DUYDUK Kİ ZİHNİYET DEĞİŞİYORMUŞ!

Duyduk ki Milli Eğitim Bakanlığında zihniyet değişikliği oluyormuş.

Olsun olmasına da terk edilen zihniyetin ne olduğunu yerine yerleştirilmeye çalışılan zihniyetin özelliklerini anlayamadık.

On yıldır işin başındalar. 1946’dan beri de zaten egemen hale getirilmiş ve değişiklik yaptıklarını söyleyenlerin palazlanmasını sağlamış zihniyetin neyinden şikâyetçiydiler? Doğrusu anlamış değiliz.

Ön yargılı olmayalım olmasına da gerçekten ne değişiyor?

Eğitimin piyasalaşması, 30 yıldır hızını kesmedi.

Hızını kesmeyen sadece piyasalaşma değil, eğitimin dinselleştirilmesi de uzun bir zaman aralığı içinde gerçekleşti.

Eğitim yoluyla birlikte yaşamanın normlarını, değerlerini öğrenme zaten terk edilmişti.

Bugün zihniyet değişikliğinden bahsedenler gerçekten neyi değiştiriyorlar, söyleseler de öğrensek.

Zihniyet değişikliği bugün yönetim mekanizmalarında görev alanların kendileri için egemenlik alanları yaratmasıysa, kendileri o makamlara uzaydan taşınmadılar. Zaten geçmişte de en az bugünkü kadar karar mekanizmalarının içindeydiler.

***

Söz konusu olan eğitim sorunlarımız ise “Zihniyet değişikliği” kavramını önemli bulurum.

Çünkü eğitim olgusu, kendi başına bir sorun üretim alanıdır.

Eğitimden söz edilen her yerde sorundan söz ediliyordur. Çünkü eğitimin doğasına, yerleşik denenmiş bilgiler, denenmiş normlar, değerler egemendir. Bu durum bir ölçüde eğitime statik bir özellik kazandırır. Oysa gerçeklik sürekli değişmektedir. Durağanlık ve değişim diyalektiğinin yarattığı alan eğitime sorun çözme özelliği kazandırır. Kendisini sorunla somutlaştırır.

Eğitimde önemli olan sorunlar değildir. O sorunlara nasıl baktığınız, nasıl ele aldığınız, sorunlar için kullandığınız araçlardır daha önemli olan.

Eğitimde başarı, yönetenlerin zihniyetiyle yakından ilgilidir. Böyle olduğu içindir ki “zihniyet değişikliği” kavramını sıkça kullanırım ve önemli bulurum.

***

Aşağıda alıntılayacağım mail yeni denilen zihniyetin tüm özelliklerini taşımaktadır. Kısaltarak paylaşıyorum,

