TBMM’YE DOĞRU

Anadolu; 93 yıl öne bugünlerde emperyalizmin kıskacındadır.

Dili, dini, soyu ne olursa olsun Türk ulusu 23 Nisan’da bu kıskaçtan kendisini kurtaracak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atacak Büyük Millet Meclisi’ne vücut vermiştir.

Nasıl, hangi ortamda, hangi koşullarda, hangi ruh halinde, ne pahasına?

Payitaht’ın işgaline giden süreç

Aslında İngilizler İstanbul’u işgal etmeyi daha 1918 yılı sonlarında düşünmeye başlamışlardı. Eyleme geçmeleri 1920 yılının ilk aylarında oldu. Türklerin uygarca yaşamasına engel olacak bir barışa “HAYIR” diyen Misak-ı Milli’nin kabulü ve Güney Cephesi’nde Kuva-yı Milliye’nin başarısı İtilaf devletlerini adeta çıldırtmıştı.

6 Şubat 1920 günü İngiliz Yüksek Komiseri, Maraş’taki çarpışmalarla milliyetçilerin doğrudan doğruya İtilaf devletlerine karşı saldırıya geçmiş olduklarını, müttefiklere karşı meydan okuyan konuşmalar yaptıklarını belirterek silah kullanılması gerektiğini savundu. 28 Şubat’ta Müttefik Devletler Dışişleri Bakanları ortak bir toplantı yaptı ve Türklere barış koşullarını kabul ettirebilmek için İstanbul’un işgaline karar verdi. 3 ve 5 Mart’ta yeniden toplandıklarında ise işgalle birlikte milliyetçi liderlerin tutuklanmaları konusunda görüş birliğine varıldı.

3 Mart günü Harbiye Nezareti Müsteşarı Albay İsmet (İnönü) Bey’in Mustafa Kemal’e şifreli teli ulaştı:

“… elde edilen bilgilere göre, İstanbul’da kurulan bir cemiyet, İngilizlerle birlikte kabineyi (Salih Paşa Hükümeti) düşürerek yerine bilinen hükümeti –Damat Ferit’in kuracağı Hürriyet ve İtilaf Partisi kabinesi- getirmeye, İzmir ve Adana havalisinin işgalini sağlamak için Kuva-yı Milliye’yi ve Mebuslar Meclisi’ni dağıtmaya … karar vermiştir.”

Ve 4 Mart 1919 günü Damat Ferit ilk kez sadrazam oldu. 5 Mart’a “Türk Savaş Suçluları” konusundaki İngiliz Planı Babıaliye verildi. Sanıkların yakalanmaları istendi. 9 Mart’ta Damat Ferit İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb’i ziyaret etti. Webb, bu görüşmeyi Londra’ya şöyle aktarıyordu:

“Sadrazam bugün öğleden sonra beni ziyaret etti. Daha önce özel olarak bana iletmiş olduğu, kendisinin ve Efendisi Padişahın Allah’tan sonra İngiltere’ye umut bağladıkları yolundaki güvencesini birçok kez tekrarladı. … Savaş tutsaklarına gaddarlıktan ve Ermeni kırımından sorumlu olan kişileri tutuklamak istediğimizi bildiğini, ancak listelerin arşivden kaybolduğunu söyledi. Bu kimselerin yakalanacaklarına ve cezalandırılacaklarına söz verdi.”

Bu sözü alan İngiltere savaş suçlusu olarak gördüklerinin listesini oluşturdu ve Damat Ferit Hükümeti’ne gereğini yapmak üzere verdi. İngiliz listesini Amerikalıların ve Fransızların verdikleri listeler izlerken İstanbul’da çoktan insan avı başlamıştı. Türklüğün haklarını haykıran Türk Ocağı’nın basılması ile kentin işgaline giden süreç başladı ve 16 Mart sabahı Anadolu, egemenliğinin simgesi başkentinin işgale kucak açtığını öğrendi.

16 Mart sabahı Mustafa Kemal işgali öğreniyor

“Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka karakolunu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar, bilgi için arzolunur.”

