SERBEST KIYAFET EYLEMİ

Eğitim Bir Sen geçen hafta öğretmenlerin de öğrenciler gibi serbest kıyafet giymelerini isteyen bir eylem yaptı. Eylemin duyurusu ve sonrasındaki açıklamalara bakılırsa eylemin amacı: “özgürlük”.

Herkes istediği kıyafeti giyerse okullarımız birer özgürlük yuvası olacakmış. Zaten daha önce de öğrenciler özgürlüğüne kavuşmuş imiş.

Öğrenciler özgür, öğretmenlerin tutsak olmasına gönül rıza olamayacağına göre öğretmenlere de serbest kıyafet hakkı tanınırsa kıyamet de kopmazmış hani.

İşin şakası bir yana bu eylemi birçok açıdan değerlendirmek gerek.

Önce Eğitim Bir Sen’e teşekkür etmeliyiz. Zaten fiilen gerçekleşmiş olan bir durum için eylem yapıp, konunun ülkenin gündemine gelmesini sağladığı için. Ama benim kendilerine başka bir gerçeği, bu halimizle, okullarımızda bilimsel, laik, demokratik, eğitim verilemeyeceğini, okullarımızın bir başka mücadelenin tam merkezine yerleştirildiğini, gözümüzün içine kadar soktukları için bir teşekkürüm daha olacak.

Olağan koşullarda bu sendikaya hadi bunun için eylem yapın deseniz yapmazlardı. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır!

Sendikanın resmi açıklamalarından anlıyoruz ki bu eylemin üst başlığı “serbest kıyafet” ama asıl olan öğretmenlerin başörtülü derse girmelerinin olduğunu pek güzel anlatmışlar. Kıvırmadan, sağa sola bükmeden bu isteklerini de dile getirdikleri için teşekkür etmek isterdim, ancak, eylemin temel söylemini, sloganını “serbest kıyafet” yapmamış olsalardı.

Doğru başladıkları bir işe meşruiyet kazandırmak için öyle herkes için özgür kıyafet demelerine gerek yoktu. Öyle dedikleri için de bazı köşe yazarlarının kendileriyle dalga geçmelerine neden oldular. Bu yazarlar tarafından kendilerine yöneltilen mini etek ve şort için de özgürlük diyor musunuz gibi can alıcı bir soruyla karşılaştılar. Elbette bugüne kadar böyle bir soruya da cevap vermiş değiller.

Buna rağmen yaptıkları eylemin hayırlı olduğuna dair kanaatim değişmiş değildir. Açıklayım:

Mevcut koşullarda yasalardan, yönetmelikten, laiklikten söz ederek bu fiili durumu ortadan kaldırmak mümkün değildir. O halde bir başka mücadele biçimini denemek gerekiyor. Bu iş de duyarlı velilere düşüyor.

Okulda öğretmen, kamu görevlisi olma sıfatıyla söz ve davranışlarıyla tümüyle tarafsız olmalıdır. Oysa derse türbanla girerek, açıkça inancını yansıtarak gelen öğretmen tarafsızlığını yitirmiş demektir. Böylesi bir durumda velilerin de kendi inancını açıkça sınıfta yansıtan öğretmenden eğitim almama hakkını gözden geçirmelidir. Tarafsızlığını yitirmiş olmasından dolayı o öğretmenden şikâyetçi olma hakkı vardır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 15 Şubat 2001 tarihinde “Dahlab İsviçre’ye karşı” kararında “İlköğretim faaliyeti çerçevesi içinde türban takma yasağının demokratik bir toplumda zorunlu bir önlem oluşturduğu” gerekçesiyle Dahlap’ın talebini reddetmişti. 1 Temmuz 1997 tarihinde ise “Kalaç Türkiye’ye karşı” kararında da “dini inanç dayatmacılığına kalkışan bir subaya verilen cezayı onaylamıştı. 3 Mayıs 1993 tarihinde de “Karaduman Türkiye’ye karşı” kararında “kadınları baskılara karşı koruma zorunluluğu nedeniyle, yüksek öğretimde dini simgeler taşınmasına dair yasağı kabul etmişti. 6 Temmuz 1995 tarihli “Valsamis Yunanistan’a karşı” davada öğrencinin dini inançları gereği okulun kararlarına uymama hakkının bulunmadığını, kurallar karşısında inancını ileri süremeyeceğini karar altına almıştı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin dini özgürlüklerin sınırlandırılmasıyla ilişkili başka kararları da bulunuyor. Yalnız bu kararların hepsinde davacılar dindar, karşı taraf ise dini özgürlükleri sınırlayan devlet idi.

Oysa şu anda bizim karşılaştığımız durum bundan farklı. Bu kez devlet, bir inancın tarafı olarak var. Başkalarının inancına devlet denetiminde bir saldırı söz konusudur.

O halde velilere düşen görev, çocukları karşısında tarafsızlığını yitirdiğini düşündükleri öğretmeni şikâyet etmektir. Bu şikâyetlerinden alacakları cevabı dava konusu yaparak konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşımak olmalıdır.

Bu kez laiklik adına tersten yapılacak olan bu mücadele, Türkiye’nin nereye gittiğinin evrensel hukuk yoluyla tespitinin yapılmasını sağlayacaktır.

Elbette bu mücadelenin başka sonuçları da olacaktır.

Türkiye bugün önemli ayrışmalar yaşamaktadır.

Bu ayrışmada iki temel bölünme görülüyor. Birinci bölünme ulusal kimlik ile etnik kimlikler arasında iken, ikinci ayrışma ise yaşam tarzı ayrışmasıdır. İkinci ayrışma, aynı zamanda birinci ayrışma alanını da kendi içinde parçalamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de asıl mücadele bu ayrışmanın derinleşmesine göre gelişeceğini düşünüyorum. Eğer bu ayrışmayı önlersek, birinci ayrışmanın yapaylığını da ortaya koyabiliriz. Bu nedenle, laiklik karşıtı hareketlere karşı mücadele, Türkiye’nin demokratikleşmesine, eğitiminin bilimsel temellere oturmasına daha fazla katkı sağlayacaktır.

Eğitim Bir Sen yaptığı eylem ile bu mücadelenin yolunu açmıştır. Düne kadar devlet yönetiminin sahte davranışlarını ortaya koymuş, maskelerin kalkmasına neden olmuştur.

Teşekkürümün temel nedeni de budur.


İlgili yazılar

Türkiye ağır yaralı!

Örgüt elemanları başlangıçta 6 bin dolar verdiği gençleri kandırıyor, daha sonra 1200’er dolar vermeye devam ediyor. -Adıyaman Emniyeti’ne 18 aile

Bu seçmen beni çok yanılttı!

Türkiye yine yeni bir yol ayrımına geldi… Siyasal demokrasimiz tam 54 yıl sonra yeniden koalisyonla tanıştı. Koalisyonlu günleri önümüzdeki günlerde

Cumhurbaşkanı seçiminin üç kaybedeni

Seçmende ve kitlelerde hiçbir heyecan yaratmayan sonucu belli bir seçimi geride bıraktık. Recep Tayyip Erdoğan 2007 yılından bu yana cumhurbaşkanlığı

Bir Cevap Yazın