TEHCİR

1915 yılı…

İmparatorluk dünya savaşının en çetin günlerini yaşarken…

Osmanlı vatandaşı Ermeniler göç ettirildi.

Yıl 1951…

Birleşmiş Milletlerin 1948’de kabul ettiği Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, yürürlüğe girdi… Sözleşme’nin 2. maddesi (c) fıkrasına dayananlar Ermenilere soykırım yapıldığı tezini savunmaya başladı. Buna göre:

Osmanlılar Ermenileri açıkça yok etmekten çekindikleri için, tehcirden yararlanıp yok olmalarını sağlayacak yaşam şartlarını onlara dayatmışlardı. Yani tehcir sırasında saldırılardan koruma, güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik etme, tedavilerini yapma, barınak ihtiyaçlarını karşılama gibi görevlerini bilerek ihmal ederek ölümlerini hızlandırmışlar; hatta Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve hapishanelerden serbest bırakılan canilerin katliamlarını bizzat örgütlemişlerdi.

Avrupa Parlamentosu da 28 Şubat 2002’de kabul ettiği Kafkasya Raporu’nda Türkiye’nin Ermeni soykırımını kabul etmesini isteyince bu konudaki faaliyetler hız kazandı.

Gerçekten Tehcir Kanunu soykırım amacı mı taşıyordu? Ermeniler masum muydu?

Önce, I. Dünya Savaşı’na kadar Türk-Ermeni ilişkileri nasıl seyretti, sorusunu yanıtlayalım.

Türkler, Anadolu’ya geldikleri 11. yüzyıldan bu yana bu topraklar üzerinde yaşayan herkese barış, kardeşlik ve dostluk elini uzatmıştır. Hiçbir unsurun dilini, dinini, örf, adet ve geleneklerini değiştirmemiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan çağdaşlaşma hareketiyle eşitlik, özgürlük konusunda önemli açılımlar sağlandığında bundan Müslüman olmayan unsurlar daha çok yararlanmıştır. Özellikle Ermeniler en ayrıcalıkla kesimi oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nde “Millet-i Sâdıka” olarak kabul edilen Ermeniler, ticarette, sanayide, bankacılıkta adlarını duyurmuşlar, okullarını açmışlar, ibadetlerini özgürce yapmışlardır. Bakanlık, müsteşarlık, valilik gibi üst düzey bürokraside yerlerini almışlar, hatta padişahın atadığı Âyan Meclisi’ne üye olmuşlar, Mebusan Meclisi’ne üye seçilmişlerdir. Ancak Fransız ihtilalinden sonra yayılan milliyetçilik düşüncesi Ermeniler arasında da milliyetçi düşüncelerin hızla yayılmasını sağlamış ve Ermeniler İmparatorluktan ayrılıp bağımsız bir devlet kurmayı düşlemişlerdir. Bunun için de başta Rusya olmak üzere büyük devletlerden destek görmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1877-1878 yılında Rusya ile yaptığı savaştan yenik çıkması üzerine imzalanan Ayastefanos Antlaşması’na Ermenilerin yaşadıkları yerlerde ıslahat yapılması hükmü konmuş, böylece Ermenilere ilişkin bir hüküm ilk kez bir anlaşmaya girmiştir. 1878’de büyük devletlerin katılımı ile imzalanan Berlin Barış Antlaşması’nın 61. maddesi ile de “Babıâli, Ermenilerin oturdukları vilayetlerin yerel şartları dolayısıyla muhtaç oldukları ıslahat ve düzenlemeleri yapmaları ve Kürtler ile Çerkezlere karşı (Ermenilerin) emniyet ve huzurlarını korumayı” yükümlenmiştir. Böylece, Ermeni sorunu uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Berlin Antlaşmasından sonra Anadolu’da Ermeni topraklarından bahsedilmeye ve “Türkiye Ermenistanı” diye bir bölgeden söz edilmeye başlanmış, Ermeni komiteleri de bu sözde “Ermeni topraklarlarını” kurtarmak emeliyle örgütlenmiştir.

Ermeniler örgütleniyor ve terör eylemlerine başlıyor…

Bu çerçevede Van’da Ararat, İttihat ve Halas, Muş’ta Ermenistan’a Doğru, Adana’da Kilikya Derneği kurulmuş, bu ilk örgütlenme aşamasından sonra, olası bir savaş için silahlı komiteler de kurmuşlardır. Bunlardan 1881’de Erzurum’da kurulan “Vatan Savunucuları” adı gizli örgüt Kürtlere, Türklere, Çerkezlere karşı Ermenileri silahlandırmayı, 1885’de Van’da kurulan ihtilalci “Armenakan Partisi” ise ihtilal yolu ile Ermenilerin kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmesini amaçlamıştır. 1887 Ağustos ayında İsviçre’nin Cenevre kentinde kurulan İhtilalci Hınçak Partisi “Türkiye Ermenistanı”nın siyasî ve millî bağımsızlığını sağlamayı hedeflerken, Rusya Ermenilerince 1890’da Tiflis’te kurulan Ermeni İhtilalci Federasyonu ya da Taşnaksutyun da bağımsızlık istemiştir. Her iki komite de yöntem olarak terörü benimsemiştir.

