Öcalan’ı görünce sakın şaşırma

Öcalan’ı görünce sakın şaşırma

Habertürk yazarı Fatih Altaylı çözüm sürecinde AKP- Öcalan ilişkilerini kaleme aldı. Altaylı’nın AKP iktidarları döneminde Türkiye’nin ciddi anlamda sıkıntılı bir sürece girdiğini yazdığı o yazı:

45 kişinin ölümüne neden olan olaylar, içinde müthiş bir yayılma potansiyeli barındırıyordu.

Bir anda tüm Türkiye’yi etkisi altına alabilirdi.

Sorumluluk sahibi makamlarda oturanlar, yangına köpükle değil körükle gidiyordu.

Ülke son yıllarda yaşadığı en büyük kaosun eşiğindeydi.

Olayların içinde barındırdığı potansiyel, Gezi olaylarını çocuk eğlencesi gibi algılamamıza neden olacak düzeydeydi.

Potansiyelin doruğa çıktığı ve patlamaya çok yaklaştığı bir anda Abdullah Öcalan duruma el koydu.

Büyük ihtimalle MİT aracılığıyla Selahattin Demirtaş’a ve onun aracılığıyla kitlesine ulaşarak “Olayları durdurun” talimatı verdi.

Bilmiyoruz belki başlatma talimatı da ondan gitmişti ama bitirme talimatının Öcalan’dan gittiği kesin.

Öcalan’ın “emri” ile olaylar başladığı gibi hızla bitti.

Ancak bu arada olanlar önemliydi.

Öcalan’ın “Durun” demesinin ardından Kandil, “Hemen değil” havasındaydı, bazı gruplar ise özellikle PKK medyası aracılığıyla “Durmayın, devam edin” diye olayların tırmandırılmasını talep ediyordu.

PKK kontrolündeki pek çok Kürt televizyonunda “Devam edin” altyazıları geçiyor, hatta kimi “provokatif” haberler, duyurular yapılıyordu.

Ancak ilginçtir ki, “dışardaki”lerin kararsızlığa veya devam çağrılarına rağmen siyasal Kürt kitlesinin büyük bölümü Öcalan’ı dinledi.

Sokağa çıktıklarına yakın bir hızla sokaktan çekildiler.

Öcalan bir kez daha “hâkimiyetini” kanıtladı.

Bir kez daha “devlete” önemini hissettirdi. “Bensiz yapamazsınız” noktasına bir kez daha herkesi taşıdı.

Bana göre Abdullah Öcalan, bugün terörün egemen ve kendisinin özgür olduğu yıllar da dahil olmak üzere, siyasi hayatının “en güçlü” dönemini yaşıyor.

Bu gücünü “kendi lehine” kullandığı ve her gün biraz daha etkin bir figür haline geldiği kesin.

Ancak kabul edelim veya etmeyelim ya da hoşlanalım veya hoşlanmayalım, Öcalan bir yandan bu gücünü “Türkiye Cumhuriyeti” lehine de kullanıyor.

Bunda kendi geleceğiyle ilgili kaygılar da bir unsur hiç kuşkusuz ama sonuç olarak Öcalan’ın tavrı Türkiye’de bir iç savaşla ve hatta belki büyük bir parçalanmayla sonuçlanabilecek birtakım gelişmeleri de önlüyor.

Herkesin “bir sonraki seçim” üzerine çalıştığı bir ortamda, Öcalan daha uzun vadeli planlar yapan tek kişi.

Bu yazdıklarım belki garibinize gidiyor, belki hoşunuza gitmiyor ama gerçek bu.

Zaten devlet de bu gerçeğin farkında.

Ülkeyi getirdikleri noktadan Öcalan’ın yardımıyla çıkmak için şimdi İmralı’da bir de “Öcalan sekretaryası” kuruyorlar.

İnönü’nün çok sevdiğim sözünde söylediği gibi, “İnsan hayatına sığan değişiklikler hayret vericidir”.

Bu yüzden Öcalan’ın TBMM’de yemin ettiği günü de görürseniz şaşırmayın.

Sadece İnönü’nün lafını hatırlayın.

ABD, Türkiye’ye rağmen mi silah veriyor?

CUMHURBAŞKANI’nın açıklamalarından anlıyoruz ki, ABD’nin Kobani’de Kürtlere silah vermesinden pek memnun değil.