İngilizler sabahın erken saatinde Şehzadebaşı Karakolu’nda uykuda yakaladığı erlerin altısını şehit etmiş, on eri yaralamış ve işgali başlatmıştı. Telgraf başındaki Manastırlı Hamdi işgalin ayrıntılarını olanak bulduğunca bildiriyordu.

“…Hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu cihetini ve Tophane’yi işgal etmişler. Hatta şimdi ne Tophane, ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak kabil olmuyor. Şimdi haber aldığıma göre Derince’ye kadar işgal genişliyormuş, efendim. İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok; orasını da işgal ettiler galiba. Allah korusun burasını… İstanbul Postanesini de işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler… Onları kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır.”

“…Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte İngiliz askerleri Nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.”

Ve Telgrafçı Hamdi sustu. Akşama doğru İstanbul, tüm stratejik noktaların işgali ile müttefiklerin kontrolüne geçti.

İstanbul kan ağlıyordu.

Artık sarhoş Avrupalı, Afrikalı, Hintli askerlerin naraları, saldırıları, geceleri sokakları dolduruyordu. Kadınlar gündüzleri bile sokağa çıkamaz olmuşlardı; saldırıların arkası alınamıyordu. Beyoğlu yakası, sanki yabancı bir ülkenin toprağıymış gibi, nankör ve hainlerin elindeydi. Türk sancağından başka, her türden bayraklar caddelerde, yapılardan yerlere sarkıyordu. Dünya Savaşını kazananlar, Çanakkale’deki bozgunlarını pek çabuk unutmuşlardı; subaylarımızı kendi subaylarını selamlamaya zorluyorlardı[1].

Millet’in vekilleri Vahdettin’i ziyaret ediyor

Rauf Orbay 16 Mart sabahı her zaman yaptığı gibi gazetelerini okumak istedi. Ama gazeteler gelmemişti. Çok geçmeden işgal haberini aldı. Giyindi ve Meclis-i Mebusan’a gitti. Meclis Başkanı Celelattin Arif Bey gelmemişti. Nerede olduğunu bilen de yoktu. Onun yerine vekili Balıkesir milletvekili Abdülaziz Mecdi Bey’i ve Konya milletvekili Vehbi Efendi’yi alarak Vahdettin’i ziyaret etmek üzere Yıldız Sarayı’na gittiler. Aralarında geçen konuşma tarihin kaydettiği bir diyalog oldu. Rauf Bey’den dinleyelim[2]:

“Sultan Vahdettin, bizi karşısında görünce, gayet soğuk bir eda ile, selamlarımıza mukabele ettikten sonra, yanındaki Başmabeyinci Fuat Bey’e (Ali Fuat Türkgeldi) hitap ile: ‘Biz nasıl haber aldık, bu işi?’ diye sordu. Fuat Bey, elpençe divan durmuş bir vaziyette şu cevabı verdi: Efendim, dün Fransız mümessilliği baştercümanı geldi. Anadolu’dan gelen bir takım zevatın, İstanbul’un emniyet ve huzurunu ihlal edecek harekâtta bulunduklarından bahisle, İtilaf Devletleri mümessillerinin şehrin asayişini muhafaza için, bir nümayiş yapılmasına karar verdiklerini, ancak bunun, İstanbul’un statükosunu ihlal edecek bir hareket olmayacağını söyledi.

Vahdettin, bir işaretle Fuat Bey’i salondan çıkardıktan sonra, bana döndü:

-İşittiniz mi beyefendi? dedi. Bu adamlar her şeyi yaparlar. Yaptıkları bu kadarla da kalmaz. Daha fazlasını yapmağa da cür’et edebilirler. Onun için Meclis’teki konuşmalarınıza dikkat edin.

Ben cevap vereceğim sırada Konya Mebusu Vehbi Hoca, heyecanını zaptedemedi, benden evvel konuşarak;

-Efendim, dedi ne yapsalar milleti yıldıramazlar. Millet Hilafet ve Saltanata sadıktır. Memleketin kurtarılması için uğraşıyoruz. Müsterih olunuz Padişahım!