Ermeniler 19. yüzyılın sonlarından itibaren terör faaliyetlerini hızlandırmıştır. 1894’ten başlayarak Anadolu’nun onlarca şehrinde ya ayaklanmışlar ya da ayaklanma girişiminde bulunmuşlardır. 1895’de İstanbul’da kanlı bir gösteri düzenlemişlerdir. Bu, başkentteki ilk kanlı isyan hareketidir. Bir yıl sonra 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası’nı basmışlar, pek çok Avrupalı banka memurunu rehin almışlar, böylece Avrupa kamuoyunun dikkatini kendi yanlarına çekmeye yönelmişlerdir. 21 Temmuz 1905’te ise Yıldız Camii önünde II. Abdülhamit’e suikast düzenleyerek öldürmek istemişler, Padişahın namaz çıkışında Şeyhülislam ile kısa süreli bir sohbeti nedeniyle padişahı katledememişler ancak amaçlarını seslendirmeyi başarmışlardır. Balkan Savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun yenik düşmesi Ermenileri daha da cesaretlendirmiş, reform istekleri yoğunlaşmıştır. Osmanlı Hükümeti, İngiltere ile işbirliği yaparak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da reform yapmak istediğini belirtmiş ancak, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine sonuç alınamamıştır.

I. Dünya Savaşı’nda Ermeniler

Savaş başlayınca Osmanlı yönetimi seferberlik ilan etmiştir. Ancak Ermeni yurttaşları bu çağrıya uymamış, aksine silahlarıyla birlikte kaçmaya başlamıştır. Rusya da Osmanlı topraklarından ele geçireceği yerleri vereceğini ve böylece onların bağımsız devletlerini kurmalarına yardımcı olacağını söyleyerek Ermenileri hem kışkırtmış hem de örgütlemeye yönelmiştir. Böylece oluşan Ermeni taburları Doğu Anadolu’da Türk-Kürt-Çerkez ayırımı yapmadan bütün Müslümanları katletmeye başlamıştır. Ermenileri izlemeye alan Osmanlı Hükümeti din adamlarıyla, mebuslarla ve toplum üzerinde etkin kişiliğiyle tanınanlarla görüşerek Ermenilere olumsuz tavır ve davranışlarından vazgeçmelerini bildirmiş, ancak olumlu bir yanıt alamamıştır.

Ermenilerin “Katliamın yıl dönümü tarihi” olarak ilân ettiği 24 Nisan’da ne oldu?

Bu girişimlerine olumlu yanıt alamayan İçişleri Bakanlığı 24 Nisan 1915’te; 16-55 yaş arasındaki Ermenilerin ülkeye giriş çıkışını yasaklamış, haberleşmenin Türkçe yapılmasını zorunlu kılmış, Ermeni gazetelerini kapatmış, başta İstanbul olmak üzere ülkedeki Ermeni örgütlerinin kapatılmasını, evraklarına el konulmasını ve komitacıların tutuklanmasını emretmiştir. Bu emir doğrultusunda Ermenilerin İstanbul’daki elebaşları tutuklanmıştır. İşte Ermenilerin “Katliamın yıl dönümü tarihi” olarak ilân ettikleri tarih bu gündür.

Tehcir Kanunu olarak bilinen Sevk ve İskân Kanunu çıkarıldığında ülke ne haldeydi?

Bu günlerde İmparatorluğun büyük bir savaş içinde olduğu hep gözden kaçırılmaktadır. 1914 yılı sonunda Doğu Cephesinde Enver Paşa Sarıkamış harekâtında başarısız olmuş, binlerce Türk Allahuekber dağlarında yaşamını yitirmiş, bundan cesaret alan ve Ermeni unsurları da içeren Ruslar Erzincan önlerine kadar yakarak, yıkarak, öldürerek ilerlemiştir. Batı’da ise İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı’na yaptığı saldırı yeni püskürtülmüş (18 Mart 1915), İtilaf güçleri bu kez hem denizden hem karadan yaptığı çıkarma (25 Nisan 1915) ile İstanbul’u yani başkenti hedeflemiştir. İşte Ermeni başkaldırıları bu günlerde yoğunlaşmış, çeteler “Müslümanların malına, canına, ırzına tecavüze kalkışmış” ve sonunda savaşan ordu, etkin önlemler alınmasının askeri olduğu kadar insani bir görev olduğu kanısı ile 2 Mayıs 1915’te İçişleri Bakanlığı’na başvurarak isyan eden Ermeniler ile ailelerinin ya Rusya’ya ya da Anadolu’da başka bir yerlere gönderilmesini. Bunun sonucunda da Hükümet, savaşan askerlerin güvenliğini sağlamak üzere tehcir/göç ettirme kararını almıştır. 26 Mayıs 1915 günü İçişleri Bakanlığı’ndan Başbakanlığa gönderilen bir yazı ile ‘düşmanla işbirliği yapabilecek, düşman saflarına katılabilecek olan Ermenilerin –ki bunların Osmanlı vatandaşı olduğunu bir kez daha vurgulayalım- göç ettirilmesinin” gerekliliği vurgulanmıştır. Ertesi gün yani 27 Mayıs 1915 günü de parlamento kapalı olduğu için geçici bir kanun çıkarılmıştır. Kanun, “Vakti seferde icraatı hükümete karşı gelenler için ciheti askeriyece ittihaz olunacak tedabir hakkında kanunu muvakkat” adı ile çıkarılmıştı.

Tehcir Kanunu’nun esbab-ı mucibesi yani gerekçesi neydi?

