bağımlı kılındığını, oysa yasaların Türk halkının gereksinimlerinden doğmasının zorunlu olduğunu önemle vurgulamıştır. Çok eşliliğe karşı çıkmış, ancak boşanmalara kısıtlama getirilmesini, kadının yetiştirilmesinde çağdaş modeller yanında Türk gelenek ve göreneklerinin de mutlaka dikkate alınması gerektiğini, kadınların çalışma yaşamına atılmasının zorunlu ve gerekli olduğunu savunmuştur. Din-yasa ilişkisi üzerinde de duran Mahmut Esat, bu konuda verdiği konferanslarında dinin ulusal bir şekil alması gerektiği üzerinde durmuştur. Bu güne kadar diyor Türkler dine tabi oldular, oysa diyor din, Türk’e tabi olmalıdır. Yasalar dine göre değil, din yasalara göre şekil almalıdır. Şeyhülislam kabine içinde yer almasına kesinlikle karşı çıkmış hatta gereksiz bulmuştur. Ulusal bir yapı içerisinde kabinede Şeyhülislamın gereği ve yeri olmadığını savunarak daha bu yıllarda laik devlet yapısını savunmuştur. Nitekim ilerde göreceğiz Adalet Bakanı olduğunda bu düşüncelerini uygulama olanağı bulacaktır.

Mahmut Esat’ın Yurt çatısı altında özellikle dikkati çektiği konulardan biri de ekonomi olmuştur. Sanayi ve ticaretin geliştirilmesi için kapitülasyonların mutlaka kaldırılması gerektiğine yürekten inanmıştır. Bu nedenle doktora tez konusu olarak kapitülasyonları seçmiş ve Türklerin kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırabileceği görüşünü bir Avrupa ülkesinde kabul ettirmiştir. Modern tarım aletleri kullanılmadığı, koruyuculuk teşkilatı egemen kılınmadığı sürece, gümrükler ne kadar artırılırsa artırılsın yerli ürünlerin korunamayacağına ve köylülerin koşullarının iyileştirilemeyeceğine dikkati çekmiştir. Türk işçi ve köylülerin Rum tüccarlar tarafından sömürüldüğünü belirterek buna engel olacak mekanizmaların geliştirilmesini istemiştir. Ziraat, ticaret, eğitim ve sanat bölümlerinden oluşan “Ocak”ların kurulmasını, tıpkı Rumların yaptığı gibi bir yıllık ziraat okullarının açılmasını, böylece Türk çocuklarının modern tarımın içerisine çekilmesini gerekli görmüştür.

Biliyorsunuz Mondros Mütarekesi 1918 Ekim ayında imzalanıyor. Bu mütarekenin hükümlerine karşı da Yurdun son derece yoğun çalışmalar içerisine girdiğini görüyoruz. Mahmut Esat’ın başkanlığı döneminde hakların savunulması için, Türk halkının haklı olduğunun bütün dünyaya duyurulması için broşürler kaleme alınmıştır. Türk halkının haklarının uluslararası hukuktaki yerine dikkati çekmek üzere Wilson’a mektuplar gönderilmiş, Washington’daki Türk öğrencilere gönderilen mektuplar ile onların da bu konuda çalışmaları tetiklenmek istenmiştir. Yine Anadolu’da bir Ermeni yurdunun olamayacağını kanıtlamak amacıyla ve Rumlar ile Ermenilerin bu doğrultuda yapmış olduğu istatistiklere yanıt vermek üzere yeni istatistikler kaleme alınmış, broşürler bastırılıp Anadolu’da Ermenilerin çoğunlukta olmadığı, bu nedenle bir Ermeni Devleti kurulamayacağı savunulmuştur. Türkiye’deki öğretmenlere yönelik olarak hazırlanan broşürlerde ise öğretmenlere Türk öğrencilerin ekonomik bilgilerle donanımlı olarak yetiştirilmesi arzusu iletilmiş, gönderilen “sual listesi” ile de bölgelerinin özellikleri, şehirlerinin ekonomik ve ticari yapısı, nüfus yapısı gibi bilgiler istenmiştir. İzmir’in yerel gazetelerinden olan Köylü gazetesine ilanlar verilerek yurt dışında çocuklarını okutmak isteyen ailelere bu konuda gerekli bilgiler aktarılarak genç kuşakların çağdaş bilgilerle donatılması konusunda uğraş verilmiştir.

Mahmut Esat, Lozan’da bulunmasının asıl amacı olan doktora çalışmasını da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı gün, 19 Mayıs 1919’da çıkış belgesini alarak noktalamış, 20 Mayıs’ta yurdun toplantısına son kez katılmış ve işgal altındaki topraklarını korumak amacıyla 7 Haziran’da İsviçre’den ayrılmıştır. Lozan’da yaptığı çalışmalar nedeniyle Venizelos onun ülkeye gelişini engellemek istemiş, ancak başarılı olamamıştır. Mahmut Esat yakın dostu Saraçoğlu Şükrü ile birlikte gizlice bir İtalyan gemisine binerek doğduğu topraklara Kuşadası’na gelmiş ve burada kurduğu müfrezelerle 16 Ağustos 1920’de TBMM’ye katılıncaya kadar Yunanlılarla savaşmış ve büyük kayıp verdirmiştir.

Bununla birlikte Mahmut Esat asıl TBMM’de hem milletvekili hem de bakan olarak yaptığı çalışmalarla Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine damgasını vuracaktır.


İlgili yazılar

Helal olsun adil düzene

Adaleti öteleyen, yapanın yanına kâr bırakan, ağlayan annelerin bir bölümüne sahip çıkan, ölen çocuklarının ırkına, dinine bakarak üzülen ya da

Kılıçdaroğlu nasıl bir MYK oluşturacak?

Tek başına aldığı karar sonucu meydana gelen Ekmeleddin İhsanoğlu depremi CHP’lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu salladı ama yıkamadı. Eğer yeterli güçlendirmeyi yapamazsa

AĞLAYANLAR ÜLKESİ

Yarışması olsa eğer, “En iyi ağlama rolü” ödülünde rakip tanımayacak, Başbakanın ‘ağlamadan sorumlu’ yardımcısı, Yine görevini yerine getirmiş. “Türkiye’nin ağlayan

Bir Cevap Yazın