TAKSİM CÖMERT

Katıldığım bir televizyon programında AKP iktidarı dönemi ile ilgili kimi saptamalar yapılmıştı. O zaman ben de AKP öncesi dönemde Türk halkının bir bölümünün kendisini “öteki” olarak hissettiği, AKP döneminde ise diğer bölümünün “ötekileştirildiği” ya da kendilerini öyle gördükleri saptamasını yapmış, özlemimin Türkiye’de yaşayan hiç kimsenin kendisini öteki olarak hissetmediği bir düzen kurulması olduğunu söylemiştim.

Yaklaşık 15 gündür yaşananlar bu özleme yürüyüşün başladığını gösteriyor bana.

Taksim’de Gezi Parkı’nda ilk kıvılcımı tutuşturulan bu yürüyüşün nedeninin yalızca “iki ağaç” olmadığı gün gibi ortada. Asıl nedenler ise çeşitli; her bireye göre değişiyor. Eğitim sistemimizin gelecek yıllarda çökmesine neden olacak 4†4†4 sistemi, kürtaj yasaklamaları, üç çocuk isteği, alkol yasağı gibi toplumun hemen her kesimini etkisine alan yaşam tarzını değiştirecek düzenlemeler, ya da “iki ayyaş” söylemi gibi toplumun önemli bir kesimi için büyük saygınlığı olan isimlere yönelik en basit tabirle küçümsemeler… Bunlar hepimizin bildiği nedenler.

Ve bu nedenlerle yürüyüşe geçtiler.

Bunların dışında son beş yılda giderek artan, nitelendirilemeyen, tanımlanamayan üstü örtülü uygulamalar oldu. Özellikle devlet kurumlarında çalışıyorsanız ödül, terfi gibi sistemlerin dışına itilenler, ideolojik duruşu nedeniyle dışlananlar, kızağa çekilenler, itibarsızlaştırılanlar öfkelerini içlerine attılar. Sustular. Çalışma isteklerini yitirdiler. Yaşamlarını otomatiğe bağlayıp günü sıkıntısız, kavgasız, gürültüsüz geçirme yolunu tercih ettiler.

Ve sonuçta onlar da bu yürüyüşle suskunluklarını bozdular.

Muhafazakarlar… Hatta AKP taraftarları… Türbanlı genç kızlarımız… Onlar da bu yürüyüşte yer aldılar… Hep nedenini düşündüm… Kuşkusuz yukarıda saydığımız pek çok neden onları da etkiliyordu. Ama daha önemlisi demokrasi yokluğu/yoksunluğu idi. Bir örnek vereyim. Laiklik konusunu işlemiştik derste. Ve ben Atatürk’ün İslam dini ile ilgili görüşlerini kendi sözleri ile onlara anlatmış, sonra uygulamaları ele almıştım. Ders sonunda türbanlı bir öğrencim yanıma geldi. Hep gelirler. Soru sorarlar. En çok soru soranlar da onlardır. “Hocam, siz böyle söylüyorsunuz ama bizim cemaatte çok daha farklı anlatıyorlar” dedi. Ne anlatıldığını da bir bir sıraladı. Sıraladığı bu anlatıların ailesinden öğrendikleri ile de çeliştiğini, bunları cemaat evinde sürekli dile getirdiğini –yani sorgulama yapıp, tartışma açtığını-söyledi bana. Sonra birden ağlamaya başladı. Sicim gibi aktı göz yaşları. “Beni kaldığım evden de cemaatten de attılar hocam” dedi.

İşte o zaman neden sorusu yanıt buldu.

Gençlerimiz, ne olursa olsun, bilgi nereden gelirse gelsin sorguluyorlar. Teknolojinin nimetlerini çok iyi değerlendiriyorlar. Gelişen teknoloji ve internet ağı bilgiye her yerde ve hızla ulaşmalarını sağlıyor. Biz onlara göre klasik kaldık. Onlar belki kitap okumuyorlar ama bilgisayarı ve interneti çok iyi kullanıyorlar. İstedikleri her bilgi, belge, belgesel, film… bir tuş uzaklığında onlara. Bir örnekle netleştireyim. Oğlum internette bolca oyun oynuyor. Yabancı arkadaşları ile online oynanan oyunlar bunlar. İngilizce bir kelime ile karşılaştı. Zargan sekmesi zaten açık. Sordu. Yanıt alamadı. Hemen yabancı arkadaşına İngilizce olarak durumu anlattı ve bu durumda siz hangi kelimeyi kullanıyorsunuz diye sordu. Bilgi eksikliğini giderdi ve kalıcı kıldı.