Kanunun gerekçesinde Ermenilerin işlediği suçlar da sıralanmıştı. Buna göre; Savaş bölgelerine yakın yerlerde oturan Ermenilerden bir kısmı ordunun hareketini güçleştirmektedir. Askere erzak ve mühimmat naklini engellemekte, düşmanla işbirliği yapmaktadır. Ermenilerden bir kısmı düşman saflarına katılmakta, yurt içinde askerî birliklere ve masum halka silahlı saldırıda bulunmakta, düşmanın deniz kuvvetlerine erzak sağlamakta ve müstahkem mevkileri düşmana göstermektedirler. Kısacası savaş içinde, ölüm kalım mücadelesi verildiği bu günlerde Osmanlı imparatorluğu hem savaşan ordusunu hem de halkını korumak için bir devletin yapması gerekeni yapmış ve Ermenilerin savaş bölgesinin dışına taşınmasına karar vermiştir.

Kanun ne diyordu?

Tehcir Kanunu olarak bilinen Sevk ve İskân Kanunu’nu ise 4 maddeden oluşmaktadır. Buna göre;

• Savaş döneminde ordu, kolordu ve tümen komutanları ile bunların vekilleri ve bağımsız mevki komutanları, halk tarafından herhangi bir biçimde hükümet emirlerine ve ülke savunmasına ve asayişin bozulmasına ilişkin hareket ve önlemlere karşı muhalefet ve silahlı saldırı ve direniş görürlerse hemen askeri kuvvetle en şiddetli biçimde bunu bastırmaya ve saldırıyı ve karşı koymayı kökünden yok etmeye yetkili ve yükümlüdürler.

• Ordu, bağımsız kolordu ve tümen komutanları, askerliğin gereğine dayanarak veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri köyler ve kasabalar halkını tek ya da toplu olarak başka yerlere gönderip orada yerleştirebileceklerdir.

• İşbu kanun yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.

• İşbu kanunun yürürlüğünden Başkumandanlık Vekili ve Harbiye Nezareti yükümlüdür(Gürün, 214).

Bu kanunun çıkarılmasının ardından, savaşan ordunun güvenliğini sağlamak üzere göç ettirme işlemine yurdun dört bir yanında başlanmıştı. Van, Bitlis, Erzurum vilayetleri ile Adana, Mersin, Kozan, Cebelibereket, İskenderun, Beylan, Antakya kazaları ile Maraş Mutasarrıflığı dahilinde yerleşik Ermenilerin yerleri değiştirilmiş, bunlar Musul ve Zor Mutasarrıflıkları ile Halep vilayetine yerleştirilmişti. Göç ettirilenlerin gittikleri yerlerde temelli iskânları öngörülmüştü.

Ermenilerin canlarını ve mallarını korumak amacıyla hangi önlemler alındı?

Alınan karara göre Ermenilerin geride bıraktıkları taşınmaz malları tasfiye edilip kendilerine ödenecekti. 10 Haziran 1915’te yayınlanan talimatname ile Ermeni malları koruma altına alındı. İçişleri Bakanı Talat Paşa 30 Temmuz 1915’te yayınladığı ek bir kararla Ermeni mallarını gülünç denecek fiyatlar üzerinden satın almış kişiler varsa satışların iptalini, fiyatların normal seviyeye yükseltilerek yasadışı kar sağlanmasının önlenmesini de ilgili devlet görevlilerinden istedi. Yine göç ettirilenlerin can güvenliklerinin sağlanmasına da büyük önem verildi, Talat Paşa tarafından valiliklere gönderilen 28 Ağustos 1915 tarihli talimatname ile Ermenilerin göç ve yerleştirilmesi sırasında dikkat edilmesi gereken noktalara işaret edildi. Buna göre; Ermenilerden arabalı veya yaya olarak yola çıkan gruplarının en yakın demiryolu istasyonuna götürülmesi oradan da yerleştirilecekleri yerlere trenle sevk edilmeleri, aile reisleri asker olan veya bakacak kimsesi bulunmayan kadın ve yetimlerin istasyon yakınındaki şehir, kasaba veya köylere yerleştirilmeleri, başka yerlere iskân edilecek Ermenilerin yol boyunca beslenmelerinin sağlanması, yoksulların bu olanaktan ücretsiz yararlanması, hamile kadın ve yeni doğmuş çocukların ihtiyaçlarının karşılanması saptanmıştı. Ayrıca Ermenilerin güvenliklerinin sağlanması, göç sırasında veya konaklama esnasında Ermeni göçmenlere yapılacak herhangi bir saldırının derhal zararsız hale getirilmesi de düşünülmüştü. Ermenilere saldırıda bulunanların, onlardan rüşvet veya hediye alanların, tehdit ile kadınları iğfal edenlerin veya onlarla gayrı meşru ilişki kuranların da Savaş Mahkemesine sevk edilecekleri ve en ağır şekilde cezalandırılacakları belirtilmişti. Göç ettirme 1916 yılına dek sürmüştü. 15 Mart 1916’da Talat Paşa Edirne, Ankara, Aydın, Edirne, Hüdavendigar, Sivas ve Kastamonu vilayetleri ile Bolu, İzmit, Canik, Karesi, Kayseri, Kütahya, Niğde ve Eskişehir mutasarrıflıklarında birer telgraf göndererek hiçbir Ermeni’nin sevk edilmemesini istemiş, henüz iskan bölgelerine yerleştirilmeyen Ermeniler de bu telgrafın ardından bulundukları en yakın yerleşim bölgelerinde iskan edilmişlerdir.

Tehcir sırasında Anadolu’da ne kadar Ermeni yaşıyordu?

