Savaş çığırtkanlığı ve tezkere

Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM’de 24. dönem 5. yasama yılı açılışında 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın 100’üncü yıldönümünü olduğunu hatırlatarak yaptığını iddia ettiği işleri sıralayıp, Abdülhamit Han’ın hayali olan Boğaz’ın altına tüp geçidi,’ Marmarayı inşa ettiklerini söyledi.

İşte; bu nokta, işin püf noktası… II. Abdülhamit..!?
Abdülhamit izlediği bilinçli bir politika ile kişisel servetini çok büyük oranda arttırıp, Osmanlı ülkesinin en zengin kişilerinden birisi olmuştu. O’nun döneminde Osmanlı Devleti gizli polis devletiydi. Her gün saraya yağan tonlarca jurnal, bu ihbarlar asılsız olsa bile, jurnalciler ödüllendirilerek ihbarcılık özendiriliyordu. Basına uygulanan çok sıkı sansür nedeniyle çoğu zaman gazeteler beyaz sayfalarla çıkarken, mizah ve karikatür yasaktı.
Yurt içindeki Abdülhamit hayranları Tayyip Erdoğan’ı, (şimdilerde ise Davutoğlu’nu) Abdülhamit’in ruhu olarak lanse ederken, yurt dışındaki Yeni Osmanlıcılık özlemcileri de;
“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Filistin’i Yahudilere bırakmayan Sultan Abdülhamit’i hatırlatıyor” kanısındalar.  Kısacası, yurt içinde ve yurt dışında Tayyip Erdoğan’ın II. Abdühamit’in izinden gittiği algısı yaygın. Bu durum ise Tayyip Erdoğan’ın tam istediği bir şey…
Zeki mi, aptal mı, cesur mu ödlek mi, akıllı mı, yoksa deli mi olduğuna karar vermekte zorlanılan ve gerçek bir sinir hastası olan; Kızıl Sultan olarak bilinen II. Abdülhamit, tahttan indirilerek Selanik’e sürgün gönderilmişti.
O’nun döneminde, çökmekte olan Osmanlı; toprak, insan, gemi, kentlerin önemi bakımından, zengin ve verimli eyaletler bakımından var olan kalıntıları da yok edilmişti. O, şanı için Yıldız Sarayı’nı yapmış, kendsisinin güçlü olduğunu göstermek için, ülkenin zenginliklerini, har vurup harman savurmuş, Yıldız’da varlığını devam ettirebilmek için İstanbul’u hafiyeler diyarına döndürmüştü.
Ülkesinin dört bucağında halk huzursuz ve ayaktaydı. Makedonya, Arnavutluk, Doğu Anadolu ve Yemen kavruluyordu. Kokuşmuş devlet çarkı, Abdülhamit ve ona uşaklık edenlerin kişisel çıkarları doğrultusunda işliyor, kişisel çıkar sağlayanlar casusluk yaparak varlıklarını devam ettirebiliyorlardı.
Kaprislerinden başka bir şeye önem vermeyen, hiçbir genel kurala uymayan; kendisini üstün bir insan, uzman kişi sanan, bulunduğu makamda; buyurmak, dünyaya hükmetmek arzusunda olmaktan mutluluk duyan bir manyağın izlediği siyaset, Balkan Savaşları’nın başlamasına neden olmuştu.
Abdülhamit; Hırçın, tatminsiz, hoşgörüsüz, kıskanç, yalancı, kuşkucu, kötü niyetli, alaycı, dalavereci, entrikacı, ikiyüzlü gölgesinden bile korkan biriydi. Sürgünde bulunduğu Alâtini köşkünün balkonunda onun zulüm ve işkencelerinden payını alan birinin kurşunu saçlarını yalayarak duvara saplandığında;  “Hayatta tek istediğim şey rahat döşeğimde ölmektir.” Diyordu ama, 18 Ekim 1912 günü başlayan Balkan Savaşlarıyla, Rumeli elden çıkmaya başlamış ve milyonlarca Türk, bin bir eziyet ve eşsiz bir yıkıma uğramıştı. Türk tarihinin en acı anlarından biri yaşanıyordu. Türk şanını ve Türk onurunu alçaltan, atalardan kalma bütün manevi değerleri ve yüksek karakterleri de elden çıkartan bu anın sorumlusu II. Abdülhamit’ti.

