“LAİK SINIF”/ “DİNDAR SINIF”

Habere göre İstanbul’da bir okulda öğrenciler arasında Kur’an dersini seçmeyenlerle seçenler bu şekilde adlandırılıyormuş.

İşte asıl tehlikenin bu olduğunu, hatta bundan daha fazlasının zamanla okullarımızda görüleceğini söylemiştik.

Artık zemberek boşalmaya başlamıştır.

Büyük şehirlerde bu tür ayrımların yaratacağı tehlikelerle baş edebilmek, aileler açısından biraz daha kolay. Kolay örgütlenebilecekleri gibi baskılar karşısında da birlikte davranmaları mümkündür. Ya diğer şehirlerde, kasabalarda, ilçelerde?

Hafta sonu Aksaray’daydım.

Aksaray, Türkiye’nin en muhafazakâr illerinden biri. Sarıyahşi’de bir öğrencinin anlattıkları 4+4+4 Yasasıyla Türkiye’nin kalbine, birlik ve beraberlik idealine hançerin nasıl saplandığını gösteriyor.

Öğrenci, dini dersleri seçmeye zorlandıklarını, buna rağmen seçmediklerini söyledikten sonra, beraber okuduğu arkadaşların kendisine “sen dinsiz misin” dediklerini, kendisini “ateist” olmakla suçladıklarını söyledi.

Türkiye, demokrasi kültürü, kurumları yerleşmiş, içselleştirilebilmiş bir ülke olamadı. Bu yönde epey adımlar atmasına rağmen maalesef gerçek budur.

Aidiyetler, bireysel olarak yaşanamıyor. Çünkü, birey yurttaş kimliğiyle toplumsal sorunlarını çözemiyor, bunlarla baş edemiyor. Alt aidiyetler, yaşamı sürdürmede bir “tutunma refleksi” olarak gerçekleşiyor.

Toplumsal dayanışma, yurttaşların dayanışmasına dönüşemiyor. Dayanışma ve birlikte yaşama arzusu; cemaat, hemşerilik, mezhep, etnik kimlik üzerinden gerçekleşiyor.

Toplumsal birlik için gerekli olan bir arada yaşama arzusu, alt aidiyetlere karşı nötr bir hukukla desteklenmiyor.

Kamu gücü, her zaman topluma birleşme noktası göstermek zorundadır.

Şu çok iyi bilinmeli ki din bireyleri bir birine benzeştirerek yakınlaştırır, ancak onları birleştirmez, çünkü dinin birleştirme çağrısı tekil yaşanır. Böyle olduğu içindir ki dini topluluklar, sürekli ayrışan topluluklar olmuştur. En birleştirici kurum olarak tarikat dahi kendi içinde sürekli küçük otoritelere bölünme durumunda kalır.

Bireyin dinini öğrenme hakkı hiçbir şekilde tartışma konusu olamaz. Ancak bunun kamu eğitimine dönüşmesi, işte asıl sorun budur.

Kamu eğitimine dönüşmüş bir din eğitimi, yurttaşların özgür seçimi olmaktan çıkar, iktidarlar elinde özgürlük mücadelesine vurulmuş bir kelepçeye dönüşür. Bunun içindir ki kamu gücü, din eğitimi karşısında içeriğe hiçbir müdahalede bulunmadan, sadece bireylerin haklarını koruma açısından bazı düzenlemeler yaparak ve geri kalanını ailelere, bireyin kendisine bırakmak zorundadır.

Birleştirici kamu gücü, dini inançları ortak öğretim alanına sokmaz.

Hemen ekleyelim Türkiye Cumhuriyeti bunu hiçbir zaman tam olarak başaramamıştır.

Sokarsa, olacağı budur. Okullarında, dindar ve dinsiz sınıf, dindar ve dinsiz gençlik gibi kendiliğinden ayrımlar ve bu ayrımların yaratacağı sorunlarla boğuşmak zorunda kalır.

Türkiye’nin eğitim deneyimi öylesine örneklerle doludur ki, laik eğitim düşüncesi bu yaşananlardan dolayı kaçınılmaz bir tercih olarak idarecilerin önüne gelmiştir.

Sanılmasın ki eğitimin laikleştirilmesi, sadece Cumhuriyet ile başlamıştır. Osmanlı devletinin modern eğitim kurumları da sürekli laikleşme eğilimine sahip olmuştur. “Mekatb-i sıbyaniye”den “mekatib-i ibtidaiye” geçiş, ile “mekatib-i ibtidaiye”de oktulan din derslerinin yanında evrensel bilginin taşınmasına kaynaklık eden fen ve sosyalbilim derslerinin sayılarının ve sürelerin zamanla artması bunu göstermektedir.