“…ben ve benim gibi birçok meslektaşım kendi puanlarımızla kadroya geçtik. Bütün kadroya geçenlerin yeri, çoğunun da yaşadığı il değişti. Ertesi sene seçim vardı “biz seçim yatırımı yapmayız” diyen devlet büyükleri, bir sene önce sözleşmelilerin kademeli olarak kadroya geçirilmesinden, 3-5 seneden bahsederken bir anda tüm sözleşmelileri kadroya geçirdiler. Biz söylenen sözlere güvenip en az 3 sene beklememek için okullarımızdan, arkadaşlarımızdan ayrı kalmayı göze aldık. Söylenenlere güvenmek ve buna göre hareket etmenin cezasını ağır bir şekilde ödemeye başladığımızı anladık ama farkına varmadığımız bir şey vardı bunun sadece başlangıç olduğu.
O zaman sözleşmeli olanlar daha önce çalıştığı tüm zamanları kadrolu çalışmış gibi sayıldı 6.5.2010 dan önce çalışan KHK ile kadroya alınan sözleşmelilere zorunlu hizmet affı dahil tüm haklar verildi. Kendi hakkıyla sözleşmeden kadroya geçen öğretmenler için ise MEB sendikalara bir yasa taslağı gönderdi. Bu taslağa göre kendi puanıyla kadroya geçen sözleşmeli öğretmenler de diğer sözleşmeliler gibi zorunlu hizmet dahil tüm hakları verileceği yazıyordu. Adaletten bahseden bir taslak vardı ortada birde yaklaşmış bir seçim… Seçim geçti taslak unutuldu. Biz bugün yarın haklarımız verilir derken bir yılı aşkın süre olmasına rağmen hiçbir adım atılmadı. Söylenen sözlere istinaden 3 sene beklememek adına puanımızla kadroya geçmemiz bize adeta ceza olarak ödetiliyordu. Ama bunula da kalmadı suçumuz büyüktü çünkü onlara güvenip onların açıklamalarına göre hareket etmiştik..
Seçim döneminde tüm sözleşmeli öğretmenler kadroya geçirilirken bir de madde çıkarıldı. 3.16 maddesi. Bu maddede “..6 mayıs 2010 tarihi ile ilgili zorunlu hizmet bölgelerinde görev yapmakta olan öğretmenler adaylıkları kaldırılmış olmak kaydıyla bulundukları eğitim kurumlarında ya da illerde çalışmaları gereken sürelerini tamamlayıp tamamlamadıklarına bakılmaksızın il içi ve iller arasında yer değiştirme dönemlerinde yer değiştirme isteğinde bulunabilirler” ibaresi vardı evet ben o tarihte zorunlu hizmet kapsamında İstanbul’da bir okulda öğretmen olarak görev yapmaktaydım. . Aradan 5 ay geçti atamamla ilgili soruşturma açıldığını öğrendim. Hakkım olmadan tayin istediğim iddia ediliyordu şaşırdım. Soruşturma bu gün sonuçlanır yarın sonuçlanır derken yaklaşık 200 gün geçti. Bu geçen sürede her gün sonuç bekledik yarın ne olacağımı nerede olacağımızı bilemeden yaşadık. Sonuç açıklaması geciktirilerek belirsizliğe sürüklenip psikolojik baskı altına alındık.
Atama iptal neden ise yalan söylemememizmiş o madde (3.16) 6.5.2010 tarihinde öğretmen olarak çalışanlar için hazırlanmış biz ise sözleşmeli öğretmen olmamıza rağmen öğretmenmiş gibi yalan beyanda bulunmuşuz. Bu yüzden tayinimiz iptal edilmiş üstüne sanki tayinimiz yapılan ilde yüz kızartıcı bir şey yapmışız gibi evlilik vb özür gurubu haklarımız da 3 yıl süreyle engellenmiştir. Seçim zamanında haklarımızın verileceği ile ilgili taslağı sendikalara gönderen MEB seçimden sonra haklarımızı vermesi gerekirken tam tersi uygulamayla bizi sahtekar olarak nitelendirip telafi edilemez derecede mağdur etme yoluna gitmişlerdir. Tek suçu yapılan açıklamalara göre kendi puanımızla kendi hakkımızla kadroya geçmek olan biz öğretmenlere söz verilen hakların verilmesi bir yana dursun tayin iptali özür durumu haklarının alınması yalan beyan verdiğimiz gibi suçlamalarla haksızlıklara uğratılmaktayız.”

Öğretmenimizin maili uzayıp gidiyor.

***

Yukarıdaki mailde anlatılan sorunun sorumlusu Bakanlığın ta kendisi.

Oysa aynı Bakanlık yarattığı sorunun sorumlusu olarak öğretmeni yalan bilgi vermekten soruşturmaya tabii tutuyor atamalarını iptal ediyor.

Atamalara başvuru her ne kadar bilgisayar üzerinden yapılsa da karar belgeler üzerinden yapılıyor. Belgeleri incelemeyen, yanlış atamanın gerçeklemesini sağlayan Bakanlığın kendisi olduğu halde bunu düzeltmek yerine öğretmeni cezalandırmayı tercih ediyor.

Öğretmene de kendini haklı görüyorsan yargıya başvur deniliyor.

Değiştiği söylenen zihniyet bu.

İmam-Hatip Okullarını Anlamak–2

Önceki yazımızda İmam Hatip Okulları için bazı tezler ileri sürmüştüm. Bunlardan ilki bu okulların bireylerin, din ve vicdan özgürlüğünün gereği olarak dinini öğrenme, öğretme talebinden kaynaklanmadığı şeklindeydi. Bu teze bağlı olarak İmam-Hatip Okullarının temel misyonu, egemen anlayışın dini anlayışını yerleştirmek ve yaymak biçiminde geliştiğini, doğal olarak da bu okullara, dinin öğrenildiği yerler olarak bakılamayacağını söylemiştik.

Yürürlükteki mevzuata göre İmam-Hatip okulları, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı birimler ile diğer kurumların ihtiyacı olan din görevlilerini yetiştirmek üzere açılmış meslek okuludur. Böyle tanımlanmış olsa da gerçekte bu okullar çok daha farklı misyonlara sahip olmuştur.

Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi bu misyonların başında komünizmle mücadele ile siyasal islamın inşasını sağlamak gelmekteydi.

İmam-Hatip okullarının sadece okul olmadığına dair iddiamızı önemli ölçüde bu iki misyona bağlamaktayız.

İmam-Hatip Okulundan İmam-Hatip Camiasına

Hayreddin Karaman, İslamcı çevrelerin önemli ideologlarından biridir. Karaman’a göre İmam-Hatip okulları “İslami hizmetin, aracı, vasıtasıdır” Çünkü mevcut okullar, toplumu, daha iyi bir müslüman toplum haline getirmekten uzaktır. Giderek de toplumun yapısını bozmaktadırlar. İmam-Hatip okulları ve etrafında toplanmış insanlar, bu gidişe dur diyebilecek olanlardır. Karaman Hoca bu kesimi “İmam-Hatip Camiası” yada “İmam-Hatip nesli” olarak adlandırmaktadır.

Hoca’nın sözleri burada bitmemekte şöyle devam etmektedir:

“Zaten ben bu camiayı, bir mektep mensubiyeti olarak, diploma olarak da kabul etmiyorum: Bir zihniyet, bir misyon olarak kabul ediyorum. Benim kafamdaki kavrama göre, çoğunluğun temsil ettiği misyonu ve zihniyeti temessül ve temsil eden bütün insanlar, hangi mektepten mezun olurlarsa olsunlar, imam-hatip camiasının mensuplarıdırlar.”

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere “İmam-Hatip” ismi sadece bir okulu değil, İslamlaştırma misyonu etrafında örgütlenmiş çevrelerin bir tür örgütsel adıdır.

Okulların devlet okulu olması, bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü Karaman Hoca’nın da sıkça vurguladığı, örneklerini verdiği gibi İmam-Hatip Okullarının yapımında organize olmuş kişiler, onların oluşturduğu yapılanmalar vardır. Kurulan dernekler, vakıflar ile toplanan paralar, bu okulların arsalarının alınmasında yada binalarının yapımında kullanılmıştır. Bu olgu zengin ve yardım sever kişilerin kendi adlarını yaşatmak yada eğitime katkı amaçlı yaptıkları okullardan çok daha farklı özelliklere sahiptir.

Bu okulların millet –devlet kaynaşması olarak sunulması tümüyle yanlıştır. Hatta bunun tersinin geçerli olduğu, olup bitenin millet-devlet ayrışması biçiminde okunması gerekir. Çünkü bu okullara yardım ve destekte bulunanların diğer okulları reddetmesi, buna karşılık İmam-Hatip okulunu yüceltmesi bütünleşme değil olsa olsa ayrışma anlamına gelir.

İmam-Hatip okulları hariç Türkiye’de başka hiçbir okul, toplumsal alt kimlik oluşturmanın aracı olmamıştır.

Her okul mezununda bir aidiyet yaratır. Ancak bunun genellikle siyasal bir karşılığı yoktur. Ayrıca okulun mezunu olmayanlar tarafından güçlendirilen bir özelliğe de sahip değildir.

İmam-Hatip Okullarının yeniden açıldığı 50’li yıllarda böyle bir özellik gösterdiği söylenemez. Sonradan bu özelliği kazanmıştır.

Bu okulların açılmasında önemli adımlar atmış olan DP’nin Milli Eğitim Bakanlarından Tevfik İleri’ye göre “asıl amaç münevver din adamı” yetiştirmekti.

Bu amacın bu okullar etrafında örgütlenmiş kimseler tarafından benimsenmediği çok açıktır. İslamcı görüşleriyle bilinen Sabri Akdeniz bu gerçeği şöyle ifade etmektedir.

“Dinle ilgisi bulunmayan bazı aydınlar, aydın din adamı yetiştirmek gerektiğini, buna ülkemizde ihtiyaç olduğunu ileri sürdüler. Din bilgisi öğretmeni, din görevlisi, aydın din adamı yetiştirmek gibi gerekçelere ve bu yoldaki isteklere o zaman elbette karşı çıkılmazdı.”

Münevver din adamı yetiştirmekten, okulların imam-hatip nesli, camiası, İslamlaşmanın aracı, vasıtası haline gelmesi kuruluşundaki yanlışlardan ve yönetenlerin bilinçli tercihlerinden gelmektedir.