Selanik Yunanlıların eline geçmeden önce II. Abdülhamit, Almanların Stasiyoner adlı savaş gemisiyle İstanbul’a getirilmiş, Beylerbeyi Sarayı’nda canını kurtarmıştı.
Evini barkını, malını mülkünü bırakarak düşmandan kaçan halkın bir kısmı, yaralı askerlerin arasında İstanbul yoluna düşerken; binlerce insan bu şansı da bulamamıştı. Demirhisar, Serez ve Selânik arasındaki bölgede korkunç katliamlar yapılıyordu. Yollar üzerinde öldürülmüş binlerce kadın erkek, çocuk ve yaşlı Türk köylüsü yatıyordu.

Osmanlı ordusu Başkumandanı Abdullah Paşa genel karargâhı olan Sakız köyünde  küçük bir evde kapanıp kalmış, açlıktan ölüyordu. Emir subayları, evin fakir bahçesindeki toprakları âdeta tırnaklarıyla kazarak buldukları bir iki mısır kökünü unla bulamaç gibi pişirip yiyerek sağ kalmaya çalışıyordu. 175 bin kişiye kumanda eden Abdullah Paşa’nın bu acıklı hali karşısında gazeteci Şmit Bartlet yanındaki birkaç kutu konserveyi onunla paylaşarak üç günü birlikte geçirmişti.

Abdülhamit’in yönettiği Osmanlı’nın Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi savaşın devam ettiği dört gün boyunca ne olup ne bittiğinin farkında bile değildi. Çünkü elinde ne telgraf, ne telsiz telgraf, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak vardı. Dört günden beri savaş halinde olan İkinci Kolordu son 24 saattir hiçbir şey yememişti. Askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca geri çekilmeye çalışıyorlardı. 31 Ekim akşamına doğru Osmanlı ordusu âdeta bir sel gibi Çatalca’ya doğru kaçıyordu. Topçular toplarını, cephane sandıklarını, mekkâreciler hayvanlarını terk ediyorlardı, Aç askerler yemek için kendi hayvanları (at eşek katır) kesip yerken, yorgun ve bitkin piyadeler taşımaya mecali olmadığı için tüfeklerini atıyorlardı. Balkan bozgunundan sonra hatıralarını yazan Osmanlı’nın Başkumandanı Abdullah Paşa şöyle diyordu: “… İstibdat devrinde ordu, harp kıymetinden mahrum, jandarma hizmetine mahsus, donmuş bir yığından başka bir şey değildi.”

Ordunun durumu bu haldeyken; kendisini bütün Müslümanların ruhani lideri olarak gören II. Abdülhamit, Hicaz’a demiryolu döşetmek için büyük miktarlarda paralar harcamıştı. Hicaz’a yapılacak demiryolu, Bağdat demiryolunun devamı olacak Şam’dan başlayıp Medine, Mekke ve Cidde’ye kadar uzanacaktı. II. Abdülhamit’in bu çılgın projesi için, Alman Büyükelçisi Marshall Von Bieberstein Dışişlerine gönderdiği raporunda:
Aklı başında olan hiçbir insan, bu dinsel amaçlı 1200 kilometrelik demiryolunun yapılabileceğine inanmaz” diyordu. Yolun yapımı için açılan bağış kampanyasında maliyetin %29’u toplanmıştı. Abdülhamit ise, bankalar ve bankerlerle girdiği ilişkiler sonucu aldığı komisyonlarla kendi kişisel varlığını artırıyordu.

II. Abdülhamit’in uyguladığı baskıcı politikalar, artan fiyatlar, dış borçlar ve düşen işçi ve memur maaşlarına karşı Türk halkı ve aydınları tepki gösterirken, Ermeni, Rum, Bulgar ve Arap vs çeşitli etnik ve dini gruplara mensup komiteciler, aralarında anlaşarak Türkler üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştu. Abdülhamit ise, etrafında topladığı Arap şeyhlerini yüksek maaşlarla kendisine bağlamış, rütbe ve nişanlar vererek açtığı Aşiret mektepleri ile (Bugünkü Kabataş Lisesi) aşiret ağalarını da kendine bağlayıp, hırsız ve talancılarla “çaldır-kazan” politikasını sürdürüyordu.
Osmanlı, Yavuz döneminden beri Anadolu’da halkın alınterinden gaspettiği paraları Arabistan’a aktararak Arap çöllerini bayındırlaştırıyordu. III. Murat’ın devrinde de, Kâbe’’in duvarları mermerden yaptırılarak, Harem-i şerîf’in suyolları düzenlenmiş, Medine’de bir medrese, mektep, zâviye ve büyük bir imâret yaptırılmıştı. .
Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir
Başlamasında II. Abdülhamit’in önemli payı olan 1.Dünya Savaşı, olanca hızıyla devam ederken, 1917 yılı ilk baharı başında Almanlar, Osmanlı’dan Medine’deki kolordu garnizonunu geri çekilmesini istemişti. Medine – Hicaz demiryolunun ucunda, çevresi düşmanla kuşatılmış Mekke, Emir Faysal’ın ayaklanmasıyla Arapların eline geçmiş, isyancı Araplar, demiryolunun cıvatalarını sökerek tren ulaşımını engellerken, Osmanlı ordusu Medine’yi savunuyordu. Mekke ve Taif düşmüş, Mekke valisi Galip Paşa da Taif Kalesi’ne çekilmişti. Selanik’i düşmana tek kurşun atmadan teslim eden Tahsin Paşa’nın kardeşi olan Galip Paşa da, Taif Kalesi’ni Şerif Hüseyin’in kuvvetlerine teslim etmişti.