Osmanlı Hükümeti göç süresince tehcire tâbi tutulanların iskânlarını sağlamış, hastaları tedavi etmiş, çiçek, tifo, tifüs, kolera aşılarını yaptırmış, sıtmadan korunmaları için kinin dağıtmıştı. Yol güzergâhında aş evleri ve muayene istasyonları kurmuştu. 1915’te 25 milyon, 1916 Ekim ayına kadar da 80 milyon kuruş harcamış, yılsonuna kadar da 150 milyon kuruş masraf yapacağını belirtmişti. Kısaca hükümet Ermenilerin insanca yol alabilmeleri için bir devletin alması gereken tüm önlemleri almıştı. Bununla birlikte göç olayı olumsuz sonuçlar doğurmuştu. Ancak dün olduğu gibi bu gün de tehcir sırasında ne kadar insanın öldüğü tartışma konusudur. Bu rakam, 300.000’den başlamış ve 2 milyona kadar çıkmıştır.

Toynbee 1916’da Fransız Monsaigneur verdiği demeçte 500 bin Ermeni’nin öldüğü iddiasının abartılı bulduğunu söylerken Mavi Kitap’ta 600 bin Ermeni’nin öldüğünü iddia etmiştir. Bu iddialara nüfus istatistikleriyle yanıt vermek gerekir. O günlerde ülkede yaşayan Ermeni nüfusunu farklı kaynaklardan inceleyecek olursak;

ATESE Arşivi; No: ½ Kls. 265, Dos. 1094, F.2’de bulunan ve Osmanlı Devlet Nüfusunu gösteren İstatistik çerçevesinde tüm ülkede toplam 1.219.323 Ermeni yaşamaktadır. 1914 Osmanlı Nüfus Sayımına göre ise 1.294.851’dir. Ermeni yazarlardan Hovanisyan Ermeni nüfusunu; 1.5-2 milyon, Vahan Vartapet 1.263.000, Marcel Lerat takma adını kullanan Kirkor Zohrab ise nüfusu neredeyse ikiye katlayarak 2.615.000 olarak verir. Yabancı yazarlardan H.F.B. Lynch 1.325.247, Ludovic de Constenson 1.400.000, Duyun-ı Umumiye adına Türkiye’de 12 yıl araştırma yapan Vital Cuinet ise 1.475.011 olarak vermektedirler. Encyclopedia Britannica 1910 yılı baskısında Türkiye’deki Ermeni nüfusunu 1.500.000 olarak göstermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta 1953 baskısında bu sayının 2.500.550’ye çıkarılmış olmasıdır. 1910 baskısındaki makalenin bir İngiliz, 1953 baskısındakinin ise bir Ermeni yazarın kaleminden çıkmış olması sayının nasıl katlandığını açıklayacak niteliktedir Tüm bu rakamlar da gösteriyor ki yasa çıkarıldığında Anadolu’da 1.300.000 ile 1.500.000 arasında Ermeni yaşamaktadır.

Tehcir sırasında kaç Ermeni yaşamını yitirdi?

Milletler Cemiyeti Göçmenler Komitesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’den göç eden Ermenileri 400.000-420.000 olarak göstermiştir. İstanbul Patriği 1921 yılında İngilizlere verdiği bir istatistikte, göç ettirilmiş olanlardan yerlerine dönmüş olanlar da dahil olmak üzere var olan Ermenilerin sayısının 625.000 olarak göstermiştir. 1921’de sağ olan Ermeni sayısının ise 1.025.000 olduğu görülür. Türkiye’nin 1914’teki Ermeni nüfusunu yuvarlayarak 1.300.000 kabul eder ve sağ Ermenileri bu sayıdan çıkarırsak kayıp Ermenilerin toplamının 275.000 olduğu görülür. Bir başka açıdan hesaplama yapalım; Toynbee Mavi Kitap’ta 5 Nisan 1916 tarihinde Zor, Şam ve Halep bölgelerinde 500.000 Ermeni’nin olduğunu yazıyor. Osmanlı Hükümeti’ne sunulan belgede ise 702.900 kişinin göçe tabi tutulduğu belirtiliyor. Dolayısıyla kayıp Ermeni sayısı: 202.000 kişi gözüküyor. Kamuran Gürün “ölenlerin sayısı 300 bini bulmaz” diyor. Bilal Şimşir ise bu rakımı bile fazla buluyor. Şimşir’e göre Paris’e giden Ermeni Heyeti Başkanı Boghos Nubar Paşa, 11 Aralık 1918’de Fransa Dışişleri Bakanlığına sunduğu bir yazıda Türkiye’den göç ettirilen Ermenilerin 600-700.000 kadar olduğunu bildirmiş, bunlardan 390.000 kadarının yardıma muhtaç durumda bulunduklarını söyleyerek yardım istemiştir. Yani göç ettirilen ve bulundukları bölgede yaşamlarını sürdürenlerden 390 bini yardıma muhtaçtır. Yardıma ihtiyacı bulunmayan, Avrupa ve Amerika’ya götürülmüş olanları hesaba katmayalım, yalnızca yardıma muhtaçların yaşamda olduklarını varsayalım, göç ettirilenleri de 600 bin değil de 700 bin olarak ele alalım. Bu durumda yaşamını yitiren Ermenilerin sayısı 300 bin rakamının bile çok altında kalmaktadır.

Tehcir dolayısıyla Osmanlı döneminde hiç yargılama yapıldı mı?

