UYGULAYICILARININ KALEMİNDEN KEMALİZM- 4

-IV-

Kemalizm’in Anayasal Nitelik Kazanması

Mustafa Kemal Paşa, CHP’nin 9 Mayıs 1935’te toplanan Dördüncü Büyük Kurultayında yaptığı açış konuşmasında, katılımcılardan, CHP’nin ilk kurultayı olarak kabul edilen Sivas Kongresi’nden itibaren yaşananları anımsamalarını istemiş ve ardından Türk Devrimi’ni tanımlamıştır:

“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içerde ve dışarıda saygı ile tanılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler… İşte, Türk genel devriminin bir kısa diyemi…”

Bu diyem de Dördüncü Büyük Kurultayın 13 Mayıs 1935’teki toplantısında “Kamâlizm (Kemalizm)” adını almış, Türkiye’nin izleyeceği yol “Kamâlizm yolu” olarak ortaya konmuştur. Dilde özleşmeye paralel olarak inkılâp yerine devrim sözcüğünün benimsendiği Cumhuriyet Halk Partisi Programı; bir giriş ve sekiz bölümden oluşmuştur.

Giriş bölümünde; CHP’nin programına temel olan düşüncelerin, “Türk devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle, yalın olarak” ortaya konulduğu, “yalnız birkaç yıl için değil, geleceği de kapsayan” tasarıların ana hatlarının programda toplu olarak ele alındığı vurgulanmış ve “Partinin güttüğü bütün esaslar(ın), Kamâlizm prensipleri” olduğu saptanmıştır.[1] “Esaslar”; Vatan, Ulus, Devletin Esas Kuramı ve Kamusal Haklar olmak üzere 4 ögeye oturtulmuş, “Ana Vasıflar” başlığı altında ise “Cumhuriyet Halk Partisi; a-Cumhuriyetçi, b- Ulusçu, c- Halkçı, ç- Devletçi, d- Lâik, e-Devrimcidir” denilerek ilkeler tanımlanmıştır.

Bir avuç Türk’ün yaşadığı “ata yurdu”nda tam bağımsız yeni bir Türk Devleti ideali ile çıkılan yolda, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden CHP’ye geçiş sürecinde partinin “ana vasıfları” olan 6 ilke, 1937 yılında Anayasaya alınarak devletin nitelikleri haline getirilmiştir.

Anayasada değişiklik önerisi İsmet İnönü ve 153 arkadaşından gelmiştir. Gerekçede, Anayasa’nın “esas hükümleri gösteren faslının birinci maddesinde Türkiye Devletinin bir Cümhuriyet olduğu yazılı olup bununla yalnız Devletin şekli beyan edilmiş oluyor. Halbuki, Devletin şeklile beraber siyaset ve idare tarzında takip edeceği ana vasıfların da esas hüküm olarak gösterilmiş olması lüzumludur” denilerek 2. maddede devletin ana niteliklerinin altı ilke ile tanımlanması istenmiştir.[2] Şemsettin Günaltay başkanlığındaki Anayasa Komisyonu da, Anayasa’da Türk Devleti’nin şekli ile beraber “doğuş tarzının ve kuruluşunda hâkim olan ve fiiliyat sahasında şimdiye kadar inkişaf eden umdelerin yer tutması(nı)” gerekli bulmuştur. Altı ilkenin birbirini tamamladığı ve ayrılmasının söz konusu olmadığı kanısında olan Komisyon; ulusun birliğini sarsacak uluslararası akımların ülkede yer bulmaması, yurttaşlar arasında sınıf farklarının kaldırılması, alınacak her türlü önlem ve atılacak her adımda eski zihniyete ve ananelere bağlanılmayıp zamanın gereksinim ve zorunluluklarının dikkate alınması ve böylece ülkenin yükseltilmesi hedefine ulaşılabilmesi için ilkelerin, “esas hüküm” olarak anayasaya girmesini “pek lüzumlu” bulmuştur. Değişiklik önerisi 5 Şubat 1937’de TBMM’de görüşmeye açılmıştır.[3]

