DEVLET İNANÇ ÖĞRETEBİLİR Mİ?

Soru basit ama cevabı gerçekten zor. Ancak bir o kadar da önemli?

Bu soruya verilecek evet/hayır cevabı, bugün yaşadığımız temel sorunlardan birine açıklık getirecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluştan itibaren bu konuda evet cevabı verdi. Buna Atatürk de dâhildir.

Kurucu iradeye göre, geçmişte halkımıza din doğru öğretilmiyordu. Çünkü onlara göre yaşana gelen İslam, gerçek din, gerçek İslam değildi.

Bu düşünüş tarzı, Türkiye’de laik eğitimi sakatlayan ciddi bir tehdidi de beraberinde getirdi.

Oysa yapılması gereken inanç alanı karşısında devletin tarafsız kalması.

Yani laikliği seçmiş bir devletin soruya hayır yanıtı vermesi gerekirdi.

Laikliğin tarihi gelişimine dair bilgisi olanlar bilir, “hayır” demek o kadar kolay değildir.

Hayır cevabını verebilmeniz için din alanının kurumsal yapılarıyla, devletin kurumsal yapılarının ayrı gelişmiş olması gerekir. Oysa İslam dünyasında her zaman bir içiçelik oldu.

Batıdaki ayrışma ise uzun ve kanlı bir geçmişe sahiptir.

Orada da görünürde ayrı olan kurumlar, zamanla işbirliği yapabilmekteydi.

Dolayısıyla onlarda hiçbir zaman tam olarak devleti din karşısında tarafsız hale getirebilen bir çözüm üretemediler. Bugün bu konuda en başarılı örnek olarak sunulan Fransa dahi başaramadı. Hala Alsace-Lorraine bölgesinde laik eğitim yoktur, ülke genelindeki eğitimde sorunludur.

Atatürk’ün yerleştirmeye çalıştığı laikliğin devletin din karşısında, tarafsız kalmamış olmasını yadırgamamak gerek.

Buna karşılık yadırganması gereken çok şey var.

Türkiye’de laikliğin sadece hukuki bir kavram olarak anlaşılması yadırganmalıdır. Kavramın arkasındaki tarih ve insana dair felsefi anlayışı, Türkiye’ye taşınamadı. Türkiye bu kavramın arka planında yer alan bilgiyi geliştiremedi.

Laikliğin insanın özgürleşme eylemi içindeki yeri konulamadı. Örneğin şu sorunun, laikliğin gelişimini başlatan soru olduğu söylenebilirdi.

Davranışlarımızın sorumlusu kimdir?

Laiklik, insanı davranışlarının sorumlusu, efendisi yapma anlayışıdır. Atatürk’ün ifadesiyle “adam olmaktır”. Bunu engelleyen etkenlerle mücadele etmek, onlar karşısında insana vurgu yapmaktır.

Laiklik, inancın bireyselliğine öncelik verir.

Devletin, bireyin inancı karşısında nötr hale gelmesini sağlar.

Eski Türkçe’de Arapça’nın etkisiyle laiklik “dinsizlik” olarak çevrilmişti. Doğrudur, laiklik, devletin dinsizleştirilmesidir.

Dinin çağrısı doğrudan bireye yöneliktir. Sorumlu tuttuğu varlık bireyin kendisidir. Türkiye Cumhuriyeti denilen yapının cennet yada cehennemle bir ilgisi yoktur. Cennet ve Cehennem yalnız Ahmetler, Ayşeler içindir. “Oku” diye başlayan çağrının muhatabı yalnız onlardır. Yalnız onlar, kendi kişisel yaşamlarında “yasak” kavramıyla “haram, günah, mekruh” kavramlarını eşitleyebilirler. Oysa devlet, toplumsal yaşamı düzenlerken doğrudan bunları referans alamaz. Alırsa, din üzerinden toplumu parçalar.

Çözüm özgür yurttaşlar olmaktır. Kendi davranışlarının efendisi olan insanlar olmaktır.

Kendi düşüncelerinin üzerinde egemenlik kuramayan bireyler ne dini yaşayabilir, nede bu tür insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda, özgürlük, kardeşlik, dayanışma düşüncesi gelişebilir.

Gelişecek olan yalnızca ve yalnızca “merhamet kültürüdür”. Merhamet etmek ile öğünen, ama başkalarının neden merhamete muhtaç olduğunu sorgulayamayan insan özgür insan olamaz. Merhamet edildiğinde şükür eden insan özgürleşemez.

Yazımızın başlığındaki soru karşısında şu soruları da soralım.

—Devlet niçin din öğretsin?

—Dinimi neden devlet öğretsin?

—Bütün kararlarının kamu yararı ilkesine dayalı olması gerekli olan devlet, insanların, neyin günah neyin sevap olduğunu öğretmekle, onların sırat köprüsünden sorunsuz geçmelerinden nasıl bir kamu yararı sağlayabilir?

—Kullarına “şah damarınızdan daha yakınım” diye seslenen Tanrıya, devlet, kurmuş olduğu okulda bireyi (kulu) eğiterek daha mı yakınlaştırmış oluyor?

—Tanrıya yakınlaştırmak, onun himmetinden yararlandırmak için özel memurlar istihdam etmek, kimi daha çok Allaha yaklaştırır? O memurları mı, onlar tarafından eğitilenleri mi?

—Devlet bana din öğrettiğine, hatta benim dinim olup olmadığını, benim dinim olsa bile benim dinimle olan özel bağlarımı içerip içermediğini sormadan bunu yaptığına göre nasıl bir yarar bekliyor?

—Ben kendi imkânımla, kendi aklımla dinimi öğrenemiyor muyum da devletten bekliyorum bu görevi?

—Tanrıyla bağ kurabilmem, dua edebilmem için, engel ne olabilir ki?

—Doğru, dürüst, erdemli olmayı, günahtan kaçınmayı kendim öğrenemez miyim?

-İslam’ın bütün kaynakları ortadayken, dinimi bunlardan öğrenme yerine bunları yorumlayanlardan öğrenmek, onları din adına otorite haline getirmek, Tanrının otoritesine yeni bir otorite eklemek değil midir?

Not: Daha fazla bilgi için Henri Pena Ruiz’in Laiklik başlıklı kitabına başvurmanızı önerim.


İlgili yazılar

Tavuk Toplum Ve CHP…

Darwin’in söylediği belirtilen önemli bir sözü var.  Çok severim ve her fırsatta da hatırlatırım. Çünkü bu söz Türk toplumunu anlatır. Şöyle

MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZALARI

Usta şair Nazım Hikmet “Memleketimden insan manzaraları” adlı eserinde bu yaz gördüğüm insanlara yer vermemişti. Doğrusu onun gibi bir şair

MİTOMANİ

Normal bir ülkede, bugünlerde ülkemizde yaşananların binde birinin sadece dedikodusu çıksa, ortalık toz duman olurdu. Daha birkaç ay önce devletin

Bir Cevap Yazın