BAŞBAKAN İÇİN ÇIKIŞ YOK!..

BAŞBAKAN İÇİN ÇIKIŞ YOK!..

Türkiye’de hükümeti hedef alan “büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu”nun tarihi olarak 17 Aralık 2013, birkaç yıldır sürmekte olan AKP-Gülen Cemaati çatışmasının topyekun bir savaşa dönüştüğü gün olarak da kayda geçti. Seçim sandığı ya da daha koyu bir baskı rejimi, Başbakan Erdoğan’ı vahim yolsuzluk ve rüşvet kayıtlarıyla içine düştüğü meşruiyet krizinden kurtarmaya yetmeyecek.

17 Aralık’tan bu yazının yazıldığı güne kadar geçen iki buçuk aylık süre boyunca yaşanan savaşın AKP ve lideri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan cephesinde yol açtığı hasar, iki kelimeyle şöyle özetlenebilir: Meşruiyet yitimi…

Başbakan Erdoğan ve hükümeti, soruşturmaları yürüten savcıların önünü Anayasa ve yasaları çiğneyerek kesmese, uzun süredir biriktirildiği anlaşılan yolsuzluk ve rüşvet kayıtlarından oluşmuş hayli kapsamlı bir “savaş cephanesi”nin meşru kullanım sahası yargı süreci olacaktı. Yargı yolu hükümet tarafından engellendiği için şimdi, çoğu aslında iddianamelerde yer alması gereken ve ses kayıtlarından oluşan bu “malzeme” birbiri ardına sosyal medya ortamına dökülüyor.

Bu topyekun savaşta, Başbakan Erdoğan ve oğlu Bilal arasında 17 ve 18 Aralık’ta kaydedildiği iddia edilen beş ayrı telefon konuşmasına ait kayıtların 24 Şubat’ta YouTube’a yüklenmesi bir dönüm noktası oluşturmuştur.

İlk yolsuzluk operasyonunun düzenlendiği 17 Aralık sabahında birincisinin kaydedildiği belirtilen bu beş görüşme, oğul Erdoğan’ın kendi konutunda istiflediği anlaşılan çok büyük miktardaki kaynağı gayrimeşru nakit paranın acilen başka yerlere taşınması için yapılan faaliyetlerle ilgili. Oğulun ifadelerinden bu paranın babaya ait olduğunu öğreniyoruz. O kadar büyük bir meblağ ki bu, oğul Erdoğan babasına konulacak yer bulunamayan, arta kalmış bir 30 milyon Euro’dan söz ediyor. Baba ve oğlu sonunda bu 30 milyon Euro’nun emlak alımında kullanılarak gayrimenkule çevrilmesi hususunda anlaşıyorlar.

Başbakan Erdoğan bu kayıtların montaj ve dublaj, dolayısıyla sahte olduğunu iddia ediyor.

Bu kayıtların YouTube’a yüklenmesinden iki gün sonra yine Başbakan ile oğlu Bilal arasında, bu kez oğulun babası adına bir işadamından 10 milyon dolar nakit para almasıyla ilgili telefon görüşmesi kayıtları ortaya çıktı. Bu kayıtlarda Başbakan’ın verilen parayı beğenmeyerek, ilgili işadamı hakkında “Kucağımıza oturacak” dediği duyuluyordu.

Diğer taraftan, iktidarın bu hücumlara verdiği “yasal karşılıklar” da ayrı bir meşruiyet sorunu yaratmaktadır.

Mesela, “özel hayatı ve kişilik haklarını korumak” gerekçesiyle internet özgürlüğünü kısıtlayan yasa düzenlemesi… Bu yasanın çıkarılmasındaki amacın, söz konusu ses ve görüntü kayıtlarına erişimin engellenmesi olduğu çok açık. Ancak bu yapılırken, yürütmeye internete erişimi keyfi biçimde yasaklama güç ve yetkisi veriliyor.

İkinci örnek de yargıdaki terfi ve tayinlere karar veren üst bürokratik kuruluş olan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) yeniden düzenleyen yasa…

Bu da aslında internet yasası örneğinde olduğu gibi Cemaat’e karşı bir “topyekun savaş” düzenlemesi ve Gülencilerin önce HSYK’daki, sonra da yargıdaki güç ve etkinliğini kırmayı amaçlıyor.