Hz. Muhammed’in soyu Haşimî sülalesinden olan Şerif Hüseyin; 1915 yılında, İngiliz Mc Mahon’la yaptığı yazışmalarda Türklere karşı İngilizlerin yanında savaşa girmeyi önerirken,Hicaz Kumandanı Fahrettin Paşa, düşmanların yanı sıra çöldeki çekirge sürülerinin meydana getirdiği kıtlığa karşı da mücadele ediyor, orduda baş gösteren skorbüt hastalığıyla uğraşıyordu.Ordu o kadar zor durumdaydı ki, önce çekirgeleri daha sonra ise develerini yemeye başlamışlar, gündüzleri kızgın güneş altında kalan askerleri güneş çarpmaya başlamıştı, artık temizlik için sabun yerine kül kullanılıyordu.
Arap çölleri, Afrika kıyıları bir bir Osmanlı’nın denetiminden çıkarken, emperyalistler Çanakkale’ye dayanmıştı. Anadolu çocukları savaş cephelerinde can veriyordu.“Kınalı Hasan”lar Çanakkale’yi savunuyorlardı. Cepheye gelen askerlerin sağ ellerine, sağ elinin üç parmağına ya da sağ ayağının parmaklarına kına yakılıyordu. Kınalı Hasan’ın ise başına kına yakılmıştı. Anadolu’nun kınalı yavruları, ellerindeki kıt imkânlarla, adeta etten bir duvar örüp düşmana geçit vermiyorlardı. Bu ateş cehenneminde Avrupalının kan içen canavar makineleri, gemileri, topları Gelibolu’yu bir kan gölüne çevirmişti. Anasının vatanı için kurban seçip, başını kına ile süslediği, Hasan’lar şiddetli savaşlarda Hakk’a yürüyorlardı.
Kurtuluş Savaşımızda çektiğimiz acılar, yakılmış, yıkılmış ülkemizi bugünkü durumuna getirmek için çektiğimiz sıkıntılar yetmezmiş gibi, Abdülhamit müsveddeleri, ortaçağ özlemcileri, emperyalist efendilerine yalakalık için günümüzde de savaş çığlığı atıyorlar.

NATO’nun Genel Sekreteri Jens Stoltenberg görevine başlar başlamaz Türkiye’yle ilgili yaptığı açıklamada;

“Türkiye’ye saldırı olması halinde NATO 5’inci maddeyi kullanır, ortak yanıt verir” derken, İngiltere Başbakanı David Cameron da Türkiye’ye günübirlik bir ziyaret yapıyor.

Bölgede Türkiye’ye saldırabilecek hangi ülke vardır ki, NATO’nun 5’inci maddesi uygulanacak..!?

Emperyalistler, Türk askerini başta Suriye olmak üzere çevresindeki ülkelere saldırtmak istiyor. Böylece, Türkiye’yi bölgedeki petrol şirketlerinin, emperyalistlerin çıkarlarının koruyucusu, kollayıcısı yapıp, bölge halklarını birbirine düşürerek, yeni bir İsrail yaratmak için Türk ordusunu kullanmak istiyor. AKP ve koltuk değneği MHP’nin 298 oyuyla kabul edilen tezkere bunun için..!
Irak savaşı sırasında yaşlı bir köylünün tüfek ateşiyle sadece bir askeri helikopterini kaybeden ABD’ye karşı Irak ordusu direnmemişti. Neden? Çünkü; ABD Irak’taki tüm komutanlar ve kabile liderlerine para dağıtarak satın almıştı. Iraklı askerler terhis edilmişti. Rüşvet vererek Irak’a giren ABD, Saddam Hüseyin’in Sünni askerlerini işten atmış, işsiz kalan Sünni askerler direniş gruplarına katılmışlardı. 