Fakat Vahdettin hiç de müsterih görünmüyordu. Tekrar etti.

-Rica ederim, dikkat edin. Bu adamlar her şeyi yaparlar, Meclisteki sözlerinize dikkat edin.

Bu sefer Abdülaziz Mecdi Efendi heyecanlandı ve oturduğu yerden, pencereden görünen Dolmabahçe önünde demirli düşman donanmasını göstererek;

-Padişahım, dedi, bu kâfirlerin zoru işte su kenarına kadar geçer. Ötesine sökmez. Anadolu ‘pulat’tır. Memleketin selameti için atıldığı mücadelede mutlaka muvaffak olacaktır. Bundan emin olunuz.

Vahdettin, oralarda değildi. Söylenenleri duymuyormuş gibi, zihnine yerleştirmiş olduğu aynı nakaratın üzerinde duruyordu:

-Tekrar ediyorum, akıl için yol birdir, dedi. Vaziyet meydandadır. İsterlerse, yarın Ankara’ya da giderler.

Vahdettin’in, bütün ruh haletini ve bilhassa şunun bunun tesiri ile gözünde büyüttükçe büyüttüğü düşmanlardan, her arzu ve emellerine kayıtsız şartsız itaat edecek dereceyi bulan korkaklığını sarahatle belirten bu sözleri karşısında, ben de kendimi tutamadım:

-Müsaade buyurum, dedim. Misak-ı Milli ile tespit edildiği vechile Hilafet ve Saltanat makamı ile memleketin kurtarılması bahis konusudur. Fakat cereyanı hale göre eğer biz, bu milletin duygularına tercüman olabiliyorsak, şunu arzedelim ki, Milletin sizden istediği Meclis kararı olmadan herhangi bir milletlerarası vesikayı imzalamamaktır. Aksi takdirde, istikbali çok karanlık görüyoruz. O kadar ki, akıbetin ne olacağı şimdiden kestirilemez.

Vahdettin, bu sözlerim üzerine, sinirliliğini açıkça belirten bir tavırla oturduğu koltuktan kalkıp, bakışlarını gözlerime dikerek:

-Rauf Bey! dedi, bir millet var, koyun sürüsü… Buna bir çoban lazım.. O da ben’im.”

Ve görüşme sonlandı

Batı’da yüzlerce yıl evvel aydınlar milletin isteklerine karşı duran hükümdarlara karşı ihtilali bir hak olarak değerlendirmişler, egemenliği ellerine almışlardı. Osmanlı Padişahı tarihten ders almamış görünüyordu. Milletin isteklerini hiçe sayıyor, egemen olan tek gücün kendisi olduğunu milletin temsilcilerine hatırlatıyordu. Bundan güç alan Damat Ferit de işgalcilere boyun eğip halka iş ve güçleriyle meşgul olmalarını öneriyordu.

Oysa şehirde millici avı çoktan başlamış, tutuklananlar Bekirağa Bölüğüne götürülmüştü. Çok geçmeden de Malta’ya sürükleneceklerdi. Rauf Bey ve beraberindekiler Meclise döndüler. Padişahla yaptıkları görüşmeyi milletvekillerine aktarmaya başladılar. Milletvekilleri hayretler içinde, hayal kırıklığına uğrayarak hikâyenin sonunu beklerken, Meclis Muhafız Kıtası Kumandanı salona girdi, kapıya gelen bir İngiliz müfrezesinin Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey’i tutuklamak istediklerini bildirdi.

Türklüğün sesinin yankı bulduğu Meclis-i Mebusan basılmış, milletvekilleri tutuklanarak götürülmüştü.

Demokrasiye vurulan bu darbeye Yıldız da Babıali de seyirci kaldı. Yıldız da Babıali de demokrasinin ayaklar altına alınmasını izlemekle yetindi.