Ancak bu yeni yasa, HSYK’daki yetki ve gücü hükümeti temsil eden Adalet Bakanı’na vererek yargıyı yürütmenin egemenliği altına sokuyor, böylece demokrasinin olmazsa olmazı “güçler ayrılığı” ölümcül bir yara almış oluyor.

Bu yasal düzenlemeler, iktidarın eski ortağına karşı yürüttüğü topyekun savaş mantığı içinde yarattığı bir olağanüstülük halini yasal çerçeve içine alarak daha da koyu bir otoriterliğe yöneldiğini gösteren, demokrasinin bekası adına kaygı verici gelişmeleri işaret ediyor.

Başbakan Erdoğan ile oğlu Bilal arasındaki söz konusu telefon görüşmelerinin yapılmasına neden olan 17 Aralık operasyonu kapsamında, haklarındaki sağlam bulgularla destekli rüşvet ve yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hükümetin dört önemli bakanı istifa etmek zorunda kalmışlardı.

Başbakan Erdoğan’ın ise bakanları gibi istifa etmeye ve suçsuzsa yargı yolunu açarak mahkemede aklanmaya niyeti yok.

Bilakis o “paralel yapı” olarak adlandırdığı Gülen hareketinin kendisine karşı dış destekli bir darbe tertip ettiğini ileri sürüyor; kendisini “darbe girişimi mağduru” olarak takdim edip, böylece üzerinde yaşayabileceği bir meşruiyet zemini yaratmaya çalışıyor.

Diğer taraftan Gülencilerin Başbakan’ı istifaya zorladıkları çok açık…

Ancak bütün bu siyasi gerçekler, çok güçlü bulgularla desteklenen yolsuzluk ve rüşvet olgularını ortadan kaldırmıyor.

Bazı sorular var ki bunların cevabını önümüzdeki dönemde alacağız: Başbakan Erdoğan, kendisinin, ailesinin ve hükümetinin odağında olduğu bu dehşet verici meşruiyet krizi ortamında ülkesini yönetmeye nasıl devam edecek? Türkiye, toplumu ve devleti sürekli biçimde zayıf düşüren, çatışma tohumları eken bu zehirli atmosferde nasıl yaşayabilir?

Bir ülke düşünün ki muhalefet lideri, Başbakan’a “Başçalan” adını takmış; AKP’nin mitinglerinde bazı muhalifler dayak yemek ve gözaltına alınmak pahasına “Hırsız var!” pankartı açıyor; 17 Aralık’taki operasyonda kamu bankası müdürünün evindeki ayakkabı kutularında bulunan 4,5 milyon dolara atfen halka açık toplantılarda “ayakkabı kutusu” diye bağıranları polis gözaltına alıyor.

Bir başka soru daha akla geliyor: Başbakan’ın bu meşruiyet krizinden çıkmak için geçerli bir stratejisi var mı?

Şimdilik görünen, Başbakan Erdoğan’ın 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimi kendisinin oylanarak sandıkta aklanacağı bir referanduma dönüştürme gayreti içinde olduğu… Başbakan hemen her seçim konuşmasında muhalefete “Sandıkta görüşürüz” diyor.

AKP ileri gelenleri ise başarı çıtalarını bir referandumun geçerlilik oranı olan yüzde 50 artı bir oydan çok aşağıya çekmiş bulunuyorlar. Onlara göre AKP’nin 2009’daki yerel seçimde aldığı yüzde 38,8’lik oy oranının üzerine çıkmak başarı, bunun altı oy kaybı oluyor.

Ancak, bilinmesi gereken bir husus daha var: Demokrasilerde seçim sandığı iktidarın kirli çamaşırlarını yıkama makinesi değildir. Oylar, hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet iddialarını ne aklar ne de ortadan kaldırır. Hukuk ve demokrasi kültüründe, bu gibi suçlamaların aklanacağı ya da cezalandırılacağı yerin bağımsız ve tarafsız mahkemeler olduğu kabul edilir.

Türkiye’nin yerel seçim sandığında Erdoğan ve partisi için kullanılacak oylar hangi oranda çıkarsa çıksın, AKP hükümetine kaybettiği meşruiyetini iade etmeyecektir.

İktidarın başarı olarak lanse edebileceği herhangi bir yerel seçim sonucu ancak bir kısım seçmenin yolsuzluğa rıza gösterdiği şeklinde yorumlanabilir ki bunun nedenlerinin de sosyologlarla siyaset bilimciler tarafından araştırılması gerekir.