Kuşkusuz bu hesaplamaların nedeni, göç sırasında yaşamlarını yitirenlerin kimi kişi, kurum ya da devletlerce Ermeni propagandasının da etkisi ile “1.500.000 Ermeni’nin öldürüldüğü” iddiasını sürdürmelerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekte ölen tek bir insan için bile devletin sorumluluğu vardır. Ancak burada dikkatten kaçmaması gereken, kasıt olup olmadığıdır. Bugüne kadar var olan belgeler böyle bir kastı kanıtlamamaktadır. Hele soykırım gibi bir ulusu tümden yok etmeye dönük bir suçlama ne Sevk ve İskân Kanunu ile ne de uygulama ile bağdaşmaktadır. Uygulamaya koyan ya da sorumlu tutulan devlet görevlilerinin tutuklandıkları ve konu ile ilgili kovuşturmaya uğradıkları unutulmakta, gözden kaçırılmakta ya da unutturulmaya, gözden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Oysa Mütüreke Döneminde Anadolu’yu işgal eden İtilaf devletleri sorumlu gördükleri yöneticileri “katliam” iddiası ile yargılamak istemişler, elliyi aşkın Türk subay ve devlet yöneticisini tutuklamışlar, Malta’ya sürgün etmişlerdir. İngilizler, bu sürgünleri Ermeni Patrikhanesi’nin raporlarına dayanarak suçlamak istemişlerdir. Ancak bu raporlar propagandadan öteye geçmediği, suçlama için elle tutulur bir kanıt taşımadığı için sonuç alamamışlar, bu kez Amerikan arşivlerinde Türkleri suçlayacak belge arayışına girişmişlerdir. Amerika’nın diplomatik ve konsolosluk görevlilerinin savaş boyunca Anadolu’da kaldıklarını, Ermenilerin koruyucusu rolünü üstlendiklerini göz önüne alarak eğer kırım yapıldıysa belgelerinin de Amerikan arşivlerinde yer alabileceğini var saymışlar ve ABD’de araştırmalara başlamışlardır. Araştırmayı yürüten Büyükelçi Sir. A. Geddes’in İngiliz Dışişleri Bakanlığına sunduğu rapor 21. yüzyıla kadar taşınan Ermeni iddialarının ne derece temelsiz olduğunun da kanıtıdır. Geddes şöyle der: “Ermeni kırımından ötürü yargılanmak üzere … Türklerle ilgili olarak raporlar gözden geçirildi. … Üzülerek arzedeyim ki, bu belgelerin içinde… Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur” .

Unutulmamalıdır ki Ermeniler ve onların koruyucusu olan devletler iddia edildiği gibi bir katliam -soykırım kavramı henüz yoktur- yapıldı ise bunun belge ve tanıklarına kolayca ulaşabilecek durumda idiler. Osmanlı Arşivleri işgalci İtilaf devletlerinin emrinde idi. Şimdi açılmadığı, ulaşılamadığı iddia edilen belgeler o gün ellerinin altında idi. Canlı tanıkları da vardı. Ama olmayan bir suç nasıl kanıtlanabilirdi ki. O nedenle tutuklular hüküm gömleğini giymeden serbest kaldı. Ancak Ermenilerin Müslümanlara dönük katliamı Mustafa Kemal Paşa’nın 1921’de işaret ettiği gibi hız kesmeden sürdü.

Mondros Mütarekesi ve Ermeni istekleri

I. Dünya Savaşından sonra hem Ermenilerin Türklere karşı düşmanca tutumları hem de İtilaf devletlerinin Ermenilere verdikleri destek sürmüştü. Mütareke döneminde buna İstanbul hükümetlerinin Ermeni iddiaları dolayısı ile yaptığı tutuklama ve yargılamalar da eklenmişti.
Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’nin 24. maddesinde Ermeni vilayetleri olarak adlandırılan 6 Doğu ilimizde yani Erzurum, Van, Bitlis, Harput (Elazığ), Sivas ve Diyarbakır’da karışıklık çıkacak olursa anlaşma devletlerinin buraları işgal hakkını saklı tuttuğunun belirtilmesi Ermenileri cesaretlendirmişti. İtilaf Devletleri’nce işgal edilen Anadolu topraklarında intikam hissiyle hareket ederek binlerce Müslüman’ı öldürmeye, mallarını gasbetmeye, yerlerinden yuvalarından uzaklaştırmaya yönelmişlerdi. İstanbul’daki hükümetler ise İtilaf devletlerinin ve Ermenilerin baskısına boyun eğen bir politika izlemişti. Örneğin Mütarekenin ardından kurulan Tevfik Paşa Hükümeti İngilizlerin baskısı ile Ermenilerin göç ettirilmesinde kötü davrananları cezalandırma işine öncelik vermişti. Yozgat ve Boğazlıyan’da yapılan göç nedeniyle tutuklu bulunanların yargılamaları 5 Şubat 1919’da Divan-ı Harp’te başlamıştı. Ermeni göçü sırasında Boğazlıyan’da Ermenileri öldürttüğü iddiası ile yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanı’nda asılmıştı.

Damat Ferit’in Ermenilere kıyağı

Damat Ferit Paşa hükümetinin kurulması ile İtilaf devletleri bir kez daha eyleme geçmişti. İngilizler “Türk savaş suçluları”na ilişkin bir liste vermiş, onu Fransa ve ABD tarafından verilen benzer listeler izlemişti. 23 Ocak-20 Nisan 1919 tarihleri arasında kara listeye 223 kişinin 61’i Ermeni “kırımı”ndan suçlanmıştı. Öte yandan hükümet 26 Nisan 1920’de “Divan-ı Harplerin Teşkilat ve Vazifeleri” hakkında bir kararname yayınlayarak sanıkların savunma ve avukat haklarını ellerinden almıştı. Bu nedenle Ermeni tehcirinden yargılanan pek çok sanık kendilerini savunma hakkından yoksun bırakılmış, böylece idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılabilmişti.