ABD’nin bu direnişçileri bulmak için düzenlediği operasyonlar yerli halka zulmü berberinde getirmişti. Irak’ta, çocuklar Amerikan uçaklarının ölümü kusan bombalarıyla ölüyordu. Ölüm makinesi füze, bombalar ve ABD askerlerinin hangi çocuğu, hangi anne-babayı öldüreceği belli değildi. ABD askerleri camilere sığınmış biçareleri postallarıyla ezerken, yarınları, umutları da yok ediyordu. ABD yeni silahlarını körfezde denerken,sivil halka zarar vermek istemediği için de, bombalama öncesi ” kaçın” bildirileri atarak halkı uyarma nezaketini gösteriyordu..!
Ve Irak’ın eski Sünni askerlerinin önemli bir bölümü bölgedeki birçok ülkede terör örgütleri kurmuş ya da var olanlara katılıp insan boğazlama faaliyetlerini karın doyurma parasına sürdürüyordu. Tabii ki parayı verenlerin amaçlarına hizmet ediyordu. ABD, AB ülkeleri, Suudi Arabistan, Katar vs.

2003 yılında Türkiye’de iktidarı hile ile gasp eden AKP’ ye verilen rol de emperyalistlerin planlarını uygulamaktı. Buna uygun bir karakteri bulmuşlar bir Abdühamit özentisini başa getirmişlerdi. AKP iktidarı emperyalistlerin önlerine koyduğu çalışma planını harfiyen uyguluyor, bir dediklerini iki etmiyorlardı.

Bu tezkerenin ardından:

Ülkemizde başka bir ülkenin askerini -üstelik elinde silahıyla! göreceğiz.
ABD’nin başka ulusların topraklarını ele geçirmek için, o ülkenin eğitim sistemini felç ederek; dünyanın sadece ABD’den ibaret olduğuna inandırılmış, cahil ve kendini beğenmiş vatandaşların emperyalizme kul, köle oluşunu ve o ülke kaynaklarının nasıl yağmalandığını göreceğiz.

Emperyalistlerin; insanlık tarihi boyunca kâh su, kâh petrol; kâh başka sebeplerle devamlı el değiştirmiş; kanlar dökülmüş, 3 büyük dinin doğduğu Mezapotamya’yı kendi çıkarları için ele geçirme sürecinde Türk askerinin kullanıldığını yaşayacağız. Bu süreçte yaşanacaklar, o topraklardaki petrol içindir. Doları kurtarmak içindir. Ekonomik amaçlı, haksız ve hukuksuzdur. Gaspçı, korkunç bir toplu cinayettir. 

Unutulmamalıdır ki;

Böyle bir savaşa sebep olanlar, isteyenler, destekleyenler, destekleyenlere el çırpanlar, uluslararası savaş mahkemesince yargılanacaklar ve cezalandırılacaklardır.

Biz Cumhuriyet Çocukları “Aksi gerekmedikçe, savaş bir cinayettir” sözündeyiz. Ve biz; “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyoruz. Barış seviyoruz ve bir an evvel barışın gerçekleşmesini görmek, ona yardım ve hizmet etmek istiyoruz. Yaşam boyunca dünya barışında tüm ülkelerin uzlaşmasını ve barış içinde yaşamalarını düşlüyoruz. Biz; ancak birileri eğer milletinizin hayatını tehlikeye atarsa, karşı koyar ve savaşırız. Savaşmak o zaman haklıdır ve tam anlamıyla savaştır.

Bu tezkere ile girilecek savaş cinayettir.

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’de atom bombasıyla öldürülen yüz binleri, yakın tarihimizdeki diğer katliamları unutmadan, keyfi, emperyalist ve çıkar amaçlı saldırmak, cinayet işlemek karşısında, bu cinayeti önlemeye çalışmak için herkesi onurlu göreve çağırıyorum.


İlgili yazılar

CAZ MÜZİĞİNİN POPÜLERLİĞİ ÜZERİNE

Dünyadaki müzik formlarına şöyle kısaca bir baktığımızda içlerinden çok azının bir anda ilgi odağı olup dünyanın yetenekli müzisyenleri tarafından icra

Kılıçdaroğlu: Bu Yüzkarası Bir Toplantıdır

Hiç kimse CHP Genel başkanı birlik beraberlik için bir şey yapmıyor diyemez. Ama birileri darbe fırsatçılığı yapacak beni ayakta alkışlayacaklar

Niyet ortada

Sabrımızın sonu yok bizim. Milletçe çok sabırlıyız… Teröristler vurur sabrederiz. Madende ölürüz sabrederiz. Nelere sabretmedik? Eğitim sistemimizi oyuncağa çevirdiler sabrettik.

Bir Cevap Yazın