Değişiklik isteğinin “zaruretlerini” milletvekillerine Dahiliye Vekili Şükrü Kaya açıklamış; Türk ulusunun; hiç kimsenin, hiçbir tarafın etkisinde kalmadan ve yardım almadan kaderini ve geleceğini belirlediğini, bağımsızlığını elde ettiğini, bir daha benzer acılar yaşamamak için yeni bir devlet sistemi kurduğunu, bu sistemde uygulamaya koyacağı ilkeleri açık bir programla ortaya koyduğunu, uygulama yetkisini de CHP’ye verdiğini, CHP’nin amacının ise “modern bir devlet” kurmak olduğunu belirtmiştir. Devletin niteliklerinin tarihten, gerçeklerden ve uygulamadan yola çıkarak zaman içinden süzülüp geldiğine dikkati çeken Şükrü Kaya, bunların başında Devletçilik ilkesini anmıştır.

“Türk milleti Devletçidir. Asırların gösterdiği, tarihin seyri isbat etmiştir ki modern tekniğin ve ekonominin, maliyenin teknik ve müsbet icaplarına, gündelik hayatlarını ferdî olarak ve cemiyet halinde uydurmayanlar daima geri kalmağa mahkûmdurlar” diyen Şükrü Kaya, ilerlememenin gerilemek, gerilemenin ise ezilmek anlamına geleceğine dikkati çekmiş, “çiğnenmemek için Türkün her gün daha fazla ileri adım atması” gerektiğini belirterek devletçiliğin, devrimci anlayışın sonucu olduğunu ortaya koymuştur. “Biz yakın mazinin bıraktığı boşlukları doldurmakla mükellef olduğumuz gibi atiyen de çocuklarımıza hiçbir fena miras bırakmamak mecburiyetinde bulunan bir nesiliz. … Yalnız mazinin kusurlarını itiraf etmek veyahud örtmek kâfi gelmez. İstikbalin de icaplarını ona göre hazırlamak iktiza eder. Bu vasfı haiz olmıyan Devletlerin bilhassa Türk Devletinin istikbalinden dahi şüphe edilebilir” saptamasıyla da devletçilik düşüncesinde Türkiye’nin geleceğini kurma idealinin bulunduğuna dikkati çekmiştir. Şükrü Kaya, Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkelerin Anayasaya geçirilmesini ise Türk ulusunun bu ilkelere karşı bağılılığının ve samimi ilgisinin hukuksal ifadesi olarak yorumlamıştır.

Türk ulusuna bağımsızlığını ve yitirdiği düşünülen uygar niteliklerini geri veren Atatürk’e karşı yalnız şükran duymanın yeterli olmadığını, ortaya koyduğu ilkeleri “sadakatle, ferağatle ve samimiyetli” izlemek gerektiğini vurgulayan Şükrü Kaya, bu ilkelerin “Türk” ve “Türkçü” olduğunu, Türk ulusunun karakterinden alındığını ve onun tüm gereksinimlerine uygun olarak seçildiğini belirtmiştir. Nutuk’ta Atatürk tarafından açıkça ortaya konan acı olayların yeniden yaşanmaması için Türk ulusunun mutlaka “Türkçü ve millici” olması gerektiğini vurgulamıştır. “Türk milletini beşeriyet içerisinde medeniyete yarar, sulha hâdim mümtaz bir camia yapmak için evvel emirde Türk milletini istikbal tarihinde de lâyık olduğu medeniyet seviyesine çıkarmak” gerektiğine, Türk milliyetçiliğinin, “dar ve inhisarcı” olmadığına, insanlığı yüceltmeyi, mutlu, kalkınmış ve barış içinde bir dünya kurmayı arzuladığına dikkati çekmiştir.

Şükrü Kaya’ya göre barışın ve uygarlığın güvencesi Türk ulusunun bağımsız olarak yaşamasına bağlıdır. Bağımsızlığın sonsuza dek sürdürülebilmesinin ön koşulu da halkçı olmaktır. Türkiye’nin kurtarılmasının, bağımsız olarak insanca yaşamasının temeli olan halkçılık; “halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halkla beraber sistemi”dir. Ülkenin, doğrudan doğruya halk tarafından idaresini hedeflemekte, kişi ve sınıf ayırımı gözetmemekte, yasalar önünde tüm vatandaşları eşit görmektedir. Bu hedef ve içerikle halkçılık ilkesinin anayasaya alınarak kamunun vicdanına mal edilmesini “zorunluluk” olarak yorumlayan Şükrü Kaya, halkçı düşüncenin devlet yönetiminde kendisini gösterebilmesi için laik düşüncenin benimsenmesi gerektiğine de işaret etmiştir.

