KONSERVATUVAR NASIL KURULDU

27 Mart Dünya Tiyatrolar günüydü.

Salihli’den Mardin’e kadar ülkemde de yankı buldu.

Bulması da gerekiyordu

Zira ülkem çok zor koşullardan geçerken sanatta çağdaş bir örgütlenmeye gidilmişti.

Anadolu yanmış yıkılmıştı. Devlet de halk da yoksuldu. Bir yandan geçmişin yaraları sarılmaya çalışılıyor öte yandan ekonomik, hukuksal, toplumsal devrimlerle bir daha “hasta adam” durumuna düşmemek, savaş alanlarında kazanılan tam bağımsızlığı siyasete kurban vermemek için var güçle çabalanıyordu. Bir yandan Aydınlanmaya karşıt çevrelerin direnişleri ile mücadele ediliyor öte yandan dünyayı saran ekonomik bunalıma karşı gerçekçi politikalar üretip uygulamaya konuluyordu. Bir yandan ülke demir ağlarla örülüyor öte yandan yeni bir fabrikanın bacası tüttürülüyordu.

İşte Konservatuvar çiçeği bu ortamda açtı.

Devlet Konservatuarının çekirdeği 1 Kasım 1924’te açılan Musikî Muallim Mektebi idi. Erkek Muallim Mektebi’nden seçilen altı öğrenci ile öğretime başlamış, öğrenci kadrosuna yılsonuna doğru Balmumcu Öksüz Yurdu’ndan altı öğrenci daha katılmıştı. Müdürlüğünü Orkestra Şefi Zeki Bey’in yaptığı okul için 1926 yılından itibaren sınavla Avrupa’ya öğrenci gönderilmiş, aynı yıl Nurullah Şevket (Taşkıran) ve Halil Bedii (Yönetken) ardından Ulvi Cemal (Erkin), Cezmi, Ekrem Zeki beyler ve Şan için de Afife Hanım Avrupa’da eğitime başlamıştı. 1930 yılında okulun eğitim süresi altı yıla çıkarılmış, Orkestraya eleman yetiştirme amacına yönelmişti.

Sanatı yaşamla eşdeğerde gören bir lider

Kuşkusuz sanat alanında atılan bu adımlar Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından yakından izlendi ve destek aldı. Müziği, insan yaşamından ayırmayan “… Hayatta musiki lâzım değildir; çünkü hayat musikidir…” diyen, “musikisiz devrim olma(yacağını)” düşünen Mustafa Kemal, 1930 yılında Darülbedayi sanatçılarının Ankara’da verdikleri temsilin ardından; “Efendiler. Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz; hatta Reisicumhur olabilirsiniz; fakat sanatkâr olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim…” diyerek Cumhuriyetin sanata ve sanatçılara bakışını da ortaya koydu.

Türk Tarih Tezi ve Tiyatro

Mustafa Kemal, devrimin geniş halk kitlelerine benimsetilmesinde en etkili yollardan birinin tiyatro olduğu kanısındaydı. Tarih tezinin savunmasını yaparken “herhangi bir davayı millete ve kütleye mal etmek istediğimiz zaman tiyatronun geniş kütleye yapabildiği vasıtasız telkinden istifade etmelidir” diyen Mustafa Kemal Paşa, Faruk Nafiz’den tarih tezi ile ilgili üç piyes yazmasını istedi. Akın, Özyurt ve Kahraman piyesleri bu istek üzerine doğdu. Türklerin Orta Asya’dan nasıl koptuğunu anlatan Akın temsilinin başarısı, ulusal tiyatronun doğmakta olduğunun ilk işaretlerini verdi. Münir Hayri (Egeli) ve Behçet Kemal (Çağlar)’in birlikte hazırladıkları Çoban piyesi ise ikinci adım oldu. Piyesi izleyen Mustafa Kemal’in “Tiyatro, bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır. Bu faaliyete devam edelim!” direktifini, Münir Hayri bir okula gereksinim olduğunu söyleyerek yanıtladı. Mustafa Kemal’in uygun bulması ile Türk tiyatrosunun bilimsel anlamda ele alınmasının ve bir okul çatısı altında örgütlenmesinin önü açıldı.