Halkın istekleri Anadolu’da yankı buldu. Mustafa Kemal, 17 Mart’ta yayınladığı genelge ile işgali, Meclisin basılmasını, kimi milletvekillerinin tutuklamasını Osmanlı Devleti’nin egemenliğinin sonu olarak değerlendirdi.

İhtilal, hak sıfatına bürünmüştü

İstanbul ile resmî ve özel tüm telgraf haberleşmesi yasaklandı. 18 Mart’ta Meclis-i Mebusan üyeleri “güvenli bir ortamda görev yapma olanağının doğmasına kadar” görüşmelerini ertelerken 19 Mart’ta Mustafa Kemal bu güvenli ortamın Ankara olduğunu açıkladı. Ankara’da olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin toplanabilmesi için seçimlerin nasıl yapılacağına açıklık getirdi. Anadolu’nun Türk ve Müslüman unsurunun katılacağı bu Meclis, yeni seçilecek milletvekillerinin yanı sıra İstanbul’dan kaçıp gelebilenlerle oluşacaktı. Seçim süresi 15 gündü.

İstanbul Hükümeti’nin önlemlerine, işgalcilerin engellemelerine karşın seçimler ülkenin dört bir yanında yapılırken, “Millici”, “kuvvacı” avının sürdüğü İstanbul’dan gelen idam haberi Anadolu’yu yasa boğdu. 8 Nisan’da verilen idam hükmünü aynı gün Padişah onaylamış ve 10 Nisan’da Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey Beyazıt meydanında asılmıştı. Bu hukuksuzluk Anadolu’da açan umut çiçeklerini kamçıladı. Aydınların Ankara’ya göçü hız kazandı. İstanbul’dan ulaşan fetva ile hız kazanan ayaklanmalar bastırıldı. 23 Nisan günü Meclis’in açılması kararı alındı.

Karar alınmıştı ama Ankara’da meclis binası olmaya elverişli bina yoktu. Milletvekilleri akın akın Ankara’ya geliyordu ama yatacak yerleri yoktu. Su yoktu. Elektrik yoktu. Var olan tek şey Umut’tu.

İhtilal Meclisi hazırlanıyor

İttihat ve Terakki Cemiyeti siyaseti taşraya yayma ilkesini uygulamaya koymuş, bu çerçevede cemiyet için Anadolu kentlerinde kulüp binaları inşa etmişti. Ankara’da da 1916’da Enver Paşa’nın kente gelişi dolayısıyla kulüp yapımına başlanmış ancak inşaat bitirilememişti. Damı yoktu. Üstelik bina Fransızlarca işgal edilmişti. İşte Meclis’in bu yarım binada toplanması kararlaştırıldı. Önce Fransızlar binadan atıldı. Binanın tamamlanması ve salonun düzenlenmesi işini A.Fuat Cebesoy’un 20 Kolordusundan İstihkam Taburu üstlendi. Ankaralılar evlerinin damlarından çıkardıkları kiremitleri kucak kucak taşıyıp damı döşediler. Yetmedi, Ulucanlar’daki bir okulun inşaatından getirilen kiremitlerle çatı tamamlandı. İçerde başkanlık kürsüsü yoktu. Marangozlar omuzlarında keresteleri, ellerinde keserleri gelip kürsü yaptılar. Para da almadılar. Kahvelerin birinden kenarından avizeler sarkan bir petrol lambası getirildi ve salonun tam ortasına yerleştirildi. Anadolu’yu aydınlatancak ışık Meclis’te yanmıştı. Milletvekillerinin oturması için Tatbikat Mektebi’nin öğrenci sıraları salona dizildi. Su yoktu ya milletvekillerinin su içmeleri için küpler konuldu. Atlarını bağlamaları için meclis binası dışına askılar bile yapıldı.

