İMAM-HATİP OKULLARINI ANLAMAK

Nereden bakılırsa bakılsın, İmam-Hatip okulları 1946’dan beri eğitim sistemimiz içinde merkezi bir yerdedir. Hemen her tartışmanın, her düzenlemenin doğrudan ya da dolaylı biçimde içinde yer almıştır. Son olarak Hükümetin çıkarmış olduğu 4+4+4 yasası da tümüyle bu okullar üzerinden yürütülen tartışmalarla biçimlenmiştir.

Türkiye’de imam-hatip okullarının bu denli tartışma konusu olmasının temel nedeni, bu okulların bir temel hak olarak din ve inanç özgürlüğünün gereği, yurttaşların dinini öğrenme talebinin ürünü olmamasıdır. Çünkü Türkiye’de yurttaşların din karşısında olmasa da din adına konuşanların ortaya koyduğu dini anlayışlar karşısında bir özgürleşme eyleminin olmaması, din eğitimi talebinin başından sonuna siyasi ve toplumsal taleplerle iç içe geçmesine neden olmuştur. Bu Cumhuriyetin en devrimci eylemlerinden biri olarak Tevhid-İ Tedrisat için de geçerlidir.

Meselenin özü bireyin din karşısında kendi din ve inanç özgürlüğünü yaratmasıdır.

Laik eğitimin temel amaçlarından biri bu olmasına karşın, sanıldığının çok daha ötesinde Cumhuriyetin ilk yılları da dahil olmak üzere, sorun bireyin din ve inanç özgürlüğü değil, farklı bir dini anlayışın egemen kılınması olmuştur.

Bunu söylerken amacım geçmişi eleştirmek değil, anlamaya çalışmak.

Çünkü biliyorum ki, Cumhuriyetin kurucu kadrolarının uygulamaları boşlukta oluşmuş değil. Onlar da kararlarını yaşanan toplumsal olaylar üzerinden şekillendirdiler.

Bir daha söylemek gerekirse Türkiye’de din eğitimi talebi, bir temel hak olarak din ve inanç özgürlüğünün üzerinden şekillenmiş değildir.

Durum böyle olunca din eğitimini, onun kurumlarını tartışmak, anlamaya çalışmak Türkiye’de iktidarı, kamusal egemenliği anlamak demektir.

1946’dan 1990’a kadar ki zaman diliminde İmam-Hatip Okullarının temel misyonu komünizmle mücadelededir. Soğuk savaşın, Türkiye için uygun gördüğü insan tipini yetiştirmektir. En büyük destekçileri de komünizmle mücadelenin planlarını yapan, uygulayan başta ordu olmak üzere güvenlik birimleridir.

Biraz iddialı olacak ama 1946’dan 1990’a kadar İmam-Hatip Okulları bir güvenlik kurumudur.

Elbette her kurum tek bir amaçla, işlevle varlık bulmaz.

Öncelik, iktidar ile bu kurum arasındaki bağda etkili olan işlevi ortaya koymaktır. Bizim yaptığımız da budur.

Soğuk savaşın bitimiyle birlikte İmam-Hatip Okullarının güvenlik işlevi ortadan kalktı.

Sonraki süreçte İmam Hatip Liseleri (İHL), başından beri bu okullara destek veren dini grupların, bu okullara özel olarak yüklediği misyonu yerine getiren kurumlar olma özelliği kazanmaya başladılar.Durum böyle olunca komünizmle mücadele adına dün bu okullar üzerinden toplumu biçimlendirenler için tehlike merkezleri oldular.

Ancak bu okulları tehlike olarak görenler ile bu okullar üzerinden dini anlayışlarını egemen kılmaya çalışanların ortak paydası hep Birleşik Devletler oldu.

Gelinen noktada Birleşik Devletler için Türkiye, bulunduğu coğrafyada özgür yurttaşlar topluluğu olarak değil, çok kültürlü, cemaat ve diğer alt kimlikler üzerinden kurulmuş egemenlik alanlarıyla işlevsel olan bir ülke konumundadır. İmam Hatip Okulları bu siyasi proje için kusursuz bir modeldir.

Kamusal ve parasız temel eğitimin amacı bireyin temel hakları kullanma, bundan yararlanma becerisini kazanmasıdır.

Dün de, bugün de bu amaç, eğitimin aidiyet kurma amacının karşısında geri konumda kaldı. Bu nedenle Cumhuriyetin başlangıçta benimsediği ulusal devrimci eğitim, çok başarılı örnekler ortaya çıkarmasına rağmen tam olarak istenilen sonuçlara ulaşamamıştır.

