UYGULAYICILARININ KALEMİNDEN KEMALİZM-3

-III-

İLKELERİN TAMAMLANMASI VE TANIMLANMASI

1930’ların başından itibaren dünyada ve Türkiye’de gelişen olaylar Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkelerine Devletçilik ve İnkılâpçılık/Devrimcilik ilkelerinin eklenmesini sağlamıştır. Gerçekte devrimcilik ilkesi “Partinin doğduğu günden beri göze çarpan belli başlı şiarı” olmuş, ulusal ekonomiyi koruyup yükseltecek bir ilke olarak da devletçilik uygulamaya koyulmuştur.

Halkçılığı devletin temel dayanağı yapan, Türk halkını “kapitalizmin ve emperyalizmin tahakkümünden” kurtarmayı amaçlayan ve tam bağımsızlığı hedefleyen yeni Türkiye için ekonomik bağımsızlık ve kalkınma yaşamsal bir öneme sahip olmuştur. Yeni Türkiye, Türk Ulusu’nun ekonomik kalkınmasının önündeki iç ve dış engellere izin vermeyeceğini ihtilâlin ilk gününden itibaren ortaya koymuş ve savaş koşullarında izlemeye başladığı “millileştirme” siyaseti ile devlet, ekonomik faaliyetleri yönlendirmiştir. TBMM’nin 1 Mart 1922’deki açılışında Mustafa Kemal Paşa ilk kez “devletleştirme”den bahsetmiş, böylece devlet eliyle ulusal ekonomi oluşturulmaya çalışılmış, ardından 9 Umde ile yeni Türkiye Devleti’nin siyasal, toplumsal, hukuksal ve eğitimsel yapılanmasında, halkın refah ve mutluluğunun sağlanmasında devletin etkin kılınması hedeflenmiştir.

19. yüzyılın sonlarından itibaren dünyanın gelişmiş pek çok ülkesinde saf bir liberalizm uygulamasının terk edildiği, devletlerin bir şekilde ekonomik müdahaleye yöneldiği dikkate alınacak olursa yeni Türkiye’nin 1920’li yıllarda izlediği millileştirme/devletleştirme siyasetinin çağdaşlarına koşut olduğu da ortaya çıkmaktadır. Buna karşın Türkiye Cumhuriyeti, 1923-1929 arasında Rusya’da olduğu gibi, özel girişimi yadsıyan devletçi bir söylem içine girmemiş, hatta özel girişimi yasalarla teşvik etmiştir. Ancak ülke koşulları; girişimci azlığı, kapital birikiminin olmayışı, yabancı sermayenin çekimserliğini sürdürmesi gibi nedenlerle devlet gücü özellikle sanayi alanında kendisini göstermiştir. Diğer bir değişle Türkiye’nin kendine özgü bir devletçilik anlayışını benimsemesi var olan koşulların zorunlu bir sonucu olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı ekonomik siyasete adını koyması ise hem dış hem de iç koşulların sonucudur. O güne kadar CHF, Gazi, “hayatın dinamik çehresine damga vurmamak kararında” olduğu, Parti, “peşin birtakım prensiplere kendisini esir yapmak” istemediği, “dünya hâdiseleri ve memleket ihtiyaçları karşısında memleketin çıkarına uygun hangi yol bulunursa onu kabul et(tiği)” için kendisini bir programa bağlanmayı neredeyse hiç düşünmemiştir.[1] Ne var ki dünya ekonomik bunalımının Türk ekonomisini de sarsması, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) belirgin bir programla ortaya çıkarak liberalizmi benimsediğini net bir şekilde ifade etmesi iktidarı, uyguladığı ekonomik programa isim vermeye itmiş ve Ağustos 1930’da İsmet Paşa bu siyaseti “mutedil devletçilik” olarak açıklamıştır. SCF deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanması ve partinin, kurucusu Fethi Okyar eliyle kapatılması ise CHF’nin bütüncül bir program hazırlamasını sağlamıştır. Bunun ilk adımı da “işlerin iyi gitmediğini, müdahale lazım geldiğini” gören, halkın yakındığı koşulları ve isteklerini yakından görmek ve dinlemek isteyen Mustafa Kemal Paşa’nın 18 Kasım 1930’da çıktığı yurt gezisinde atılmıştır. Yolculuğun ilk evresinde, Ankara-Sivas arasında tren seyahatinde Türkiye, “onu idare eden inkılâpçı Şefin huzurunda yapılan bir toplantıda kendi mevkiini ve gideceği yolu” belirlemiştir. Şükrü Kaya, Recep Peker, Reşit Galip, Memduh Şevket, Ahmet Hamdi ve Genel Sekreter Tevfik beylerin katılımı ile yapılan görüşmede Mustafa Kemal Paşa altı ilkeye açılım getirmiştir. Bu açılım ve açıklama Başar’ın notlarına şöyle yansımıştır:

Gazi “Fırkanın programını teşkil edecek prensiplerin nelerden ibaret olduğunu beraberce araştıralım” dedi; ve evvelâ idare şeklimizi belirten umdeyi, “Cumhuriyetçilik”i tesbit etti. Zaten yaptığımız işlerden başlıcası Saltanatı yıkmak, yerine Cumhuriyeti koymaktı. Şu halde ilk şiar:

“Cumhuriyetçilik”ti. Bunda kimse için söyliyecek başka bir şey yoktu.