Normal şartlarda olması da mümkün değil.

Çünkü Cumhurbaşkanı’nın uçakta konuştuğu gazetecilere, Suriye’deki Kürtler ile PKK’nın aynı şey olduğunu söylemesinden birkaç saat sonra ABD, Kobani’ye silah indirdi.

Tabii arada bir de Erdoğan-Obama görüşmesi oldu.

Ve Türkiye’de yaratılan hava, “ABD silahları Türkiye Cumhurbaşkanı’nın izniyle verdi” şeklinde.

Ancak Erdoğan’ın sözlerine bakılırsa böyle bir izin de yok, böyle bir durumu hoş görme vaziyeti de söz konusu değil.

Peki o telefonda ne konuşuldu?

Erdoğan “Silah vermeyin” dediği halde mi silah verildi?

Yoksa Erdoğan bize başka şey, Obama’ya başka şey mi söylüyor?

Birisi bana anlatsın.

Neler dönüyor!

Jandarma ve sivillik

JANDARMA teşkilatı içinde uzun yıllar görev yapmış bir okurum, Jandarma’nın yapısının değiştirilmesiyle ilgili yasa konusunda çok ciddi uyarılarda bulunuyor:

“Sayın Fatih Bey, Ben Jandarma’dan emekli olmuş bir subayım. Yıllarını bu teşkilata vermiş birisi olarak, yaşanan gelişmelerden ciddi rahatsızlık duyuyorum. Bu bağlamda kısaca size Jandarma’nın İçişleri’ne bağlanmasının olumsuzluklarından bahsetmek istiyorum.

Tarihi süreç iki dünya savaşı ile savaşların terk edilmek zorunda kalındığını göstermektedir. Devletler nükleer yok ediciliğe karşı savaş riskine girememektedir. Dolayısıyla savaşların yerini artık etnik, mezhepsel çatışmalar, terör eylemleri ve istikrarsızlıkla mücadele harekâtları almıştır. Bu alan Jandarma türü teşkilatların alanıdır. Çünkü polis orantılılık ve ölçülülük açısından zayıf kalmaktadır. Öte yandan silahlı kuvvetlerin kullanımı şiddetli olmakta ve iç/dış kamuoylarında menfi etki yapmaktadır.

Fetih ve işgalin yasaklanması ve suç olması, saf askeri birliklerin değişim geçirmesine sebep olmuştur. Savaşların yerini terörizm, düşük yoğunluklu çatışmalar gibi olgular almıştır.

Daha çabuk uyum sağlayabilecek, halka daha yakın, hukuku bilen, aynı zamanda silahlı unsurlardan oluşan örgütlere ihtiyaç daha da artmıştır.

Toplumsal olaylarda toplumun polise tepkisi ile Jandarma’ya tepkisi farklı olmaktadır. Polisten çok daha az sayıdaki Jandarma kuvveti, daha etkin olabilmektedir. Bunda iki olgunun etkili olduğu düşünülmektedir. Birincisi; Jandarma’daki erbaş/erleri toplumun kendi evladı, kardeşi ve çocuğu olarak görmesi, ikincisi ise toplumsal olayların genellikle siyasal iktidara tepki olarak oluşması ve polisin biraz daha siyasete yakın olması algısından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.

Ülkemizde Jandarma terörle mücadelede en etkin kullanılan teşkilattır. En çok şehidi bu teşkilat vermiştir. Terörle mücadelede Silahlı Kuvvetler hantal kalmakta, polisin ise teçhizat, eğitim ve losyonu uymamaktadır.

Türkiye’nin % 92’lik bölümünde faaliyet gösteren Jandarma, askerlik kimliğinin değiştirilmesi yerine teknoloji ve profesyonel personelle desteklenmelidir.

2008 yılında cezaevlerinin dış güvenliğinin Jandarma’dan alınıp özel güvenlik teşkilatına verilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak aradan 6 yıl geçmesine rağmen herhangi bir değişiklik meydana gelmemiştir. Çünkü ne ekonomi, ne eğitim, ne de personel açısından bu tür değişimler çok kolay olmamaktadır.