Eğitimde, din ve ahlak arasında ayrım tam olarak yapılamamıştır.

İnancın kurallarını ahlak kuralına dönüştürme, bunları yasaların gerekçesi haline getirme dün de bugün de tüm eğitim sistemimizi çürüten yaklaşımların başında gelmekte.Egemen tavrın bu olması,eğitimle ilgili politik kararlarda bilim ve felsefenin temel alınması gerçeğini ötelemiştir.Kısacası inancı yaşamak yerine inancı hâkim kılma politik karar merkezlerinde hâkim davranış olmuştur.

Bugünün koşullarında inancı yaşamak yerine inancı hâkim kılma talebi neoliberal ekonomik politikaların arayıp da bulamadığıdır.

Kur’an’a davetin “reklam”la buluşması, üzerinde önemle durulacak bir konudur.
Durum sadece reklam panolarıyla da sınırlı değildir. İmam-Hatip ve diğer din eğitim kurumlarıyla ilgili reklam ve tanıtım taleplerin piyasa içindeki hali, inancı öğrenme ve yaşama talebinden çok İslam adına yine Müslüman olduklarını söyleyenlere karşı bir misyonerlik faaliyetidir ve faaliyet pratikte dini olmaktan çok ticari bir egemenlik alanı kurmak biçimde işlemektedir.

Dolayısıyla İmam-Hatip okulları yeni dönemde siyasal işlevlerinin yanına piyasa odaklı yeni işlevleri de eklemiş görünüyor.

Buna ilave olarak Başbakanın yeni bir nesilden söz etmesini, bu okullara özel vurgusu, ilgisi, terk edildiğini ileri sürdüğümüz güvenlik kurumu misyonuna yeniden dönme işareti sayabilir.

Sonuç olarak gelişmeleri birlikte izleyip, süreci birlikte okumaya çalışacağız. Yukarıda paylaştığımız kişisel okumalarımızı bir şekilde test etmiş olacağız.

Bu tür konularda hep söylediğim gibi beni doğrulanmak değil, yanlışlanmak geliştirir.

(Not: Bu konuda yazmaya devam edeceğiz.)

Konu:Gazi Osman Paşa

Önce yerel gazetelerde haber olarak yer aldı, sonra ulusal basın konuya el attı. En sonunda Murat Bardakçı, Pazar günü yazdı ama içimde öfke yatışmadı. Konu Gazi Osman Paşa.

Doğruysa, yapılan zi…k!

Yapanlara da uygun ismi siz verin.

Haberleri ve Murat Bardakçı’nın bahsettiğim yazısını okumayanlar için hatırlatayım. Balıkesir’de Gazi Osman Paşa’nın adını taşıyan bir okulumuz yeni dönemde İmam-Hatip Orta okulu yapılmış, ya da yapılmak istenmiş. Bunu haber yapan gazeteye karşı bir başka yerel gazete Gazi Osman Paşa’nın mason olduğunu ileri sürmüş. Uygulamaya tepki gösteren vatandaşlarımızı masonlara arka çıkmakla eleştirmiş.

Ben Tokat’lıyım.

Onun adını taşıyan liseden mezun oldum. Yürüdüğüm caddeler, oyun oynadığım spor kompleksleri ve daha nice mekan onun adını taşır. Bunca yıl onun adını gururla andım her Tokatlı gibi. Onun kahramanlığını dinledim okul sıralarında. Onun adını anmadan kendini anlatamayacak olanlardan biriyim anlayacağınız.

Şimdi bir kendini bilmez çıkıyor İmam-Hatipleri savunacağım diye Gazi Osman Paşa masondu diyor. Bardakçı’da Paşa’nın mason olmadığını kanıtlamaya çalışıyor.

Diyorum ki Paşa mason olsa ne olur olmasa ne olur?
Gazi Osman Paşa Plevne’de masonluğun destanını mı yazmıştı? Göğsünü masonluk için mi siper yapmıştı?

Büyük Plevne direnişi, masonları mı kurtardı?

Okul sıralarında söylediğimiz Plevne Marşı, masonluğu mu anlatıyor?
Sorulacak soru çok. Ama ne önemi var ki bunların, softalık, akıldışılık bu denli kamu gücü kullanır hale gelmişken.

