ÖĞRETMENLER NEDEN KAYBEDİYOR?

Dün, Öğretmenler Günü’ydü.

Öğretmenlere, onların sorunlarına dair epeyce yazıldı, çizildi. Hükümet, onlara müjdeler verdi.

Eğer eğitim tarihimizi biraz biliyorsanız, söylenenler, yazılanlar, bırakınız Cumhuriyet dönemini, Osmanlı’dan bu yana aşağı yukarı aynıdır.

Bir, öğretmenlik çok önemlidir; iki, öğretmenlerin durumu çok kötüdür.

Öğretmenler söz konusu olunca bu temalar hiç değişmez.

Dileyen Türkiye’nin yaşayan en iyi Eğitim Tarihçisi olan Prof. Dr. Yahya Akyüz’ün “Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri” başlıklı kitabına bakabilir. Sözü bu kitaptan açmışken de söyleyelim, meslektaşlarım, eğitim yöneticileri, bu kitabı mutlaka okuyup, kitaplıklarında bulundursunlar.

Öğretmenlere kaybettiren de tam olarak bu ezbere yenik düşmeleridir.

Öğretmen örgütlerinin dünkü açıklamaları ne yazık ki bu temalara yaslanıyor. Çok önemli bir iş yaptıklarını, buna rağmen ekonomik durumlarının kötü olduğu düşüncesini vurguluyorlar.

Baştan sona yanlış ve kazanım getirmeyecek bir yaklaşım bu. Üstelik de nerede ise 150 yıldır denenmiş ve bir getirisi olmamış bir söylem…

Birincisi öğretmenlik önemli bir iş değildir. Çünkü bütün işler önemlidir.

Toplumsal iş bölümünde meslek haline gelmiş her iş, aynı derecede önemlidir. Anlamayanlara İnternet ortamında dolaşan kaba saba bir hikâyeyi buraya alıntılamak isterim. Anlatmak istediğimi bir motor ve parçaları üzerinden de anlatabilirdim ama bu hikâye içerdiği çağrışımlarla belki daha iyi anlatır diye düşündüm.

“Bir gün vücuttaki organlar kendi aralarında lider seçmeye karar vermişler. Beyin “hali hazırda hepinizi ben kontrol ediyorum, aranızda düşünen sadece benim, o halde lider ben olmalıyım der. Hemen arkasından sizi ben besliyorum, ben bir an için dursam hiçbiriniz yaşayamazsınız. Lider ben olmalıyım demiş. Sonra Akciğer, ardından böbrekler söz almış. Söz alan her organ kendi adaylığının meşruluğu hakkında tezler öne sürmüş. En son anus söz almış, ben lider olmalıyım demiş. Diğer organların hepsi gülmüş, aşağılamışlar anusü. İçerlemiş anus bu duruma. Kendi içinden gösteririm size demiş. Birkaç görevini yapmamaya karar vermişler. Sonunda bütün organlar faaliyetlerini yürütemez hale gelmiş. Tamam lider sen olmalısın demişler anuse.”

Toplum yaşamı da çeşitli yönleriyle insan organizmasına benzer.

Meslekler, bu organizmanın kendi varlığını sürdürmek için yürüttüğü faaliyet alanlarıdır. Gereksinimlerini karşılama alanlarıdır.

Aralarında ücret farklılığının olması daha az yada daha çok önemli olmalarından değil, temel olarak iki önemli ölçütten oluşur. Birinci ölçüt, o mesleğin insan yaşamıyla ilişkisidir. Bazı meslekler doğrudan insan yaşamını tehdit ederler. Örneğin maden ocaklarında çalışan işçiler, güvenlik görevlileri ve radyosyon tehditi altında çalışanlar gibi. İkinci temel ölçüt, o mesleğin gereklerini yerine getirebilmek için kişinin emeğini verimlileştirme faaliyetidir. Örneğin bir kişinin temizlik işlerini yapması için sadece bedensel gelişimi ve sağlıklı olması yeterlidir. Oysa tıp, hukuk, eğitim gibi alanlarda çalışanların emeklerini verimlileştirmeleri, mesleklerini yaptıkça sürer.

Kamu istihdamında saf haliyle bu iki ölçüt esas alınması gerekirken, piyasa merkezli düşünme anlayışı, temel talepleri değil, öncelikli talepleri dikkate alır. Öyle olduğu içindir ki “öncelik” gerekçesi, ücretlendirmede farklılıkların oluşmasına neden olur. Cumhuriyetin başlangıcında eğitim en öncelikli sorun olarak görülmekteydi. Dolayısıyla 1924 yılından itibaren öğretmenlerin ücretlerinde önemli artışlar sağlanmış, kamuda en üst düzeyde saygın meslek haline gelmesi için önemli düzenlemeler yapılmıştır.

Bugün ise durum çok daha farklıdır. Eğitime öncelik verdiğini söyleyen iktidarlar dahi öğretmenlerin ücret talebini görmezlikten geliyorlar.

Öğretmenler bu sorunun aşılmasını istiyorlar. Sanki yeni bir Atatürk, Mustafa Necati gelecekmiş gibi durmadan “durumumuz kötü” diyorlar.

Söylediklerinde elbette haklılar, ancak çözüm sorunlarına ekonomizm eksenli bakış da değil.

Öğretmenlerin bu sorunu aşmalarının yolu, ikinci ezber için kullanılan sözlerden biri olan Hz. Ali’ye atfedilen “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum” sözünü doğru anlamakta yatıyor.

