ŞARLATANLIKLA MÜCADELE ETMEK

Şarlatanlık, önemli geçim kaynaklarından biri oldu. Kimi zaman büyü, sihirle kendini gösterdi. Kimi zaman UFO’larla, şifa dağıtıcılarıyla, kimi zamanda gelecekten haber vermeyle…

Birkaç gündür TV’ler bir Maya Takvimine göre kıyametin kopacağını iddia edenleri gösteriyor. Türkiye’den, Fransa’dan, Bolivya’dan görüntüleri izledim. Bilimdeki bunca ilerleyişe, eğitimdeki bunca başarıya rağmen bu görüntüler Dünya üzerinde şarlatanlığın hala insanları etkilediği görülüyor. Daha önemlisi, şarlatanlığa pirim verenlerin önemli ölçüde iyi eğitimli kimseler olması.

Ankara’da gençlerin sıkça uğradığı sokakların başında gelir, Konur ve Karanfil Sokakları. Üniversiteli ve üniversiteye hazırlanan gençlerin buluşma yerleridir buralardaki kafeteryalar. Her birinin önünde birkaç falcının ismi yazılı levhaları görürsünüz. Hatta levhalar yeterli olmaz, kafeteryaların önünde duran bir garson size “falınıza bakılır” diye önünüze geçer ve sizi taciz eder biçimde içeri davet eder.

Sıkça yolum oralara düştüğünden bu üzüntü verici hali görürüm.

Sadece Kızılay’ın böyle olduğunu düşünmeyin.

Cumhuriyet Bayramı için ulus meydanına gidip sıkılan gazdan kendimi korumak için bir süre Hacı Bayram Cami tarafına sığınmıştım. Kitapçıların önünden geçerken gördüklerim şarlatanlığın burada daha da ileri gittiğini gördüm. Kendilerine şah damarın daha yakın olduğunu söyleyen bir Tanrının müminleri, boyunlarına Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sagir satın alıyorlardı. Çarşının giriş kısmında engelli bir yurttaşımız şifa dağıtan bir bitkinin köklerini satmaktaydı. Her türlü hastalığın şifası olan bitki naylon torbada tozu ve toprağıyla duruyordu.

İster sadece kıyamet iddiasından yola çıkalım, ister faldan, şifa dağıtıcılarından durum gerçekten vahimdir.

Medya ve piyasa üzerinden kendisini güncelleyen ve hızla yayılan bir şarlatanlık kültürü ile karşı karşıyayız.

Yıllar önce Hüseyin Batuhan Hoca, “Bilim ve Şarlatanlık” adlı kitabıyla bilim adına yapılan şarlatanlıkların iç yüzünü açıklamış, bizleri şarlatanlıktan korumak için bir kılavuz kitap yazmıştı.

Erich Von Daniken’in “Tanrıların Arabaları” kitabını lise son sınıfta okumuştum. Bu kitaptan öylesine etkilenmiştim ki. Bir anda yerleşik inançlarımın hepsi sarsılmıştı. Ne var ki çok daha beter bir inanç biçimini bu kitapla kurduğumu fark edebilmem için Batuhan Hoca’yı okumam gerekiyormuş. Bilinmeyen, açıklama gerektiren bir olguyu, yine bir bilinmezle açıklamanın tam bir aptallık hali olduğunu anlamak için geçirdiğim süre tam 8 yıldı. 1985 yılında üniversite sınavının biricisi için Sivas’a gitmiştim. “Tanrıların Arabaları” kitabını orada bulup, almıştım. Batuhan Hoca’yı ise 1993 yılında okudum.

İnsanlar neden şarlatanlığa pirim verir, kolayca inanır?

TV’de konuşan bir profesöre bakılırsa, (üstelik de bir felsefe profesörü bunu söyleyen) insanlardaki maneviyat boşluğudur bunu yaratan. Modern dünya, modern akıldır sorumlu olan.

Bir felsefe profesörü de konuyu bu biçimde açıklıyorsa nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu anlamakta, anlatmakta gerçekten güç olacaktır.

Modern dünyanın geçmişi şunun şurasında nedir ki?

Oysa şarlatanlar, hep vardılar. Üstelik, maneviyatın en güçlü olduğu dönem tarihteki hangi dönemse o dönemde daha da fazladırlar.

Yıllar önce Öğretmenler Odasında bir meslektaşım çocuğunun hastalığının geçmesi için kurşun döktürdüğü söylediğinde epeyce şaşırmıştım. Bir felsefe öğretmeninin kurşun döktürmede çare arar duruma gelmesi yeterince irkiltici olmuştu.

Halbuki bu eğilimin insanoğlundaki mekanizması hayli basittir.