İkinci şiarımız neydi? Gazi, yaptığımız hareketlerin ilk şuurlaştığı zamanlara nazarlarımızı çevirdi; ve çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu karşısında Anadoluda kendi başkanlığında şuurlaşan millî hareketin ilk programını, “Misakı Millî”yi hatırlattı. Bu program bir millî hudut içinde hemen yüzde yüz Türklerle meskûn olan bir vatanın ismidir. Millî hudut, millî vatan, Türk vatanı… Şu halde ikinci şiarımız kendiliğinden ortaya çıkıyor:

“Milliyetçilik.”

Üçüncü şiarımızın ise ne olduğunu uzun boylu düşünmeğe lüzum yok; onu İsmet Paşa açıkça nutkunda ifade etti:

“Devletçilik.”

Yeni Türkiye Saltanat idaresini kaldırdı; ve yerine halk hâkimiyetini kurdu. Eskiden her şey Saray içindi; şimdi ise her şey halk içindir. Sınıfsız, imtiyazsız ve halk için kurulan ve yaşayan rejimin umdesi şu ismi alırdı:

“Halkçılık.”

Yeni Türkiye, Saltanatı yıktığı gibi, Hilâfeti de yıktı; dini devlet ve cemiyet işlerine karışmaktan ebediyen menetti; dinî müessisleri ve kanunları ortadan kaldırdı. Bu hareketimiz ise;

“Lâyıklık” ile tavsif edilebilirdi. Nihayet bütün bu işleri, Cumhuriyetçiliği, Milliyetçiliği, Devletçiliği, Halkçılığı ve Lâyıklığı kendiliğinden ve bir tekâmül yolu ile yapmadık; bunlar inkılâbın eseri oldu. Onun için bir şiarımız da:

“İnkılâpçılık”tır.

İşte sonra Recep beyin “Altı ok” sembolüne soktuğu altı esasın kolayca ve mantıkî bir silsilesi içinde tesbiti böyle oldu.

Altı Ok ise Topkapı Müzesi’nde bulunan eski Türk oklarından esinlenilerek benimsenmişti.[2]

Mustafa Kemal Paşa, yurt gezisinin İzmir durağında, CHF İzmir İl Kongresi’nde 27 Ocak 1931’de partinin izlediği programı “bir yönüyle tamamiyle demokratik, halkçı bir program olmakla birlikte ekonomik açıdan devletçidir” diyerek açıklamış,[3] Ankara-Sivas hattında belirlenen altı ilkeyi ise 20 Nisan 1931’de seçim dolayısıyla ulusa yayınladığı beyannamede ilk kez bir arada kamuoyu ile paylaşmıştır. “Cumhuriyet Halk Fırkasının cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı vasıfları onun değişmiyen bariz mahiyetidir” diyen Mustafa Kemal Paşa, bu gerçeği, seçim dolayısıyla, “yeniden millete hatırlatmayı (da) faydalı gör(müştür)”[4]

Altı ilke; CHP’nin 10 Mayıs 1931’de toplanan Üçüncü Büyük Kurultayı’nın 17 Mayıs 1931’de yaptığı son toplantısında partinin “ana vasıfları” olarak Parti Programı’na alınmıştır. Dilde özleşmeye paralel olarak “fırka” yerine “parti” sözcüğünün benimsendiği bu kongrede[5] ilkeler tanımlanmış ve Peker’in “Programın İzahı İçin” verdiği konferansta[6] altı ilkeye açılım getirilmiştir. Bu iki belge ışığında;

Cumhuriyet; Türk halkının geçirdiği büyük mücadelelerin sonunda elde ettiği ulusal kazançların “en üstünü ve en kıymetlisi”, ulusal egemenlik kavramının “en iyi ve en emin surette” temsilini sağlayan devlet şekli olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle Anayasa, Cumhuriyet şeklinin TBMM tarafından bile değiştirilmesi hakkını tanımamış ve hatta bunu teklif ve tartışma olanağını da ortadan kaldırmıştır. CHP, Türkiye’nin yalnız gelişmesi ve mutluluğunun kaynağı olarak değil, vatanın varlığının ve bağımsızlığının şartı olarak da Cumhuriyeti “kök ve temel” saymış, onu “her tehlikeye karşı her vasıta ile” savunacağını açıklamıştır.