Erdoğan’ın, yerel seçimlerde “başarı” olarak takdim edebileceği bir oy yüzdesi elde ettikten sonra bunu, rejimini daha da baskıcı bir karaktere büründürmek için haklılık zemini niyetine kullanmayı planladığı gözlemleniyor.

“Baskı rejimi”, Erdoğan’ın meşruiyet krizini bastırmak için tercih ettiği bir çıkış yolu gibi görünüyor. İnternete sansür ve HSYK yasalarından sonra istihbarat teşkilatına olağanüstü yetkiler ve bağışıklık veren bir yasa tasarısının Meclis’ten geçirilmesi yerel seçim sonrasına bırakıldı.

Daha koyu bir baskı rejimi, ne Erdoğan ne de partisi için bir çıkış yoludur. Bu yola sapıldığı takdirde AKP, kendisine sadık seçmen tabanını hatırı sayılır ölçüde yitirebilir ve bu partinin bir “Erdoğan’sız AKP” formülüyle geleceğe intikali de imkansızlaşır.

Erdoğan ve partisinin bir baskı rejimi için seçmeninin rızasını almasına imkan yoktur.

Şu nedenle: Erdoğan’ın muhafazakar seçmen tabanı nezdindeki popülaritesi iki ayak üzerinde duruyor…

Birincisi onlara sunduğu ve kendisiyle adeta özdeşlik kurduğu “Sünni muhafazakar” politik-kültürel kimlik.

İkincisi de ekonomik büyüme ve refahtan dar gelirli muhafazakar tabanın aldığı göreceli büyük pay.

Türkiye, Erdoğan yönetimi altında daha otoriter ve baskıcı bir rejime yönelirse, sözünü ettiğimiz refah ayağı kesilir. Ekonomik büyüme daha da düşer ve hükümet o nispette refah artışını sağlayamaz hale gelir. Erdoğan tabanının desteğini yitirmeye başlar ve sadece kimlikten oluşan tek ayak üzerinde duramaz; sonunda gider.

Açıklayalım: Yapısal nedenlerden ötürü ekonomisi sürekli cari açık üreten Türkiye 2000’li yılların başında bu cari açığın finansmanına dayalı bir büyüme modelini tercih etmek zorunda kaldı. AB’ye üyelik perspektifi ve reformlar ile bir süre için öngörülebilir bir ekonomiye sahip olan Türkiye bu sayede başarılı oldu ve büyüme sağladı.

Türkiye, bu büyümeyi devam ettirebilmek için cari açığını uluslararası mali piyasalardan gelecek parayla veya direkt dış yatırımla finanse etmeye mecbur. Bunun için ise Türkiye’nin hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve temel hak ve özgürlüklere saygılı, demokratik, kurumsal ve öngörülebilir bir rejime sahip olmaktan başka çaresi yok.

Çünkü kendini dünyadan izole etme yoluna girmiş, otoriter bir rejim altında keyfi yönetilen Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu dış yatırım ve para gelmez; büyüme olmaz; ülke yoksullaşır.

Türkiye, bölgesindeki bazı otoriter rejimlerde görüldüğü gibi, onlara uluslararası sisteme karşı tam veya göreceli bir bağışıklık sağlayan çok önemli bir araçtan yoksun: Türkiye’nin gazı ve petrolü yok. Türkiye bir rantiye devlet değil. Üretmeye ve dünyaya entegre olmaya mahkum; yoksa yaşayamaz.

Yolsuzluk suçlamalarıyla meşru zeminde yüzleşmekten kaçan Erdoğan’ın saptığı çıkmaz sokakta da iktidarını muhafaza etme şansı yoktur.


İlgili yazılar

Perinçek: HSYK Hükümetin emrinde olmayacak!

İşçi Partisi Genel Başkanı ve Ergenekon hükümlüsü Doğu Perinçek, hükümetin desteklediği söylenen Yargıda Birlik Platformu’nun (YBP) büyük başarıyla çıktığı HSYK

Hakan Fidan Erdoğan’ı kızdırdı!

MİT eski Müsteşarı Fidan, kendisine tahsis edilen 30 milyon dolarlık uçağı görevden ayrıldıktan sonra da kullanmaya devam etti. Bu durum,

Bana bir masal anlat baba…

Bugün babalar günü… Tüm babaları, hem anne hem de babalık yapanların günü kutlu olsun. Baba özlemi çekenler… babalar ve çocukları

Bir Cevap Yazın