Sanatta Devletçilik: Millî Musiki ve Temsil Akademisi

1933 yılında Ankara Halkevi Temsil Kolu’nun sahnelediği oyunları izleyen Mustafa Kemal, aralarında Nüzhet Şenbay’ın da bulunduğu gençlere “tiyatro’nun, yalnız hoş bir vakit geçirme, bir eğlenme vasıtası olmadığını bir milletin fikri, içtimai seviyesini aksettiren büyük bir sanat olduğunu” söylerken, aynı zamanda “bu sanata devletin lâzım gelen ehemmiyeti vereceğini, bu sebeple en yakın zamanda, Ankara’da bir ‘Müzik ve Temsil Akademisi’nin açılacağını…” da müjdeledi.

Bu arada Münir Hayri Bey bir “Milli Temsil Akademisi” kurulmasına dair raporunu hazırladı. Mustafa Kemal rapordan çok etkilendi. Bu kadar önemli bir işin “yarım tedbirlerle” başarılamayacağını söyleyerek Avrupa’da konu ile ilgili incelemeler yapılmasını istedi. Münir Hayri Bey, başta Viyana olmak üzere dünya tiyatro merkezlerindeki konservatuvar müdürleri ile yaptığı görüşmeler sonucunda hazırladığı raporunu Mustafa Kemal Paşa’ya sundu. Mustafa Kemal, Akademi ile ilgili yasa metnini de bizzat kendi el yazısı ile kaleme aldı.

25 Haziran 1934’te “Millî Musiki ve Temsil Akademisi Teşkilât Kanunu” ile Maarif Vekâletine bağlı olmak üzere “Millî Musiki ve Temsil Akademisi” kuruldu. Akademi ile;

a)Ülkede bilimsel ilkeler üzerinde millî musikiyi işlemek, yükseltmek ve yaymak,
b)Sahne temsilinin her şubesinde ehliyetli unsurlar yetiştirmek,
c)Musiki muallimi yetiştirmek amaçlandı.

Akademinin; Musiki Muallim Mektebi, Riyaset-i Cumhur Filârmonik Orkestrası ve Temsil olmak üzere üç bölümden oluşması, Akademi’ye ait yönetsel, bilimsel ve meslekî konuları tartışmak ve kararlar almak üzere müdürün başkanlığında bir “Akademi Meclisi” oluşturulması kararlaştırıldı. Yasa ile Temsil Şubesi’nin; “tiyatro, opera, bale ve koro” kısımlarından oluşması, eğitimin parasız ve yatılı verilmesi öngörüldü.

Türk musikisinin yasaklandığını söyleyenlere

Yasa, çok sesli müzik alanında besteci, yorumcu ve öğretmen yetiştirilmesinin yanı sıra sahne sanatlarının geliştirilmesine de olanak tanıyordu. Ancak, uygulamada öncelik Musikî Muallim Mektebi’ne verildi. Mustafa Kemal, 1 Kasım 1934’te TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmada konuya açılım getirdi:
“Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini isteğinizi bilirim. … bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. … Ulusal; ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları, bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak; bu düzeyde, Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir” diyen Mustafa Kemal, bakanlıktan, bu konuya “değerince özen vermesini” istedi.

26 Kasım 1934’te Maarif Vekili Abidin Özmen’in başkanlığında Hasan Ferit ve Cemal Reşit Beylerin de katılımı ile yapılan toplantıda alınan karar doğrultusunda ünlü besteci ve eğitimci Prof. Paul Hindemith Türkiye’ye geldi. Musikî Muallim Mektebi’nin konservatuvara dönüştürülmesini istedi. Konservatuvarın; Serbest Musiki Okulu, Öğretmen Okulu ve Tiyatro Okulu’ndan oluşmasını öngördü. Hindemith’in çalışmaları ile orkestra ve müzik okulu için yapılan hazırlıklar hız kazandı. 1934’te çıkarılan yasa çerçevesinde konservatuvarın musikî bölümünü faaliyete geçirme ve 1 Kasım’da eğitime başlama kararı alındı. 6-12 Mayıs 1936 tarihinde gerçekleştirilen öğrenci kabul sınavlarının ardından da eğitime başlandı.