Birçok işte olduğu gibi kervanı yolda düzme mantığı bu okulların açılışında da etkili olmuştur. Bodrum katlarda, terk edilmiş binalarda açılan okullar, doğal olarak belli bir amaç etrafında örgütlenmiş kesimleri harekete geçirmiş, sonuç olarak da devletin okulları zamanla bu kesimlerin okulları haline gelmiştir. Birçok bina ve yurdun bu okullar adına kurulmuş derneklere ait olması bunu göstermektedir.

Komünizme Karşı Mücadelenin Aracı

Ama asıl değişim, İslamlaşma yoluyla komünizme karşı mücadele seçeneğinin politika olarak benimsenmesiyle başlar. Bu durum İmam-Hatip okullarının bütün iktidarlar tarafından korunmasında, kollanmasında ve güçlendirilmesinde birinci derecede etkili olmuştur. Yaygın görüş İmam-Hatip okullarının merkez sağ tarafından çoğaltıldığı desteklendiği şeklindedir. Bunun doğruyu yansıtmadığını söylemek gerekir.

27 Mayıs Askeri Darbesinin DP partiye karşı temel iddialarından biri irticai hareketleri güçlendirdiği yönünde idi. İmam-Hatip okulları da bu çerçevede eleştiri konusu yapılmaktaydı. Ne var ki 1960 darbesinde İmam-Hatipler olduğu gibi korunmuş, sayıları da arttırılmıştır. 1960 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulan “Milli Eğitim Planı” hazırlama komisyonu raporunda, okulların tasfiyesi yerine ıslah edilmesini benimsemiştir. Islah için önerilen hükümler ise şunlardır:

“a) Öğrenci mevcudu az veya gelişme imkânı görmeyenler hariç diğerleri takviye edilerek devam ettirilmelidir.
b) Bu okullar ortaokula dayalı olmalıdır.
c) Müfredat programları ıslah edilmeli, genel bilgi ve din bilgisi verildikten başka öğrencilerin hayatta müstahsil olmalarını sağlayacak bir meslek sahibi olmaları şartları sağlanmalıdır.
d) Devrimlerimiz ile tatbikattan kaldırılmış olan fıkıh gibi konulara ders programlarında yer verilmemelidir.
e) Bütün öğretmenler seçkin üniversite mezunlarından atanmalıdır.”
Laiklik konusunda duyarlılığı bilinen isimlerden oluşan komisyonun bu kararları almasının nedeni ne olabilir?

Önce söz konusu planın dayanak alındığı raporun Ford Vakfı tarafından finanse edildiğini, hazırlayanlar arasında ABD’li danışmanlar olduğunu hatırlatalım.

1946’daki Meclis Tutanaklarına yansıyan tartışmada Komünizme karşı mücadelede “maneviyat” seçeneğini dile getirenlerin dindarlıkla fazla ilgili olmadıkları biliniyor. Benzer bir durum DP kadroları için de geçerli.
1968 yılında Demirel şunları söyler:

“Din eğitim veren müesseselerimize önem veriyoruz. Geniş kültürlü din adamlarının yaratacağı manevi ortamda dinsiz ve Allahsız maneviyat düşmanı bir maddecilikte halkımızın vicdanından gelen kudret kaşsında silinip yok olacak ve milletimiz, memleketimiz bu sahada layık ve muhtaç olduğu manevi huzura kavuşacaktır.”

Nedense bu manevi huzur hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir.

(Devam edeceğiz)


İlgili yazılar

BİZ BU FERMANI YIRTARIZ BE USTA!

Büyük Usta!Bir ferman yayınlatmışsın: “Ankara’ya giriş, 1. Meclisin önünde toplanmak yasak!” diye. Biz bu fermanı yırtarız be Usta! Para etmez

Bugünü yarına yetiştirmek

Bu yaşımıza kadar ne demokrasi çeşitlerini yaşadık.. . Şimdilerde ileri(!) demokrasiden adı Yeni, içi gelberi Türkiye’sindeyiz. Çocukluğumun klasiklerinden Cervantes’in Don

Çağın En Güzel Gözlü Maarif Müfettişi

Ölümünün 55. yılında (26 Şubat 1961) saygıyla andığımız; Hasan Âli Yücel, aydınlanmacı, yurtsever, şair, düşünür bir devlet adamı olduğu gibi,

Bir Cevap Yazın