Damat Ferit Paşa Ermenilere özerklik de önermiş, hatta Müslümanlarla Ermenilerin yoğun olduğu bölgelerde bir nüfus değişimi yapılabileceğine de işaret etmişti. Ancak Ermeniler bu öneriyi kabul etmemiştir. Damat Ferit Paşa çoğunluğu Türk ve Müslüman olan Anadolu topraklarını gözden çıkarırken Ermeniler de, kurmayı düşündükleri devlet için harekete geçmiş, Paris Barış Konferansı’nın 26 Şubat 1919’da günlü oturumunda Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Sivas, Erzurum ve Trabzon illeri ile Maraş, Cebelibereket (Hassa-Dörtyol yöresi) ve İskenderun limanı ile birlikte Adana’nın kendilerine bırakılmasını istemişlerdi. Ancak İngiliz kaynakları bile Ermenilerin Van dışında hiçbir ilde nüfus yoğunluğuna sahip olmadıklarını açıkça ortaya koyuyordu.

Paris Barış Konferansı’nın 14 Mayıs 1919 günlü oturumunda ise ABD Başkanı Wilson, ABD senatosunun onaylaması koşuluyla Ermenistan’ın mandaterliğini kabul ettiğini açıkladı. Bundan cesaret alan Kafkaslardaki Ermeni Cumhuriyeti parlamentosu 28 Mayıs’ta Büyük Ermenistan Cumhuriyeti adını aldığını açıkladı. Erivan Parlamentosu Wilson’dan, Hazar Denizi’nden başlayıp bir yandan Karadeniz’e diğer yandan Akdeniz’e ulaşan bir imparatorluk hayalini gerçekleştirmesini istedi. Ancak, ABD’li uzmanlar hazırladıkları raporlarla manda altında da olsa Anadolu da bir Ermeni Devleti kurmanın ve yaşatmanın ne denli güç olduğunu ortaya koymuşlardı.

Mustafa Kemal’in Ermeniler ve Ermeni terörizmi konusundaki düşünceleri

Damat Ferit Paşa Paris’te Ermenistan sınırının tartışmalar sonucu saptanabileceğini söylerken Anadolu’da ulusal hareketi başlatan Mustafa Kemal, Ermeni iddialarının asılsızlığına, Ermeni katliamlarına ve Ermeni destekçilerine dikkati çekmiş ve Anadolu’da Ermeni saldırılarına karşı şiddetle karşı konulacağını vurgulamıştı. Mustafa Kemal Paşa Erzurum Kongresi’ni açarken 23 Temmuz 1919’da yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“… Osmanlı tebaasından olan Rum ve Ermeni unsurları, gördükleri teşvik ve yardımın neticesiyle de, milli namusumuzu yaralayacak taşkınlıklardan başlayarak, nihayet hazin ve kanlı safhalara girinceye kadar küstahâne tecavüzlere koyuldular. Fakat; derin bir üzüntüyle itiraf etmeliyiz ki, bu cüretler, sekiz aydan beri birbirini takiben iktidar mevkiine geçmiş, milli denetimden uzak merkezi hükümetlerin (İstanbul hükümetleri) birinin diğerinden daha fena olarak gösterdiği zaaf ve acizlik belirtilerinden ve payitahtta ve bazı gazetelerde görülen pek aşağılık ihtiraslardan ve milli vicdanın inkar, Kuva-yı Milliye’nin itham edilmesinden ötürü yayılma ortamı bulmuştur. … Bir istila fikri besleyen Ermeniler, Nahcıvan’dan Oltu’ya kadar bütün İslam ahaliye baskı ve bazı mahallerde katliam ve yağma yapıyorlar. Sınırlarımıza kadar İslamları mahva mahkum ve göçe mecbur ederek Doğu Vilayetlerimiz hakkındaki emellerine doğru emniyetle yaklaşmak ve bir taraftan da 400 bin olduğunu iddia ettikleri Osmanlı Ermenisini bir dayanak olmak üzere memleketimize sürmek istiyorlar….”

Sivas Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmada ise “Doğuda Ermeniler Kızılırmağa kadar genişleme hazırlıklarına ve şimdiden sınırlarımıza kadar dayanan katliam siyasetine başladı” diyerek yaklaşan Ermeni saldırılarına işaret etmişti. Çok geçmeden Ermeniler 17 Şubat 1920’de Çıldır ve Zaruşat’ı işgal ederek halka yönelik baskı ve katliamlarını artırmıştı. Bunun üzerine Anadolu’da Kazım Karabekir Paşa “Erivan Ermeni Cumhuriyeti Askeri Kumandanlığına” bir mektup göndererek, Müslüman Türk ve Kürtlere karşı girişilen “kıyım”a son verilmesini ve uğradıkları zararın giderilmesini istemiş, Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal Paşa da Ermeni zulmünü devletler katında protesto etmişti. M. Kemal Paşa Erivan Ermeni Hükümetinin bölgesi içindeki İslam ahaliyi yok etmekle meşgul olduğuna dikkati çekmişti. Ancak Ermenilerin hem Kafkaslarda hem de Anadolu’da Müslümanlara yönelik insanlık dışı uygulamaları sürmüştü. Fransız güdümü altındaki Ermeniler Mayıs 1920’de Türkiye ile Fransa arasında yapılan 20 günlük ateşkes süresi dolmadan, Adana ve çevresindeki Türk köylerine saldırmışlar, Adana’yı ateşe vermişlerdi. Antep’in durumu da bundan farksızdı.