Milleti; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir heyet olarak tanımlayan CHP, Türkiye’nin yaşaması, ilerlemesi ve bekası için en büyük gücü milliyetçilikte bulmuştur. İlerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş uluslara denk ve onlarla bir ahenkte yürümeyi hedefleyen CHP, Türk ulusunu insanlık ailesinin bir uzvu olarak görmüştür. Ancak, ulusun “hususî seciyelerinin ve müstakil hüviyetinin mahfuz kalması için her nereden gelirse gelsin ve her ne mahiyette olursa olsun beynelmilelcilik cereyanlarına kapılmanın millî felaket doğuracağına” dikkat çekilerek ulus bireylerinden, bu tür akımlara kapılmamaları beklenmiştir. Vatanı, “bugünkü sınırlar içindeki yurt” olarak tanımlayan CHP, bu sınırlar dışında yaşayan Türklerle siyasal bir birliktelik öngörmemiştir. Bununla birlikte “Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine kürtlük, çerkeslik ve hattâ lazlık ve pomaklık gibi fikirler telkin edilmiş olan vatandaşlarımızı kendimizden sayarız” diyerek 1924 Anayasası’nda vurgulanan Türk tanımını yinelemiştir. Bu tür düşünceleri ise “mazinin karanlık istibdat devirlerinden kalma bir miras olan ve uzun tarihî tegallübatın mahsulü bulunan … yanlış telâkkiler” olarak değerlendirmiştir. Hıristiyan ve Musevi vatandaşlar da “dil ve emel birliğinde iştirak kaydı altında tamamen Türk olarak” kabul edilmiştir.

CHP, ülkenin mutluluğunu vatandaşlar arasında sınıf ayırımı olmamasında görmüştür. Sınıflı toplumu; vatandaşlardan birinin çıkarının diğerinin çıkarını yok ettiği bir düzen olarak tanımlamış, sınıflaşmak düşüncesinin “insafsız, ihtiraslı ve taassuplu bir sınıf mücadelesini ve bu(nun) da vatandaşların mütemadi çatışmasını doğur(duğunu)” vurgulamıştır. CHP, “tek vatandaşın olduğu kadar çalışma zümrelerinin hususî menfaatlerinin de devletin ve memleketin umumî menfaati çerçevesi içinde temin olunabileceğine kanidir.” Bu nedenle “kanunların önünde mutlak bir müsavat kabul eden ve hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir cemaate imtiyaz tanımayan fertleri halktan ve halkçı olarak kabul et(miştir)”. “Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve içtimaî hayat için iş bölümü itibarile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkkî etmek” temel ilke sayılmıştır. CHP, “halkçılık vasfında demokratlık manasını da görmektedir.” Zira parti; vicdan, düşünce, düşündüklerini söyleme, yazma, seyahat, çalışma, ticaret, mülkiyet, tasarruf, toplanma, dernek kurma hak ve özgürlüklerini, can, mal, namus ve kişi dokunulmazlığına saygı göstermiştir. Ancak, bütün bu özgürlükleri kullanırken vatandaşlardan devlet otoritesinin korunmasını ve başkalarının özgürlük sınırının aşılmamasını beklemiştir. Zira “…irade ve hâkimiyetin kaynağı millettir. Bu irade ve hâkimiyetin devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşı vazifelerinin hakkile ifasını tanzim yolunda kullanılması Fırkaca büyük esastır.”

CHP; görevi, içte emniyet ve asayişi sağlamak, dışta yabancı devletlerle ilişkileri düzenlemek ve vatanı savunmaktan oluşan devlet düşüncesinin tarihe karıştığı inancındadır. Bireyleri ve şirketleri gelişen ekonomik yaşamda “yegâne unsur” olarak görmek, “bu işlerde devlete faaliyet hissesi ayırmamak ve hatta icabında devletin tanzim ve müdahale hakkını tanımamak liberal mesleğin artık dünyanın her tarafında hatırası kitaplarda kalan prensiplerinden ibarettir”. Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyadaki yeni gelişmeleri, yeni düşünceleri ve ülkenin özel koşullarını göz önünde bulundurarak benimsediği devletçilik anlayışı, ülkenin bütün üretim kaynak ve araçlarını devletleştiren, serbest ticaret ve mülkiyet haklarını tanımayan, özel sermayenin çalışmasına izin vermeyen “aşırı devletçilik” düşüncesinden uzaktır. “Ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadî sahada- devleti fiilen alâkadar etmek mühim esaslar(dan)” sayılmıştır. Ekonomik yaşamda özel girişime serbestlik tanındığı gibi devlet, bireylerin ya da ekonomik ortaklıkların verimli ve başarılı olabileceği alanlarda girişimlerini kolaylaştıracak gerekli önlemleri almayı da yükümlenmiştir. Bununla birlikte yapılması zorunlu olan, diğer bir değişle kamuyu ilgilendiren, kişisel girişimle başarılamayacak ya da kişisel girişime bırakılmasında sakınca görülen alanlarda devleti etkin kılmak hedeflenmiştir. Amaç, “vatana şevketli bir istikbal hazırlayabilmek”tir. Bu amaç da bizi ‘halk için devletçilik’ anlayışının benimsediği sonucuna ulaştırmaktadır.

