Ortaca günlüğü (2)

Burdur’dan Fethiye yoluna sapıyoruz. Ne zaman böyle acıları ve özlemleri taşıyan yollara düşsem, çocukluğumun hüzünlü, mutlu anıları düşer aklıma. Gözüme uyku girmez sabahlara kadar…
Otobüsümüz gecenin içine yolculuğunu sürdürüyor. Belki de bir şoför ve ben varım uyumayan. Tefenli – Karamanlı ve Burdur işte yerinde duruyor. Ötelerde Yeşilova, Akçaköy… Fakir Baykurt’un köyü. Kara Bayram yaşıyor hala “Yılanların Öcü” adlı yapıtta. Derin bir işsizlik, yoksulluk, insanın içini sızlatan sahipsizlik… Burdur’da onun gibi yürekli, cesur, kalemini halkından yana kullanan, onların ezilişine, sömürülmesine kalemiyle karşı çıkan yazar bir daha gelir mi?
Edebiyat çoktandır sanat için yapılıyor. İnsan çok gerilerde kaldı… Ülkenin kaynaklarını bir ahtapot gibi saran emperyalizm, hiç edebiyat alanını boş bırakır mı? Kimi büyük yazarlar emperyalizmin “Örümcek ağlarında.” Kimisi önce İngilizce yazıp sonra Türkçe’ye çevirterek yüzbinlerce kitap pazarlıyor… Kimisi aşkın hallerini yazıyor, kimisi hallerin aşklarını…
İşte böylesi suya sabuna dokunmayan, kimseyi rahatsız etmeyen bir edebiyat. Fakir’lerin kitapları rafların arkalarında. Adlarını yeni kuşaklar anımsamıyor bile. Oysa bizi bilinçlendiren, düşündüren, safımızı seçmemize neden olan o kitaplardı, yazarlardı…
Yurdumuzda milyonlarca haksızlık var. Hukuksuzluk almış başını, yoksulluk, hırsızlık sene keza ama ortada direnen edebiyat yok. Birkaç aydınlanmacı, halkçı yazar inatla sürdürüyor mücadeleyi ama onlar da kuşatılmış her taraftan…
Ve bir Zola’mız yok… Haksızlık karşısında tüm birikimlerini ortaya koyabilecek bir Zola’mız yok bizim…
Fakir sağ olsaydı, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz sağ olsaydı bugün bunca haksızlık yaşanabilir miydi Türkiye’de?
Sabah erken saatlerde Ortaca’dayım… Tarih: 14 Eylül 2014, Pazar günü… Hep özlemini duyduğum bu şirin kasabayı anılarımla beraber dolaşıyorum. Dükkânlar, lokantalar, alış veriş merkezleri… İnşaat malzemeleri yığılmış sokak aralarına. Büyük bir kente gelmişim gibi. Her geçen gün büyüyen ve büyüdükçe güzelliğini yitiren bir insan gibi Ortaca… O beton binalar, portakal bahçelerini alıp götürmüş. Kasabanın ortasında gürül gürül akan ark yatağını yitireli yıllar olmuş…
Bense hayalimde özenle koruduğum çocukluğumun o gizemli kasabasını arıyorum. Ben, Baki Hoca’nın yaptığı çökelekli böreği yiyebilmek, Şinasi’nin kahvesinden kahve içebilmek, Suat Park’tan limon kokulu limonata içebilmek, Yakup Ekiz’in dondurmacı dükkânından gerçek sütle yaptığı dondurmadan yiyebilme ihtimalini saklıyorum hayallerimde…
Sonra Deli Kazım’ı elimle koymuş gibi bulmak sokak aralarında… Gömleğini yırtmıyorsa, kafasını duvarlara vurmuyorsa derin bir ohhh çekmek, hüznüyle hüzünlenmek, kederiyle kederlenmek istiyorum.