Sevr ve Anadolu’da Bağımsız Ermenistan

Ermeniler Türk şehirlerini yakıp yıkarken ve Türkleri öldürürken İstanbul Hükümeti de müttefiklerin San Remo’da son şeklini verdikleri tarihimize Sevr Andlaşması olarak geçen belgeyi onaylamıştı (10 Ağustos 1920). Bu anlaşma ABD koruması altında bir Ermenistan devletini kağıt üzerinde ortaya çıkarmıştı. Buna göre; Erzurum, Van, Bitlis, Trabzon illerinin bulunduğu alanda bir Ermenistan devleti kurulacak, yeni devletin sınırları ABD başkanı tarafından belirlenecekti. Sevr Anlaşması ile bağımsız Ermenistan konusunda amaca ulaşıldığı sanılmıştı.

Karabekir, Ermenileri anlaşmaya zorluyor

İstanbul’un Türkiye’yi yok eden Sevr’e imza koyduğu günlerde, Anadolu’da gittikçe kendisini gösteren BMM Hükümeti anlaşmayı tanımadığı gibi imzalayanları da vatan haini ilan etmişti. Ancak Ermeniler Sevr’i uygulamaya koymak için harekete geçmiş, 12 Ağustosta Oltu bölgesinde bazı köyleri işgal etmiş ve Türk birliklerine saldırmışlardı. İki Ermeni uçağı Türk mevzilerini bombalamış, 13 Eylül’de de Doğu Beyazıt kuzeyinde daha geniş çaplı saldırıları başlatmışlardı. Bu durumda TBMM Hükümeti 20 Eylül’de harekete geçme kararı almıştı. Kâzım Karabekir Paşa, saldırı günü olarak 27 Eylül’ü belirlemişken Ermeniler 24 Eyül’de Bardız yöresinden Türk topraklarına girmişlerdi. Bunun üzerine Karabekir komutasındaki Doğu ordusu 28 Eylül’de Sarıkamış’ı, 30 Eylül’de Oltu’yu ele geçirmiş bir ay sonra, 30 Ekim’de de Kars alınmıştı. Böylece Misak-ı Milli ile öngörülen sınıra varılmış ve Ermeni ordusu tehlike olmaktan çıkarılmıştı. Ermeniler 17 Kasım’da önerilen koşulları kabul etmeye hazır olduklarını bildirmişler, 2/3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması ile de Sevr Andlaşması’nı tanımadıklarını belirtmişlerdi. Ermenistan, Azarbeycan ve Gürcistan 13 Ekim 1921’de Türkiye ile imzaladıkları dostluk anlaşması (Kars Antlaşması) ile Sevr’i tanımadıklarını bir kez daha teyid etmişlerdi. Böylece Türkiye’nin doğu sınırı çizildiği gibi Ermeniler de o güne değin savundukları iddialarından vazgeçtiklerini hukuksal olarak belgelemişlerdi.

Ermeni iddialarına son nokta; Lozan

TBMM, Lozan’da İtilaf Devletleri’nin Ermeni Yurdu’nu dile getirmelerini bile görüşmelerin kesilme nedeni olarak görmüştü. İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyetine bu konuda kesin yönerge verilmişti. Buna karşın müttefik temsilcileri özellikle de Lord Curzon Türkiye’nin Ermeniler için bir toplanma merkezi bulması gerektiğini savunmuştu. İsmet Paşa ise Türkiye topraklarında Türk çoğunluğun yaşadığını ve hiçbir şekilde başkalarına bırakılamayacağını vurgulayarak Türkiye’nin kendi topraklarında bir Ermeni yurdu kurulmasını kesinlikle reddettiğini dile getirmişti. İsmet Paşa ayrıca Türkiye’de kalmak isteyen Ermenilerin Türkler ile kardeşçe yaşayabileceklerini de özellikle vurgulamıştı. Lozan’da emellerine ulaşamayan Ermeniler antlaşmanın imzalanmasından sonra 9 Ağustos 1923’te Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Sevr Antlaşması ile verilen hakların dikkate alınmasını isteyerek bir kez daha şanslarını denemişler ancak yine sonuç alamamışlardı.

Ermeni komitacılar İttihatçı önderleri öldürerek işe başlıyor

Ermeniler amaçlarına ulaşmak için siyasal mücadelelerini yürütürken dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Ermeni komitacıları da katliamlarını sürdürmüştü. 15 Mart 1921’de Talat Paşa Berlin’de pek çok görgü şahidinin gözleri önünde Teilirian adında bir Ermeni komitacı tarafından öldürülmüştü. Alman yetkililer katilin gerekli cezaya çarptırılacağı yolunda garanti vermişlerse de komitacılar mahkeme salonunu “bir gösteri alanına” dönüştürmüşler ve mahkeme, tanıkları dinlemeye bile gerek görmeden katili doğrudan beraat ettirmişti. Bu beraat Ermeni teröristlerini cesaretlendiren büyük bir unsur olmuştu. 6 Aralık 1921’de eski sadrazamlardan Sait Halim Paşa Roma’da, 21 Temmuz 1922’de Cemal Paşa ile iki yaveri Tiftis’te yine Ermenilerce öldürülmüştü. Lozan’da İsmet Paşa’ya yapılmak istenen suikast girişimleri ise İsviçre makamlarının geniş güvenlik önlemleriyle boşa çıkarılabilmişti. 1924-1927 yılların arasında ise Atatürk’e yönelik planlanan altı suikast girişiminin ya baş aktörleri ya da eylemsel destekleyicileri yine Ermeniler olmuşlardı. 1945 yılında San Fransisco Konferansı’na katılan Türk delegasyonu aynı tehlike ile yüz yüze kalmıştı. Bu tarihten sonra Ermeni terörü, Ermenileri haksız çıkaran belgelerin yok edilmesi ve kitaplardaki bölümlerin çıkarılması olarak kendisini göstermişti.