Gençlerimiz, bizim dönemimizin gençleri değiller. Bizler için ailenin aldığı kararlara uyulması gerekirdi. Bu kararlar sorgulanmazdı. Gençlere düşünceleri de sorulmazdı. Anne ya da baba ne diyorsa o olurdu. Şimdi gençlerimiz özgüvenleri son derece gelişmiş olarak yetişiyorlar. Aile ile ilgili karar alma süreçlerinde yer buluyorlar. Bu onların kişiliklerini oluşturuyor. Aile bireylerine benziyorlar ama ayrı birer kişilikler. Bireyler ve birey olduklarını da her adımda size hatırlatıyor ve kabul ettiriyorlar. Anne ya da baba öyle istedi diye adım atmıyorlar. Kendi doğruları var ve bu doğruların peşi sıra cesaretle gidiyorlar. Direnirseniz tepki veriyorlar. Bu tepki suskunluk bile olabiliyor. Sonuçta bir bakıyorsunuz onca direnciniz çok geçmeden kırılmış ve çocuk ya da genç yine kendi isteğini gerçekleştirmiş. Ailesine karşı birey olduğunu hissettiren ve yaşamı algılayışına karışılmasına izin vermeyen bu gençlerin devletin müdahaleci yaklaşımlarına karşı durması da son derece normaldir.

Gençlerimiz, aynı zamanda barışçıllar. Toplumdaki kısır kavgaların, iktidar ile muhalefet arasındaki söz düellolarının toplumu nasıl gerdiğini yaşayarak öğrendi onlar. Üstelik bu kavga ve söz düelloların onların sorunlarından öyle uzaktı ki. İlkokulda okuma yazma öğrenme ile başlayan yarış, SBS, LYS, YDS gibi adlarla devam ediyor. Bu süreçte çocuklarımız, gençlerimiz okul-dershane-özel ders üçgeninde yaşamaya fırsat bulamıyor. Üstelik sanattan, spordan uzak oldukları için haksız yere kıyasıya eleştiriliyor. Üniversiteyi kazanan pek çok genç, mezun olduktan sonra ne olacağı belirsiz olduğu için okul yaşamını etkin değerlendiremiyor, isteksizlik, umutsuzluk sarıyor onları. Hele ülkemizde son derece yaygın olan Eğitim ve Edebiyat fakültelerinin öğrencileri bu kıskaçta kıvranıp duruyor. Okulu bitiriyor, öğretmen olabilmek için tezsiz yüksek lisans, pedagojik formasyon, KPSS gibi engelleri aşmak için iki-üç belki daha çok yılını heba ediyor. Kazanıyor, atanamıyor. Bu süreçte umutları hep örseleniyor. Yaşama isteklerini yitiriyorlar. “Bu ülkede yaşanmaz kardeşim” cümlesinde düğümleniyorlar.

Bu nedenle onların yürüyüşleri yaşadıkları bu sorunlara kalıcı ve etkin çözüm üretemeyenlere karşı gelişiyor. O nedenle 15 gündür devam eden eylemler AKP’yi olduğu kadar CHP’yi de hedef alıyor. Onlar hiçbir siyasi örgütün, kurumun pençesine kapılmaksızın son derece barışçıl, tüm yaşam anlayışlarına duyarlı ve saygılı bu yürüyüşlerini “cömertçe” devam ettiriyorlar. Bir saat ara ile önce yoga yapabiliyorlar ardından namaz kılabiliyorlar.

Ve ben Kürtçülük gibi kangren olmuş bir sorunun bile Apo’ya gerek kalmadan yine gençlerimizin bu duyarlı ve saygılı yürüyüşü ile aşılabileceğine inanıyorum.

Taksim Cömert Parkı ile başlayan ve ülkemin dört bir yanını saran bu saygın ve demokratik duyarlılığın önünde saygı ve onurla eğiliyorum.


İlgili yazılar

Oya Aydoğan’ın Ardından

1970’li yılları yaşayanlar anımsayacaklardır. İki kutuplu bir dünyanın ortasında kalmış ıssız bir ülkeydi Türkiye… Siyah beyaz bir yaşam, derin bir

Nisan ayı da geçip gitti

Samim Kocagöz (1916 – 1993) sevdiğim yazarlardan biridir. Söke’de doğmuş, toprak zengini bir ailenin çocuğu olmasına karşın, iyi bir öğrenimden

Beni aramışsınız sayın Erdoğan

Güner YİĞİTBAŞI İzmir Barosu Üyesi Avukat Beni aramışsınız Sayın Erdoğan, ben ülkemde görevimin başındayım. Sayın Erdoğan, Türkiye’den Meksika ve Küba’ya

Bir Cevap Yazın