Çok değişik insanlarla karşılaşıyorum caddelerde, bir ara mezun olduğum liseye doğru yürüyorum. Adı bile değişmiş, Yunus Emre Anadolu Lisesi olmuş şimdi. Koca Yunus sabah sabah bir ağız dolusu küfretmeme engel oluyor.
Her yerin adını değiştirdiler. Hafızamızı siliyorlar, sokakların, okulların, caddelerin, meydanların adını değiştirerek… Sistemli bir bellek silme operasyonu bu. Dünyada bin yıllık meydanlar var. Bizde de en çok yeni şehirler… Ormanlar öğütülüyor, yok ediliyor, kentlerin ruhu ele geçiriliyor ve bizler çaresin seyrediyoruz…
Tanıdık bir yüz arıyorum. Yok. O güzel insanlar başka ülkelere göçüp gitmişler. Sanki kuvvetli bir rüzgâr çıkmış da hepsini silip götürmüş. Yeni bir nesil ortaya çıkmış, yeni bambaşka bir nesil…
Başka dil konuşan. Ellerindeki telefonlarla bütünleşen yeni bir nesil… Telefondan gözlerini ayırmadan konuşuyorlar insanla. Sanki telefonu bıraksalar, bir daha geri o dünyaya dönemeyecekler, kaçıracaklar ellerinden yaşamı…
Çocuklarımızı telefonlara, internete, dizilere esir veren bir milletiz artık biz…
Yaşlı bir kadın geliyor karşıdan. Sanki o güzel insanların gittiği yere yolculuğu başlamış. Yorgun düşüyorum, o eski Ortaca’yı aramaktan. Benim ki kuru bir sevda… Yazarlık gibi örneğin. Bu yazı ne kadar okunur bilemiyorum. Çok da merak etmiyorum. Bir kişiye bile ulaşsa, benim duygularımı paylaşsa yeter diyorum.
Öyle günler yaşıyoruz ki, yolumuz çağdaş medeniyete giderken geri çevriliyor ve hep birlikte Ortaçağ’a gitmeye zorlanıyoruz. Toptan bir akıl tutulması. Dergiler kapanıyor, kitaplar okunmuyor. Bilgi hap gibi kullanılıyor. İnternet kirli bilgilerle dolu.
Her şeye karşı ülkemizin geleceğinden umutluyum ben! Ülkemiz Ortaçağ’a geri götürülürken görevimi yapmış olmanın huzurunu ve mutluluğunu duyuyorum vicdanımda. Gelecekte torunlarımıza söyleyebileceklerim var. Korktum demeyeceğim örneğin. Saklandım, gizlendim, kendi mutluluğum için vatan sevgimi, ulus sevgimi bastırdım. Tatillerde sahillerde güzel günler yaşadım yaşadım demeyeceğim.
Ülkemiz karanlığa sürüklenirken direndim. Diogenes gibi elime bir gemici feneri alıp ışık taşıdım diyeceğim. Yazdım, çizdim, söyledim, varlığımla hep direnen insanların yanında oldum diyeceğim.
Ortaca Belediyesinin yol kenarına koyduğu banka atıyorum kendimi. Güneş alnıma vurup yakıncaya kadar düşünüyorum…
(Sürecek)


İlgili yazılar

ODTÜ’LÜLERİN DÖVÜLMESİNE SEVİNDİM(!)

Sevindim. 1000 üniversite öğrencisine karşılık 3 bin 600 polisin, Başbakanlarını biber gazıyla, copla, TOMA ve zırhlı araçlarıyla, Kendi ülkelerinin gençliğinden

Zaman olur

Yuh olsun, yazıklar olsun. Allah da ……… versin. Allah rahmet eylesin, kayınvaldem Zülbiye Hanım, hayatını kaybetti. Hacıbayram’da cenaze namazı. Vasiyet etmiş.

TÜRK MİLLETİ KADERİNE EL KOYUYOR

Kendisini müritlerinin uçurması ile şeyh, sultan, padişah, tek adam, halife sanma cüretini gösteren Tayyip Erdoğan, belki de ilk kez uykusuz

Bir Cevap Yazın