Askerlikten arındırılmış bir Jandarma’nın şimdiki bir Jandarma ile aynı hizmeti verebilmesi için en az beş kat daha fazla nitelikli personele ihtiyaç olacaktır. Erbaş/er mevzuatı ile memur mevzuatı farklı olacaktır. Çalışma koşulları nedeniyle sivil bir Jandarma’nın kaliteli eleman bulması zor olacaktır.

Gündemin çok sıcak ve tehlikeli olduğu son zamanlarda böyle bir değişikliğin yapılması ülke açısından da büyük sıkıntılara sebep olabilecektir. (IŞİD olayları, Ortadoğu’daki mezhepsel ve etnik çatışmalar, Suriye’nin durumu vb.)

Sonuç olarak mevcut Jandarma teşkilatını müdürlük haline getirmektense desteklemek ve geliştirmek çok daha mantıklı, ekonomik ve ülke çıkarlarına uyumlu olacaktır.

Saygılarımla.”

Mali genel kurul şart

BU hafta sonu Galatasaray’da seçim var.

İki de beyefendi başkan adayı.

Kim kazanırsa kazansın benim başkan adaylarına bir tavsiyem var.

Seçimi kazandıktan sonra ilk işiniz, kulübün mali yapısını bir rapor haline getirmek olsun.

Bir bilanço çıkarın ve bu bilançoyla hemen bir mali genel kurul yapın.

Aysal yönetiminin son 2 yılda elde ettiği gelirleri har vurup harman savurduğunu, Aysal çileklerle poz verip hava atsın diye Galatasaray’ı darmadağın ettiğini biliyoruz.

Mali genel kurulda Aysal yönetiminin bütçe dışı harcamalarını tespit edin ve bunları Aysal yönetimine rücu edin.

Edin ki, bundan sonra o koltuklara oturacak olanlar, Galatasaray’ın paralarını çilek pazarlarında çilek sapına har vurup harman savuramasınlar, Galatasaray’ı babalarından miras zannetmesinler.

İşte bu yüzden

ÖNCEKİ gün bir çocukluk arkadaşım uğradı.

Son olarak 4-5 yıl önce görüşmüştük.

Görünce tanıyamadım desem yeridir.

Saçlar ağarmış, 15 yıl yaşlanmış.

“Hayırdır” dedim.

“Çöktüm” dedi.

Hali vakti yerinde, işleri iyi bir adamdır.

3-4 yıldır bir yabancı firmayla mahkemelikti.

Normalde kısa sürede kazanması gereken dava, uzadıkça uzamış, diğer işlerini etkilemiş, bayağı bir sıkıntı çekmiş.

“Davanın bu kadar uzaması beni şaşırtıyordu. Ama sonunda olayı çözdüm” dedi.

“Nasıl çözdün?” diye sordum.

“Benim karşımdaki avukatı televizyonda görünce” dedi.

Anlamadım.

“Bu dava nasıl bu hale geldi diye anlamıyorduk. Ama bir de baktım ki, bizim karşı tarafın avukatı, son dönemde tutuklanan polislerin avukatı olarak ekranlarda. O zaman anladım bizim davanın bizi niye bu kadar perişan ettiğini” dedi.

Bunu niye yazdım, tahmin edersiniz.

Cemaat mensupları, “Yahu haklı olduğumuz yerde bile niye bize kimse sahip çıkmıyor?” diye kara kara düşünüyorlar ya.

İşte bu yüzden.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Devletin yapboz tahtası olmadığını anladığımız zaman


İlgili yazılar

Rusya kaybedecek çünkü….

Gazeteci Halit Kakınç  Türk-Rus ilişkilerinin gerilmesi üzerine  önümüzdeki süreçte yaşanacak sorunları ve kimin kaybedeceğini yazdı. Oda Tv yazarı Kakınç’ın “Kaybedecek

RTÜK üyesinin feryadı!

TBMM Yolsuzlukları araytırma Komisyonu’nun talebi üzerine Sulh Ceza Mahkemesi’nden alınan yayın yasağı  gazete, dergi, ajans, radyo  ve  bazı televizyonlar tarafından

Her konuda konuşan Arınç bu konudaki soruları yanıtlayamadı

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı’nın mahkemeye sevk edilmesine yönelik soruya yanıt veremedi.  Başbakan Yardımcısı Bülent

Bir Cevap Yazın