Tarihinden ders çıkaran CHP, dinin devlet işlerinin düzenlenmesinde etkin olmasından dolayı pek çok devlet gibi Türkiye’nin de büyük zararlar gördüğünün bilincindedir. Bu bilinçle din buyruklarını yaşama egemen kılan medreseleri, şeriat kuralları ile dünya işleri hakkında hüküm veren şerî mahkemeleri kaldırmış, yeni nesle hurafelerden uzak çağdaş bir eğitim vermeyi yeğlemiştir. Ülkenin ve ulusun gerçek kurtuluşunu sağlayan bu adımlarla da laik devlet düzenini benimsemiştir. “Fırka, devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir.” Ulusun çağdaş gelişmelere ayak uydurabilmesi ve attığı adımlarda başarıya ulaşabilmesi için vicdan konusu olan din düşüncesinin devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutulması bir zorunluluk olarak görülmüştür. Bununla birlikte laiklik ne dinsiz olmak ne de dinsiz olmayı istemek demektir. Türkiye’de herkesin istediği gibi ibadetini yapması anayasal güvence altındadır ve bireyler, kişisel inanışları doğrultusunda hareket etme özgürlüğüne sahiptir.

Türk ulusu, vatanın tam kurtuluşunu ve onurlu bir toplumsal varlık olarak yönünü geleceğe çevirmesini devrimin verimlerine borçludur. Devrimin “en kıymetli” eseri cumhuriyettir. Başta medenî yasa olmak üzere tüm çağdaş yasalar, şerî mahkemelerin ve medreselerin kaldırılması, tek mahkeme ve tek okul anlayışının benimsenmesi, dervişliğin yasaklanması ile tekke ve türbelerin kapatılması, şapka giyilmesi ve nihayet yeni Türk harflerinin kabul edilmesi biri diğerinden önemsiz olmayan ve her biri diğerini tamamlayan devrimin meyvesidir. Bu nedenledir ki devrimcilik ilkesi ulusun pek çok fedakârlığa katlanarak yaptığı bu devrimlere ve devrimlerden doğan gelişmelere bağlılığı ve her türlü tehlikeye karşı korumayı ilke edinmiştir.

CHP’nin altı ilke ile çerçevesi çizilen programı, “herhangi bir gün oturulup yazılmış bir eser değildir”. “Fırkanın bütün ömrü boyunca yapılmış ana işlerinin ve söylenmiş ana prensiplerinin teşkil ettiği kaideler üzerine bina edilmiştir.” Altı ilke; Dünyadaki gelişmeler ile Türkiye’nin kendine has özellikleri göz önünde tutularak vatandaşların bugün ve gelecekteki gereksinimleri düşünülerek ortaya konmuştur. Böylece, çok değil on yıl önce ölüyor denilerek kutsal toprakları düşman çizmeleri altında çiğnenen Türkiye’nin başı dik ve onurlu yurttaşlarını aydınlık yarınlara yürütecek yol haritası belirlemiştir.

——————————-

[1] Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, İstanbul: Tan Matbaası, 1945, s.45-46.

[2] “6 Ok”, Babalık, 19 Teşrinievvel (Ekim) 1933.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 262.

[4] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, (Derleyen: Nimet Arsan), Ankara: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1964, s. 549-552.

[5] C.H.F. Üçüncü Büyük Kongre Zabıtları (10-18 Mayıs 1931), İstanbul: Devlet Matbaası, 1931, s. 28 vd; Cumhuriyet Halk Fırkası Programı, 1931, s. 4-5.

[6] C.H.F. Programının İzahı, Ankara: Ulus Matbaası, 1931.


İlgili yazılar

Vasi tayini nedir ne zaman vasi tayini gerekir?

Vesayet; çeşitli sebeplerden dolayı kendi işlerini sürekli olarak yerine getiremeyecek durumda olan ve bu sebeplerden dolayı koruma altına alınması gereken

YORUMSUZ

Kemalizm, ileri bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliğidir, ne de kalıplaşmış bir inanç sistemi. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir

Benim derdim futbol!

Herkesin kendine göre bir derdi var… kimi efkârlı, kimi değil. Ama benim derdim  futbol… Bir aylık yeni bir maraton başlıyor.

Bir Cevap Yazın