Milletvekillerinin kalacakları yerler hazırlanıyor

1920 Ankara’sında, hükümet alanındaki iki han dışında, dışarıdan gelenlerin kalabilecekleri bir büyük otel ya da sosyal tesis yoktu. Bu nedenle milletvekillerinin Darülmualliminde (Erkek Öğretmen Okulu) kalmaları kararlaştırıldı. Gerekli onarım ve düzenlemeler hızla yapıldı. Yeterince karyola olmadığı için yer yatakları hazırlandı. Yemekler tabldot olarak hazırlanıyordu. Mutfağın yönetimini de iki milletvekili üstlenmişti. Koridorlara asılan bir levhada bina içinde tavla ve benzeri oyunların yasak olduğu belirtilmişti. Temsilciler Kurulu üyesi bulunan kimileri de kurul merkezi olan Ziraat Okulu’nda konuk ediliyordu. Kimilerini de evlerde konuk etme zorunluluğu doğmuştu.

Her şey hazırdı. Ya Ankara halkı?

Ankara halkı iki farklı duygu ve düşüncede idi

Millicilerin amaçlarını kavrayan Ankaralılar her zorluğu aşmalarında onlara yardım ediyordu.

Ancak, Halkın çoğu yeni gelenleri, Meclis’tekileri yadırgıyordu…

Her köşe başında bir söylenti:

“Bunlar padişaha karşı gelmişler, Padişah Hükümeti’ni dinlemiyor, başlarına buyruk işler yapıyorlar.. milleti boşu boşuna cenge sürüklüyorlar…”

Bu söylentilerin etkisi altında kalan eşraf millicilere karşı çekingen…

Aralarında millicilere “bayağı yaban” gözü ile bakanlar bile var.

Bir kısmı da Ermenilerin intikamından korkuyor…

İşte böyle bir ortamda henüz içinde bulundukları şehrin halkına bile meramlarını anlatamamışken açıldı TBMM.

O günlerde camiler ulusal mücadelenin amacını hedefini halka anlatmak amacıyla kullanılan mekânlardı. Vaaz verenler milleti, dini, Türklüğü yok etmek isteyen düşmanların bu niyetlerini ortaya koyuyordu.

Örnek mi?

Ankara’da Ahi Evren Camii. Camide vaaz veren Uşak milletvekili Besim Atalay:

“…Cenab-ı Hak, Kur’an’da düşmanlarla cihadı emretmiştir. Senin üzerine gelirlerse, mukabele et buyurmuştur. Eğer mukabele etmez, elbirliğiyle karşı koymazsan halin, Endülüs Müslümanlarının haline benzer. Bu topraklarda tek Türk ve Müslüman bırakmazlar. Vatan ve din birdir. Dini korumak için, vatanı korumak gerektir. Vatanlarını koruyamamış olanların ne dinleri, ne de kendileri kalmıştır. Tarih tekerrürden ibarettir; vaktiyle biz Türkler Ehlisaliple çarpışırken, Bağdat’taki Halifeler zevklerinde, sefalarında idiler. Bugün de aynı hal görülmektedir. Bakınız, düşman eline geçmiş olan ülkelerde kaç Müslüman kalmıştır. …”[3]

Ankara eşrafı arasında”Bu deyyuslar içinde böyle adamlar varmış, korkulmaz” inancını doğuran bu vaaz örneği hemen tüm Anadolu’da yaşandı. Milli Mücadele’nin halkla bütünleşmesinde en temel etkenlerden biri oldu.

Savaş yorgunu ve yoksul Ankara’nın yoksun ama inançlı milletvekilleri

Damar Arıkoğlu’nun İngiliz gazeteci ile mülakatından örnekleyelim.

Muhabir: “Üç-dört günden beri Ankara’da en büyük otellerinizin birisinde (Taşhan’da bir odada kalıyor) misafirim. –Cebinden çıkardığı bir şişede topladığı haşaratı göstererek- bu nedir ve nasıl şeydir? Gece yatağa girer girmez, bu böcekler dört taraftan hücuma geçiyorlar, çok feci surette ısırıyorlar. Gecem bunların mücadelesiyle geçiyor. Bu gibi yerlere İngiltere’de atlarımızı bile bağlamayız. Siz buna nasıl tahammül ediyorsunuz?”