“Arkadaşlar; bu memleket kâhinlerin ve gayri mesullerin vicdanlara âmil olmasından ve Devlet ve Millet işlerini görmesinden çok zarar görmüştür” diyen Şükrü Kaya, Osmanlı devletinin yıkılış nedenini, devlet ve millet idaresinin “mistik ve dogmatik” esaslara bağlanmasında bulan anlayışı yinelemiş ve Türkiye’nin “her şeyden evvel” laikliğini ilân ettiğini vurgulamıştır. “Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta pragmatik maddiyetciyiz, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız” düşüncesinden yola çıkılarak yasaların “her türlü lahutî(ilahi) hayallerden” arındırıldığını, günün gereklerine ve halkın gereksinimlerine uygun yasalar yapıldığını, devlete yön veren laik düşünceyi şimdi de anayasaya almak istediklerini belirtmiştir. “Biz diyoruz ki, dinler, vicdanlarda ve mabedlerde kalsın, maddî hayat ve dünya işlerine karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız” diyerek laik devlet düzenindeki kararlılığı ifade eden Şükrü Kaya vicdan özgürlüğünü de şu sözlerle vurgulamıştır: “Eşhasın vicdan hürriyetlerine ve istedikleri dinlere intisabına zerre kadar müdahalemiz yoktur. Herkesin vicdanı hürdür. Bizim istediğimiz hürriyet, lâiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir ve âmil olmamasını temin etmektir.” Tarikatların da bu nedenle kaldırıldığına işaret eden Şükrü Kaya “Türkler için yegâne doğru yol ve tarikat(ın) müsbet ilimlere dayanan milliyetçilik” olduğuna dikkati çekmiştir.

Yasa önerisi ile ilgili görüşmelerde; Devletçiliği benimseyen bir devlette ortaya çıkacak liberal politika yanlısı bir vatandaşın, devletin şeklini değiştirme suçu işlemiş olup olmayacağı, komünizm propagandası yaptığı için tutuklanan bir kişinin yapacağı “ben en geniş ve en esaslı bir inkılâb taraftarıyım” savunusu karşısında nasıl bir tutum takınılacağı sorgulanmıştır[4].

Sorulara ilk yanıt Komisyon Başkanı Şemsettin Günaltay’dan gelmiştir. “Türk yaşamıştır; milliyetçi olduğu müddetçe; Türk yaşamıştır, Devletçi olduğu müddetçe; Türk yaşamıştır, ancak kendi varlığının esaslarını kendi ruhundan çıkardığı müddetçe…” diyen Günaltay, Türk’ün hayatından, tarihinden, yüzlerce yıldır geçirmiş olduğu devrimlerden kaynaklanan altı ilkenin anayasaya alınmasından sonra kimsenin bunlara aykırı davranamayacağını, anayasaya aykırı hareket nasıl suç ise bu ilkelere muhalefetin de aynı şekilde suç sayılacağını vurgulamıştır.

Altı ilkeyi anayasaya ekleyerek “bütün yurdun müşterek resmî ve kanunî bir rejimi haline sokmak” istediklerini belirten Recep Peker de öneri yasalaştığı andan itibaren tüm ulus bireylerini bağlayıcı olacağını belirtmiştir. “Temyiz mahkemesinin en büyük hâkiminden en küçük memurlarımıza kadar hüküm veren, tedbir alan, emir veren ve tanzim eden herkes günlük işini yaparken ve kararını verirken kendini bu esasların çerçevesi içinde hissetmek mecburiyeti altına girecektir.” Peker, konuşmasında parti ilkelerinin neden devletin ilkeleri yapılmak istendiğine de açıklık getirmiştir: “C.H. Partisi yeni devletin fikir ve politika kaynağıdır. Parti liberal devletlerde görülen bir çok partilerden biri değildir. Yeni devletin hayatı boyunca derin tecrübelerle pişmiş olan bünyesinden her zaman devlete esaslar vermiştir. Bu sebeple yeni Devlet vasıflarının anlaşılması için bütün alâkadarlar bugünkü Parti programından istifade edeceklerdir. … bir milletin ve bir Devletin tam müstakil bir Devlet ve millet olmak için kendi hayatından doğmuş ve kendi hayatına uygun kendi öz malı bir rejime sahip olması lâzımdır. Böyle olmazsa vaziyet yurdun bir parçası ecnebi istilâsı altında bulunduğu zamana benzer. O halde yurdun hayatî bir esasını teşkil eden rejim ecnebi fikirlerin istilâsı altında demektir. … devletin herhangi iç veya dış güçlüklerle uğraşma zamanında, şarktan, garpten, cenuptan, şimalden, esen tahrib propagandalarına karşı kendisini her zaman korunmaya hazır bulunması elzemdir. Onun için Devletin ana kanununda yalnız cümhuriyetçi olduğumuzun yazılı olması bugün artık kâfi değildir…”