Çünkü insan davranışının arkasında yer alan bilgi, inanma ile harekete geçer. Örneğin odamın kapısının arkasında bir ses duyduğumda o sese dair algım, beni kapının arkasında biri olduğuna inandırır. Hatta çoğu zaman bunun ne olduğunu doğru tahmin etmemi dahi sağlar.

Bu işin sırrı inanma eyleminin nasıl gerçekleştiğiyle yakından ilgilidir.

İnanma eylemimiz bir kuşkuyla, gerçeğin kendisine yönelme ile birlikte yürümüyorsa şarlatanın her türlüsüne kapılmak içten bile değildir. İnsanlar kaygıdan, korkutan kurtulmak, huzur ve güven ararlar. İstek ve arzularının bir an evvel gerçeklemesini isterler. Oysa yaşadıkları dünya bu taleplerini hiçbir zaman istedikleri biçimde gerçekleştirmesine imkan vermez. Kendilerine bir tür imkansızlık sunar.

Nerede ise bütün dinler, insanoğlunun bu temel problemine çözüm paketi niteliğindedir. Ne var ki sundukları bu paket, yaşamın kendisinde insanı bu duygulardan, eğilimlerden kurtarmaz. Çünkü gündelik yaşamın dayattığı sorunların çözümü, bir başka bilgiyi, denenmiş, kesinlik, kazanmış bir bilgiyi devreye sokar.

Örneğin bir binanın tepesinden atlandığında cennete gidilecek diyen bir şarlatana her halde kimse inanmayacaktır. Çünkü, binanın tepesinden atlandığında ölüneceğini, oysa vaat edilen cennetin belirsizliğini bilir. Ama bu bilgi çok sayıda insanın içinde işlenir ve aradan geçen zamanda bir grup dinamiği oluşursa, insan denilen varlık, binanın tepesinden atlamakta tereddüt dahi etmeyebilir. Jim Jones’in 1978 yılında Guyana’da 911 müridini intihar etmeye ikna etmesi ve kendisiyle birlikte aynı anda intihar etmeleri bunun bilinen en iyi örneğidir.

Konuyla ilgili elbette çok şey söylenebilir.

Dediğim gibi temel sorun bizim insan olarak “inanma” davranışımızda yatıyor.

Yıllar önce Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast’tan yola çıkarak “Eyüp Beyazdan Ogün Samast’a” başlıklı bir yazı yazmıştım. İnsanların hiç tanımadığı bir insanı nasıl öldürdüğü, ya da inandığı şey için kendisini nasıl ölüme götürdüğünü sorusuna yanıt aramıştım. O yazıda bu davranışın oluşumunda bireyin içinde bulunduğu ilişkilere dikkat çekmiştim.

Şarlatanlığın iş yapmasında da aynı mekanizma önemli ölçüde geçerlidir.

Bundan kurtulmak bugünden yarına kolay değil.

Yaşam hazır pakete sığdırılamayacak kadar geniş ve farklılıklar içeriyor. Ama bununla baş edebiliriz. Eğer eğitim sistemimiz inanç pompalama yerine inanma sorumluluğu, inanma bilinci geliştirmeye öncelik tanır, bir bilim kültürü yerleştirmeyi, eleştirel aklı pratikte kullanma becerisi kazandırmayı hedefler ise…

Yinede işimiz zordur.

Artık işin içinde piyasa ve yaygın iletişim araçları da var. Bu yetmiyormuş gibi temel eğitim kurumları da şarlatanlığı besleyen derslerle dolduruldu. Bilim, ilginç biçimde sahte bilim ile aynılaştırılır hale geldi.

Bilgi eleştirmenliği, cesaret işi. En küçük eleştiri, sorgulama dine, bir aidiyet grubuna saldırı sayılıp insanlar mahkeme kapılarında süründürebiliyor.

murat@muratkaymak.com


İlgili yazılar

Bize bir Martin Luther gerekiyor!

Martin LUTHER kimdir? Endüljans belgesiyle cennetin satılmasına karşı çıkan din adamı… Peki, ne zaman çıkmış, yıl 1505 Ve o tarihlerde

VALLAHİ YAZIKLAR OLSUN!

“Ben yeşilin hastasıyım” dediği gün anlamıştım. Yine bir çam devrilecekti. Çok bekletmediler bizi. ODTÜ’ye daldılar. Bütün nobranlıklarıyla… ODTÜ, Türkiye’nin aydınlık

FATMA CEREN NECİPOĞLU ANISINA, TARA JAFF ŞEREFİNE…

2009 yılında ülkemiz gerçekten de çok başarılı bir sanatçı olan Fatma Ceren Necipoğlu’nu bir uçak kazası sonucu kaybetti. Fatma Ceren

Bir Cevap Yazın