Türkiye Tiyatrosu Carl Ebert ile Buluşuyor

Maarif Vekâleti, müzik bölümü ile birlikte tiyatro ve opera bölümlerine yönelik çalışmalarını da sürdürdü. 1935 yılı başında “Temsil Akademisi”nin çalışmalarını yürütmek üzere, Bakan Abidin Özmen’in başkanlığında Reşat Nuri, Hasan Âli, Muhsin Ertuğrul ve İsmail Galip beylerin katılımları ile yapılan toplantıda Güzel Sanatların bağımsız bir genel müdürlük haline getirilmesi; Devlet Musikî ve Tiyatro Akademisi kurulması, Devlet Tiyatrosunun opera, operet ve dram şubelerinden oluşması kararlaştırıldı. Kuruluş masrafları için bütçede o günler için oldukça değerli bir miktar, 70 bin lira ayrıldı. Organizasyon işleri ile uğraşmak üzere Avrupa’dan bir uzman getirilmesine karar verildi. Orkestra için, yönetmen Dr. Ernst Praetorius’un uzmanlığına başvuruldu. Tiyatro bölümü için ise Prof. Hindemith’in aracılığı ile Prof. Carl Ebert ile iletişim kuruldu.

Prof. Carl Ebert; Mahir Canova, Melek Ökte ve diğer öğrencileri ile birlikte kampta (1938)

Carl Ebert, Almanya’da tiyatro okullarının kurulmasına öncülük etmiş, oyuncu, yönetmen ve idareci olarak görevler almış, Nazi baskısı ile ülkesinden ayrılmış, İtalya ve İsviçre’de çalışması engellenmiş bir sanat adamı idi. 28 Şubat 1936’da Ankara’ya geldi. Raşid Rıza, Cevat Dursunoğlu, Muhsin Ertuğrul ve Cevat Altar’ın yardımlarıyla Türk tiyatrosunu, sorunlarını inceledi. Onlara şu soruyu yöneltti: “Size bugünkü tiyatro ihtiyacınızı mevcut artistlerle ve ara sıra Avrupa’dan getirilecek ecnebi truplar (yabancı tiyatro kumpanyaları) vasıtasıyla giderecek bir hazır tiyatro mu lâzım? Yoksa Türk Tiyatrosunu temelden kurmaya başlayacak ve ancak senelerden sonra büyüyüp meyvesini verecek bir müessese mi?” Türkiye’nin çağdaş bir tiyatro kurma kararlılığında olduğunu anladığında da “… Bir memlekette ciddî bir san’at tiyatrosuna ancak bu yoldan” gidilebileceğini belirtti.

Carl Ebert, Başbakan İsmet İnönü ile de “uzun uzun” konuştu, tartıştı. Eğitim süresi; tiyatroda üç, operada beş yıl olmak üzere bu konuşmalarla belirlendi. “Bir Milli Türk Opera ve Temaşa Sahnesi Kurmak Gayes ile Tiyatro Mektepleri Tesisi Hakkında” ilk raporunu 3 Mayıs 1936 tarihli mektubu ile Yüksek Öğretim Genel Müdürü Cevat Altar’a sundu. Amaçlarına ulaşmak için “uzun ve zorluklarla dolu bir yolu katetmek” gerektiğini belirtti. “Fakat yeni Türkiye’nin diğer devlet vazifelerinde gösterdiği şayanı takdir azim ve şiddet” Onda, “birkaç senelik bir hazırlık devresinden sonra bu sahada (da) ilk muvaffakiyetlerin görüleceği ümidini hasıl ediyor(du)”. Ön koşul olarak “Devlet Tiyatro Akademisi”nin kurulmasını istedi. Eğitimin önemini vurguladı. Bu sayede yetenekli bireylerin “bir bahçıvan ihtimamıyla” olgunlaştırılabileceğine dikkati çekti. Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi yönteminin fayda sağlamayacağını “bir çiçekle yaz olmaz” atasözü ile açıkladı.

Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümü Carl Ebert’in resmen göreve başlamasından bir ay sonra, 30 Kasım 1936’da 23 öğrenci ile öğretime başladı. Falih Rıfkı’nın da dikkati çektiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, “Cumhuriyetin şerefini artıracak olan devlet san’atkârlarının yetişmesini sabırsızlıkla beklemekte” idi. Atatürk ise bir çocuk sabırsızlığı ile “Devlet Konservatuarı’nın; müzikte, sahnede, kendisinden beklediğimiz teknik elemanları süratle verebilecek hale getirilmesi için, daha fazla gayret ve fedakârlık” istiyordu.