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “ikinci maddeye biraz yan bakan, hattâ kafa tutan bir teşekkül” olarak tanımlandığı, dinsel işleri vicdanlara bırakan bir devletin resmî bütçesinde böylesine bir kurumun yeri olmaması gerektiğinin de dillendirildiği[5] bu görüşme ve tartışmalarda; Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, birlik ve bütünlüğüne karşı içerden ve dışardan gelebilecek her türlü tehdit ve tehlikeye altı ilke ile karşı durulabileceği devrimin yetkin isimlerince vurgulanmıştır. Tehdit ve tehlike olarak görülen liberalizm, komünizm/sınıflılık ve irtica hareketlerinin olumsuzlukları tarihten süzülen gerçeklerle örneklenmiştir. Yeni devletin ilkelerinin; tarihin gerçeklerinden, çekilen sıkıntılardan ve yaşamın gündelik zorunluluklarından çıkarıldığı ve devrimci bir ruhla benimsendiği vurgulanmıştır.

TBMM’de 5 Şubat 1937’de yapılan görüşme ve tartışmaların ardından oylamaya katılan 321 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Devleti’nin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci olduğu saptanmıştır. Böylece Türk ulusu; canı, kanı, azmi, iradesi, uygar ve demokratik kimliği ile can verdiği devletinin ideolojik çerçevesini çizmiş, geleceğini kuracak yol haritasının hangi ilkeler üzerinde temelleneceğini belirlemiştir. Devrimcilik ilkesi ile sürekli gelişme anlayışını benimsemesi ise Kemalist Türkiye’nin çağla yarışma azmini ortaya koymuştur.

————————

[1] C.H.P Dördüncü Büyük Kurultayı Görüşmeleri Tutulgası (9-16 Mayıs 1935), Ankara: Ulus Basımevi, 1935; s 77; C.H.P Programı, Ankara: Ulus Basımevi, 1935, s. 1-2.

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima: 2, Cilt: 16, Ankara: TBMM Matbaası, 1937, S. Sayısı: 89, s. 1-3.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima: 2, Cilt: 16. s. 59 vd.

[4] İzmir milletvekili Halil Menteşe bu düşüncesini kamuoyunu aydınlatmak için dile getirdiğini belirtmiştir. Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima: 2, Cilt: 16, s. 62-63.

[5] Bu düşünce Muş milletvekili Hakkı Kılıcoğlu tarafından dile getirilmiştir.


İlgili yazılar

İnce’ye ilk imza Kılıçdaroğlu’ndan olmalı

CHP uzun süre sonra yeniden birden fazla adayla kurultaya gidiyor. Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı konusundaki tercihi bu kurultayı zorunlu kıldı. Havuz

Seçimin önemi

Güçlü bir iktidar… Anayasayı.. Yasayı yok sayacak kadar özgüven. Gelenekleri ters-yüz edebilecek kadar pervasız. Dostlukları, arkadaşlıkları bir anda yok sayabilecek

Enerji de akıl yönetimi?

Güneş ülkesi olan Türkiye ne yazık ki güneşin enerjisinden hiç bir şekilde yararlanamıyor. İspanya’da Madrit’de stadyum büyüklüğünde güneş enerjisi panelleri

Bir Cevap Yazın