Bu sözü lütfen bir kez daha okuyun.

Yüceltilen harf öğreten midir, yoksa harf öğrenme midir?

Ben her okuyuşumda yüceltilenin “öğreten” değil “öğrenmek” olduğunu anlıyorum. Öğrenmek öylesine önemli ki insanı öğretene köle yapsa yeridir biçiminde anlıyorum.

Eğer öğretmenler sorunlarını çözmek istiyorlarsa, toplumda öğrenmenin önemini, nasıl özel bir ortam, araç ve yöntem gerektirdiğini göstererek, onu yücelten bir mücadele vermelidirler.

Bunun için önceliği yaptıkları işin özel niteliklerini, ilkelerini, değerlerini korumakla işe başlamalılar.

Eğer öğretmenlik, bugün yoldan geçenin sınıfa girebildiği bir meslek haline gelmiş ve sen buna karşı mücadele etmemişsen; senin öğrencilerinle ilişkilerin eğitimin değil piyasanın, sokağın talepleri doğrultusunda gelişirken sen sessiz kalmışsan; eğer sen, 60-70 kişilik sınıflarda ders yapılmaması gerektiğinin mücadelesini vermemişsen, sen ikili eğitime karşı çıkmamış, 5 dakikalık teneffüslerde öğrenci tuvaletlerinin başında nöbetçi kesilmişsen; aptallığa ve dangalaklığa felsefi temel oluşturan çoklu zeka, yapılandırmacı müfredatlara bu ne dememiş, hatta övgüler dizmiş isen, sendikanı bir eğitim örgütü olma yerine üç kuruş para koparma, daha iyi yere atanmak için baskı aracı olarak kullanmak için uğraş vermişsen, vs. vs. arkadaşım sen, saygı da bekleme, ücrette bekleme.

Hatta aldığın ücret, eğer ürünün bugünkü öğrenciler ise sana fazla bile.

Mücadeleni önce eğitim, nitelikli eğitim için vereceksin.

Eğer bunu yaparsan, ücretin de saygınlığın da kendiliğinden artacaktır. Bunu yapmadığın sürece sen olsan ne olur olmasan ne olur. Senin yapamadıklarını zaten dershane ile, internet ve çeşitli multi medya araçlarıyla yapanlar var. Aileler de dünkü aileler değil. Senin yaptığın 40 dakika yada gün boyu okulda bir tür nöbet işi.

Bunun neresinde senin verimlileştirilmiş özel emeğin var!

Sen biraz daha fazla ücret diye bağırdıkça, sana biraz ücret vaat edenlerin emrinde mesleğini satan birine dönüşürsün.

Öyle olmadı mı?

Sen değil misin, uluslar arası mücadeleyle kazanılmış olan “öğretmenlik bir uzmanlık mesleğidir” ilkesini yok sayan, gerçek anlamda bir kariyer içermeyen uzman, başöğretmen ayrıştırmasına evet deyip koşan.

Sen değil misin “öğretmenlik asıldır” ilkesini yöneticilik asıldıra çeviren, sınıfa girmeyi önemsizleştiren, buna karşılık evrak imzalamayı, meslektaşlarını disipline etmeyi öne çıkaran.

Sayacaklarım, burada örnekleyeceklerim, öyle çok ki…

Son bir örnekle sözümü daha fazla uzatmayayım.

4+4+4 yasası çıkarsa 50 bin öğretmenin açıkta kalacağı, mağdur olacağı öylesine belliydi ki, sen kılını bile kıpırdatmadın. Mağdur olunca politikacı kapısı aşındırmaya, mahkemeye koştun. Oysa bunun olmaması için mücadele etmeye, jop ve biber gazı yemeye cesaret bile edemedin. Güvenparkta dayak yiyenleri tv den seyretmeyi tercih ettin.

5 yaşındaki çocukların ilköğretim programına uygun olmadığını herhangi bir gelişim psikolojisi kitabının ilk sayfalarında yazılı olduğunu çok iyi bildiğin halde bunun yanlış olduğunu dahi öğretmen odasındaki sohbetin dışında söyleyemedin.

Seni devlet istihdam ediyor olabilir, veli senden çocuğu için özel taleplerde bulunabilir, senin maaşının vergisini ben veriyorum diyebilir, öğrenci, sen benim için buradasın diye çıkışabilir.

Sen önce eğitim denilen bir bilim ve alanının hizmetinde olacaksın, sen önce öğretmenlik denilen mesleği temsil ediyorsun, bunu bileceksin. Ben öğretmenim deyip o ne gerektiriyorsa önce onu yapacaksın, bundan da taviz vermeyeceksin.

Bunu yapmadığın sürece kaybetmeye mahkûmsun, ağlayarak, sızlayarak zadece biraz daha zavallı olursun o kadar.

[email protected]


İlgili yazılar

Bak şu konuşana!

Fransız Devrimi ile ortaya çıktı İmparatorluk bakiyesi ve çok kültürlü, etnik yapıların aynı bayrak altında yaşadığı ülkelerde zaman zaman tartışıldı.

Ateşten gömlek!

7 Haziran seçimlerinin üzerinden geçen zaman bileylenmiş kılıçları kınına soktu sanmayın. “Taç giyen baş akıllanır” yorumları yapılmıştı bir zamanlar AKP

Adalet!

Anayasa hocamız, ‘Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir’ diye öğretmişti üniversite birinci sınıfta… Türkiye Cumhuriyeti gerçekten bir hukuk devleti oldu mu?

Bir Cevap Yazın