Osmanlı devleti, kamu gücünü “Osmanlılık” etrafında birleştirmeye esas almakla birlikte zamanla birleştirme noktasını Türklük olarak tanımlamaya doğru bir evrim geçirmekte idi. Özellikle İkinci Meşrutiyet ve Balkan Savaşlarından sonraki eğitim reformları büyük ölçüde bunu göstermektedir.

2004 yılından itibaren parça parça gerçekleştirilen 2011-2012 arasında daha kapsamlı değişikliklerle yerleştirilmeye çalışılan eğitim anlayışında temel birleştirme noktası, Türklük olmaktan çıkarılmıştır. Yerine konulan “küresel piyasalara eklenme” ile “ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren” ibaresi mevcut uygulamalar dikkate alındığında neoliberalizme teslim olma ve “egemenin dini anlayışını” benimsetilmesidir. Özellikle ikinci nokta dinle ilgili derslerde çok açık biçimde görülmektedir. Bu noktada “egemenin dini anlayışı” tümüyle Sünnileştirmekten ibarettir. Oysa bu, Osmanlı döneminde özellikle de II. Abdülhamit döneminde denenmiş ve başarısız olmuştur. Sadece başarısız olmakla kalmamış açtığı tahribatlar ise tümüyle kapanmamıştır. Çünkü Cumhuriyetin laik eğitim anlayışı da kimi noktalarda bunu sürdürmüştür. Bunun en güzel örneği İmam-Hatip okulları ve zorunlu veya 1980 öncesinde olduğu gibi seçmeli din dersleridir.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti, dini eğitimi kamu eğitiminin dışına çıkarmaz ise giderek din üzerinden hızlı biçimde önce zihinsel ayrışma ardından da fiili bir ayrışmayı yaşayacaktır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse dindar sınıf/dinsiz sınıf mikro söylemi toplumun genelinde karşılık bulacaktır.

[email protected]

Kışlalıyı Anmak

Bugün 21 Ekim, Kışlalı Hocamızın öldürüldüğü gün. Kışlalı Hoca, Atatürk ve Cumhuriyet değerlerinin yılmaz savunucusuydu. Özellikle Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı yazılar, onun ne büyük değer olduğunu bir kez daha bize hatırlatıyor. Kışlalı Hoca’nın yazıları Atatürkçülerin, ulusal devrimcilerin güncel sorunlar karşısındaki teorik birikimlerinin nasıl zengin olduğunu gösteriyor. Onun yazıları, bu yönüyle hala bize ışık tutmakta.

Aşağıdaki yazıyı ölümünün 6. yılında yazmıştım. Ne mutlu ki öğrencisi olmuştum. Kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuştum.

Bize öğrettikleri için bir kez daha minnattarlığımı bildiriyor anası önünde saygıyla eğiliyorum.

HOCAM KIŞLALI

Kışlalı Hoca’yı 1985 yılında Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümüne öğrenci olduğumda tanıdım. Siyasetbilimi dersimizin hocasıydı. Geçmişinde paralak bir kariyer bulunmasına karşın geniş kitlelerce tanınmıyordu. Halbuki bir dönem Kültür Bakanlığı yapmış, çeşitli dergilerde abisi Mehmet Ali Kışlalı ile yazarlık ve editörlük yapmıştı. Duverger’den (Fransa’dan hocasıydı), Roger Garaudy’den çeviriler yapmış,1968 Öğrenci olaylarıyla ilgili çok önemli bir araştırma kitabının yazarıydı.

Onun dersleri bizim için hiç alışık olmadığımız biçimde geçerdi. Aradan geçen 20 yıla rağmen hatırladığım en önemli özelliği dersine zamanında girmesi, mutlaka takım elbiseli ve önü iliklenmiş biçimde kürsüye gelmesiydi. Bir başka özelliği ise kendisi derse girdikten sonra, geç gelenleri derse almamasıydı. Onun derslerinde 200 kişilik anfi kimi zaman dolardı. Özellikle Hukuk, Eğitim Bilimleri Fakültelerinden ve hemen bitişikte bulunan Cumhuriyet Erkek Öğrenci yurdundan öğrenciler de derslere katılırdı.

Dersinin ilk 10 yada 15 dakikasına mutlaka bir tartışma açarak başlardı. Onun derslerini zevkli kılan da bu ilk 10-15 dakikaydı. Bizlere ya küçük bir gazete kupüründen güncel bir olayı okur, onu tartıştırır yada 12 Eylül’ün yarattığı ortamdan dolayı açıkça tartışamadığımız ama kantin muhabbetlerimizde üzerinde epeyce durduğumuz konuları tartıştırırdı. Bu tartışmalarda çok sayıda aykırı görüşler dile getirilirdi, o yalnızca dinler, tartışmanın bitiminde yaptığı kısa bir açıklama ile aykırılıklar yerini uzlaşmaya bırakırdı. Sonra bizler, daha fazla şeyler öğrenmek için sözlerinin devamını dinlemeye başlardık. Ders bittiğinde bir grup öğrenci, hemen yerlerinden hızlıca kalkarak anfi çıkışında başında toplanır, ders boyunca soramadıkları soruları sorarlardı. Bir bakıma dersleri anfide bitmez, koridora taşınırdı.