Ermeni suikastçıları Diplomatlarımızı hedef alıyor..

Ta ki 1973 yılına kadar. O yıl yurt dışında Türk diplomatlarına yönelik saldırılar başladı. 27 Ocak 1973’te ABD’nin Los Angeles kentinde görevli başkonsolos Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir Santa Barbara kasabasında pusuya düşürüldü. Katil Mıgırdıç Yanıkyan adlı Rus kökenli bir Ermeni komitacıydı. Yanıkyan’ın çifte cinayeti diplomatlarımıza karşı Ermeni suikastlarının başlangıcı olmuştu. 22 Ekim 1975’te Viyana Büyükelçiliğimiz tarandı, Büyükelçi Daniş Tunaligil çalışma masasının başında vuruldu, iki gün sonra 24 Ekim’de Paris Büyükelçimiz İsmail Erez ile şoförü Talip Yener sinsice öldürüldü. Her iki suikastı de ASALA adlı Ermeni terör örgütü üstlendi.

ASALA… Neden?

“Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu”. Dünya kamuoyu bu suikastların Ermenilerce yapıldığına inanmamıştı. O günlerde Kıbrıs’taki gerilim nedeniyle kuşkular Rumların EOKA’sına yönlendirilmişti. Ancak ASALA ile birlikte Adalet Komandoları adlı bir başka Ermeni örgütü 1976-1980 arasında 17 ayrı merkezde 28 silahlı saldırı yaptı. Neden?
Suikastların sözde nedenleri de yavaş yavaş su yüzüne çıktı. Ermeni örgütleri, Anadolu’da vaktiyle Ermenilere karşı bir “soykırım” yapıldığını ileri sürüyor ve bu iddiayı dünyaya yaymak için Türk diplomatlarını katlediyormuş.

On yılı aşkın bir süre “soykırım” iddialarını diplomatlarımızı şehit ederek kabul ettirmek isteyen ve dünyanın dört bir yanına dağılmış olan kimi Ermeniler, bu gün de siyasal yollarla/baskılarla bu iddialarını kabul ettirmek istiyorlar. 1991’de Sovyetlerden bağımsızlığını kazanan Ermenistan Cumhuriyeti ise ardıl devlet olarak kabul etme yükümlülüğünü taşıdığı Kars Antlaşması’nı tanımadığını söylüyor ve Anayasasının 13. maddesi ile de teyit ediyor. Bağımsızlık bildirgesinde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kimi topraklarını kendi toprağı olarak görme eğilimini sürdürüyor. Ağrı Dağı’nı ülkesinin simgesi olarak benimsiyor. Türkiye Cumhuriyeti kendisine yönelen dostça olmayan bu yaklaşımlara karşın tüm iyi niyeti ile sorunun çözümü için adım atıyor. İddiaların, konunun tarafı olan iki ülke yani Türkiye ile Ermenistan arasında çözümlenmesi gerektiğini, her iki ülkenin tarihçilerinin çalışmalar yapabileceğini hatta tarafsız devlet temsilcilerinin de katılımı ile komisyon kurulabileceğini yıllardır duymak istemeyen kulaklara söylüyor. Aldığı yanıt “soykırım yaptınız” “kabul edin” “özür dileyin” oluyor. İşlenmemiş bir suç için kimden, neden özür dilenebilir ki? Üstelik o özür yalnız özür dileyen kişi ya da kuşağı değil geçmiş ve gelecekteki tüm Türk ulusunu kapsayacak bir özür olacağı için büyük sorumluluk istemektedir. Türk ulusunun bu sorumluluğu taşıyabilmesi için tek yol karşı tarafın ciddi kanıtlarla, belgelerle iddiasını ortaya koymasından geçmektedir.

Ve kanımca Türkiye Cumhuriyeti Ermeni ulusunun iddialarını bu yolla kanıtlamasını beklemektedir.


İlgili yazılar

Müzakerecilikten iç savaşa

Onur Öymen 2009 yılında TBMM’nde “Terörle müzakere edilmez, mücadele edilir” dediğinde neredeyse linç ediliyordu. Devletin yapısını ve işleyişini bilmeyen tüccar

2015 Genel Seçimleri CHP’nin Sonu Olabilir

  Daha önceki seçimlerin CHP açısından telafisi vardı. 2007 seçimleri kaybedildiğinde örgütün önüne 2011’de kazanacağız diyerek yola çıkılabildi. 2011 kaybedildiğinde

Çağdaş Türk Eğitimi Ve İsmail Hakkı Tonguç!

Türkiye’de çağdaş eğitim ve Köy Enstitüleri’nin mimarlarından eğitimci İsmail Hakkı Tonguç Türkiye için çok öyle büyük hizmet yaptı ki; darbeciler, dinciler, 14

Bir Cevap Yazın