Acı olan tarihimizin en önemli kahramanına, simgesel ismine yönelik bu tartışmayı başlatanın iktidar partisi ve onun uygulamaları olmasıdır.

Rus Çarı, Romanya Prensi I. Karol’e bir telgraf çeker.
“İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık, dâvâsını kaybetmek üzeredir!”

Bu telgrafı çektiren Gazi Osman Paşa’ya mason diyen ağız, İmam-Hatip diyor!

Ve bir kez daha görüyorum ki İmam-Hatip okulları din öğrenilen okullar değildir. Çünkü adının geçtiği her konu, nihayetinde bir bölünme yaratıyor.

Son KPSS Skandalı

ÖSYM, önceki yıllardaki KPSS ve üniversiteye giriş sınavındaki şifreli sorulardan sonra zaten güvenirliğini tümüyle yitirmişti. Son KPSS sorularıyla ilgili iddialardan sonra bu kurumun, gelecek belirme hakkını ortadan kaldırmak, en azından bu kadar güçlü kılmamak gerekiyor. Çünkü iddialar karşısında gösterdikleri tavır, her türlü ciddiyetten uzak.

Sorular ortada dolaşıyor. Verilen resmi cevap mizah bile olamayacak kadar bayağılık içeriyor. Söylenen şu: “Soruların çalındığına dair bir emare yok”.

Bu tür durumlarda kanıttan çok şüphe önemlidir. ÖSYM, muhataplarının geleceğini belirleyen bir kurum. Burada iddiaların kanıtlanmasından çok iddiaların tersinin söylenememesi önemlidir. O nedenle soruların çalındığına dair bir kanıtın olmamasının bir önemi yok.

Ortalıkta genel kültür kategorisinde dolaşan soruların sadece hafızayla dışarı taşınamayacağı çok açık. Bu kadar uzun soruların sınav sonrasında bu kadar başarılı biçimde yazılı hale getirilmesi mümkün mü? Mutlaka bir yere yazılarak çıkarılmış olmalı?

Beyaz Kalem Yayıncılığın yaptığı açıklama ise kanımızca inandırıcı olmanın çok uzağında.

Ayrıca dedikleri doğru dahi olsa yaptıkları suç niteliği taşır. Çünkü bu tür bir organizasyonu yapmak için onlarca adayın önceden hangi soruları hafızalarında tutacağı, sınavdan çıktıktan sonra bunları yazmaları için hepsinin önceden organize edilmiş olmaları gerekir. Bu da sınav sorularını dışarı çıkarmak için örgüt kurmak anlamına gelir.

Beyaz Kalem Yayıncılık daha ayrıntılı açıklama yapmalıdır.
Şaibenin iki boyutu var.

Birinci boyutu soruların önceden dışarı çıkartıldığı iddiası. İkinci boyutu ise sınav esnasında sınav sorularının dışarı çıkartıldığı.

Eldeki verilerden ikincisinin yapıldığı çok açık. Ancak bunun için sınavın iptali gerekmez. Yapılması gereken Beyaz Kalem için bu soruları dışarı çıkartanları tespit etmek ve bunların sınavlarını geçersiz kılmak olmalıdır.

Buna rağmen ikinci iddianın kanıtlanabilirliği birinci durum hakkındaki şüpheleri ortadan kaldırmıyor.

Önceki skandallarda da söyledik. Yine yenileyelim. Bu tür durumlarda ÖSYM çok kararlı biçimde davranmalı. Kafalarda yanıtlanmayan bir soru kaldığı anda sınavı iptal etme kararlılığı göstermelidir.


İlgili yazılar

TÜRKİYE-SURİYE SINIRINDA YAŞANAN SICAK GELİŞMELER VE SONUÇLARI

Dr.Mehmet Ali EDİBOĞLU Hatay Milletvekili Dışişleri Komisyon Üyesi Suriye’de 2011 yılı Mart ayından itibaren yaşanmakta olan yıkıcı vekalet savaşı tüm

Şu Çinliler bir tek fıtratın sahtesini üretemedi

Ali KARAŞAR Nihayet bunu da gördük, Çin, iPhone, Mercedes ve Eiffel Kulesi’nden sonra, sahte pirinç üretti.   Plastik, patates ve

Kobane Bahane Soytarılık Şahane

İki gün öncesine kadar Kobane’de IŞİD’ın yarattığı dram herkesi ortak bir noktada buluşturmuştu. Oysa HDP’nin yaptığı çağrılarla sokağa dökülenler, Türkiye’de

Bir Cevap Yazın