Kışlalı Hoca ile kişisel tanışmam ise boş geçen bir ders arasında koridorda rastlamamla oldu. Odasına girerken kendisine yaklaşıp kendimi tanıttım ve biraz da bana kıyak geçmesi için (hemşerim olduğunu bildiğimden) Tokatlı olduğumu söyledim. Bana bir iki isim sordu. Sordukları isimler eski Tokat milletvekilleri ve senatörleriydi. İsmail Hakkı Birler’in sadece ismini duymuştum. Ali Dedeoğlu’nu tanımama karşın hiçbir iletişimim olmamıştı. Ancak Cumhuriyet Senatörü Metin Somuncu’yu tanıyordum. Kendisi amcamın oğlunun avukatıydı ve bir iki kez bürosuna gitmiştim. Bunun üzerine beni odasına aldı. Bana Zile’ye uzun yıllardır gitmediğini söyledi. Bende derslerde soramadığım bir iki özel soruyu kendisine sordum.

Kışlalı Hocayla daha sonraları da bazı görüşmelerim oldu. Sohbetlerimiz güncel siyasi olaylar çevresinde oldu. Kendisinden o yıllarda edindiğim izlenim, Ecevit’i çok önemsemesi oldu. Halbuki Ecevit, o yıllarda benim kafamda “solun bir böleniydi”. Kendisi daha sonraları Simavi Grubunun Cumhuriyet Gazetesine rakip olarak çıkardığı “Hürgün” adlı gazetede köşe yazmaya başladı ve bugün hepimizin hocası haline gelişinin başlangıcını böylece yapmış oldu. Yayın hayatı fazla uzun sürmeyen (yanlış hatırlamıyorsam iki ay sürmüştü) bu gazeteden sonra Hoca, Cumhuriyette yazmaya başladı.

1987 yılında ekonomik sorunlardan dolayı okulu bıraktım ve yeniden sınava girerek Sivas’ta Sosyoloji okumaya başladım. Kendisiyle iletişimim tümüyle koptu. Herkes gibi bende sadece kendisini yazılarından takip eder oldum.

Yıl 1999, günlerden 22 Ekim. Tekirdağ Beşiktepe’de askerim. Her zaman olduğu gibi gazeteleri öğle arasında alıp okuyorum. Cumhuriyetin sekiz sütuna manşeti: “Hedef Cumhuriyet”. Altında laikliğin ve cumhuriyetin ödünsüz savunucusu Ahmet Taner Kışlalı, evinden İletişim Fakültesine gitmek üzere ayrıldığı, arabasının sileceğine yerleştirilen bir bomba ile yaşamını yitirdiğini yazıyordu. Birden gözlerim doldu. Yalnız bir köşeye çekildim ve öylece kala kaldım. Kime ne anlatabilir, ne konuşabilirdim ki.

Aradan 6 koca yıl geçti. Kışlalı Hoca, hala hocalığını sürdürüyor. Arada bir bakıyorum İmge kitapevine uğradığımda “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” yeni baskılar yapıyor mu diye. Düşmanlarına inat Hoca hala çok okunanlar arasında.

Tarih; aydınlara, düşünürlere yönelik sayısız siyasi cinayetlere tanıklık etmiştir. Ne yazık ki hiçbirinde katledenler galip gelememiştir. Kışlalı’da olan da budur. Tıpkı Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Turan Dursun ve yine Basın Yayın Yüksek Okulundan Hocam olan Necip Hablemitoğlu’nda olduğu gibi.


İlgili yazılar

Ortaca günlüğü (1)

Ortaca’ya doğru yola çıktığımda (13 Eylül 2014) Ankara’da su kaosu yaşanıyordu. Uyanık Belediye Başkanı Kızılırmak suyunu sessiz sedasız salmış… Kokar

HURŞİT TATİLE ÇIKARSA CHP DÜZELİR

Kıbrıs barış harekatının şifresi ‘Ayşe tatil’e çıksın’dı. Bilindiği üzere bahsi geçen Ayşe, dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızıdır. CHP Milletvekili

Cumhurbaşkanı seçiminin üç kaybedeni

Seçmende ve kitlelerde hiçbir heyecan yaratmayan sonucu belli bir seçimi geride bıraktık. Recep Tayyip Erdoğan 2007 yılından bu yana cumhurbaşkanlığı

Bir Cevap Yazın