Damar Arıkoğlu: “Görüyorsunuz ki Ankara harabe halindedir. Çünkü, Dünya Harbinde düşmanlarımıza casusluk yapan, kendi memleketine hiyanet eden kimseler tarafından yakılmıştır. Şehirle beraber güzel binalarımız ve otellerimiz de mahvolmuştur. Bizim yatmakta olduğumuz yer de otel değil, hayvan sürüsüne mahsus bir handır”

Muhabir: “Büyük Millet Meclisi’ne geldim ve müzakerelerinizi dinledim. Haliniz kaplumbağaya benziyor. Kaplumbağa başını yukarı kaldırdığı zaman ancak etrafını görebilir; siz de onun gibi daha uzakları göremiyorsunuz.. Dünyada olandan bitenden haberiniz yoktur. Garp âleminden uzaklaşmışsınız. Medeni memleketlerde ne propaganda, ne de neşriyat yapıyorsunuz. Maksadınızı bilen yoktur. Niçin bu konuda harekete geçmiyorsunuz?”

Damar Arıkoğlu: “Birkaç gündür içimizdesiniz, nasıl yaşadığımızı gördünüz. İki-üç mebus bir odada yatıp kalkıyoruz. Yataklarımız altında, karyolalarımız bile yoktur. Lakin her türlü minnet ve meşakkate rağmen, mücadeleye devam kararındayız. Ancak o kadar fakir düştük ki, bu dediğiniz şeyleri yapmak için sarf edecek paramız yok. Bizim için şimdi tek iş kurtuluştur. Kurtulduktan sonra elbette sesimizi duyuracağız ve hakikat sahipleri de o zaman ister istemez hakkımızı teslim edeceklerdir.”[4]

Büyük Türk halkının ilk temsilcileri ne kadar maaş alıyor?

Besim Atalay’dan dinleyelim:

“… Biz yarı aç yarı tok yaşardık. Resmen yüz lira olan aylığımızın, yirmi lirası orduya sigara parası diye kesilirdi. Kalan seksen liranın yirmi beşini ev kirası olarak verirdim. Böylece bütün bir ay, yemekten kundura boyasına kadar her türlü ihtiyacımı elli beş lira ile gidermek zorunda kalırdım. Hemen hemen bütün mebus arkadaşlar da bu durumda idiler. Ayrancı’da güç hal ile bulabildiğim bir evde otururdum. Meclise gitmek için, bir saatlik yolu, çok kere yaya yürürdüm. Bir yıl böyle geçti… Her gün, zaten basit olan sofradan, karnımız doymadan kalkarak…”

İngilizlerin atlarını bile bağlamaya layık görmediği mekânlara köşk muamelesi yaptılar. Gaz lambasının titreyen ışığı altında bir devlet ve bir ulus yarattılar.

Ve sonra bize emanet ettiler!

————————————————————————-

[1] Naşit Hakkı Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, Milliyet Yayınları, 1973, s. 168.

[2] Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz, C. 3, s. 275 vd.

[3] Besim Atalay, “Ankara’da Bocaladığımız Günler”, Yakın Tarihimiz, C. I, 33-34.

[4] Damar Arıkoğlu, “Birinci Meclisten Notlar”, Yakın Tarihimiz, C. I, s. 203.


İlgili yazılar

BİTMEYECEK VATAN AŞKININ ADIDIR FENERBAHÇE….

Ankara Fenerbahçeliler Derneği’nin Anıtkabir’e  düzenlediği  “Türkiye için adalet, Fenerbahçe için adalet” yürüyüşü Türkiye’nin gündemine barışı, yurtseverliği, birliği  sevgiyi; vatan satıcılarının

Diktatörlerin sonu!

“Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı! Ey tutulmayan vaatler, ey sonsuz muhakkak

Madımak Yanmaya Devam ediyor

İki temmuz sıcağında Ben yanarım sivas yanar Pir Sultan’ın ocağında Ben yanarım sivas yanar Ozan Emekçi Bundan 23 yıl önce

Bir Cevap Yazın