Carl Ebert, bu tarihten sonra Tiyatro ve Opera bölümlerinin kuruluş ve gelişimine tüm gücüyle katıldı. Okulun ders programında yer alan “Konuşma Tekniği ve Mimik”, “Retorik ve Okuma” derslerini, tiyatro öğrencilerinin yetiştirilmesinde yeterli bulmadı. İsteği üzerine “Diksiyon” dersleri ile öğrenciler için son derece gerekli olan “ses eğitimi”nin yapılacağı “Ameli Fonetik” dersi programa alındı. Bu dersi veren Alman Prof. Kuhenbuch’ın yeterince Türkçe bilmemesinden kaynaklanan söyleniş düzeltmeleri ise Tahsin Banguoğlu’nun verdiği “Nazari Fonetik” dersi ile giderildi.

Ebert, geleceğin ulusal Türk Tiyatrosunun yalnızca oyunculara ve şancılara değil, aynı zamanda iyi eğitim almış sanatçı yöneticilere de gereksinimi olduğunu belirtti. En büyük endişesi ise bayan öğrencilerin okula yeterince ilgi duymaması idi. “Mektebe kız talebe gelmiyor; böyle devam ederse kadın rollerine erkekleri çıkarmak mecburiyetinde kalacağız” diyen Ebert, bu ilgisizliği “yarım asır evvele kadar her yerde hüküm süren zihniyete” yani “aktör ve artistliği hakir görmeye” bağladı.

Konservatuvar Yasal Güvenceye Kavuşuyor

Tiyatro ve Opera bölümleri, Carl Ebert’in gözetiminde çalışmalarını ve gelişimlerini sürdürürken, konservatuvara ait yasa tasarısı da TBMM’ye sunuldu. TBMM üyeleri tasarıyı görüşerek 20 Mayıs 1940’da onayladı. “Devlet Konservatuvarı” kuruldu. Yasa ile Konservatuvar; “Müzik” ve “Temsil” olmak üzere iki kısma ayrıldı. Müzik Kısmı; Kompozisyon, Orkestra İdaresi, Piyano-Org-Harb, Yaylı Sazlar, Nefesli ve Vurma Sazları ile Teganni olmak üzere altı şubeye, Tiyatro Kısmı ise Opera, Tiyatro ve Bale olmak üzere üç şubeye ayrıldı. Öğrencilere 85 lira burs verilmesi kabul edildi. Konservatuvarın son sınıf öğrencileri için Tatbikat Sahnesi’nin kurulmasıyla, sistemli opera çalışmaları da başladı ve hızla gelişti. Burslar ise eğitim süreleri uzayan öğrencilerin sıkıntılarını gidermede önemli bir adım oldu.

Prof. Carl Ebert, Konservatuvar öğrencileri ile birlikte

Konservatuvarın Temsil Bölümü’nde Opera ve Tiyatro dışında Bale bölümünün açılması da kararlaştırılmıştı. Bale bölümü İngiliz Kraliyet Bale yöneticisi Dame Ninette de Valois öncülüğünde 6 Ocak 1948’de İstanbul’da eğitime başladı. 1950 yılında Ankara’ya nakledildi. Ayrıca ünlü Macar piyanist, besteci ve etno-müzikolog Bela Bartok’un girişimleriyle konservatuvar bünyesinde bir Türk Halk Müziği arşivi de oluşturuldu. Böylece Türkiye Cumhuriyeti 1950’li yıllara gelindiğinde çağdaşları ile boy ölçüşebilecek bir Devlet Konservatuvarı’nı da örgütledi.

Ankara Devlet Konservatuvarı, ilk mezunlarını 3 Temmuz 1941 günü verdi. Tiyatro Bölümü’nün ilk mezunları; Muazzez Yücesoy (Lutas), Melek Saltukalp (Ökte), Nermin Elgün (Sarova), Ertuğrul İlgin, Mahir Canova, Salih Canar, Nüzhet Şenbay ve Esat Tolga idi. Mezuniyet töreninde öğrencilerin duygu ve düşüncelerini Nüzhet Şenbay dillendirdi. “…Türk Konservatuarı, uzun zamanlar yalnızca arzulanmış olan bir müessese (idi), bugün artık bir hakikattir” dedi. O hakikatin ilk eserlerinin de kendileri olduğunu belirtti.

Konservatuar, Carl Ebert’in yönetiminde 1941 yılından 1947’ye kadar Devlet Tiyatrolarına oyuncu yetiştirdi. 16 Haziran 1949’da Devlet Tiyatroları Kuruluş Yasası yürürlüğe girdi. Böylece tiyatro, opera ve bale sanatlarının yönetimi bir genel müdürlüğe bağlandı. Yasanın yürürlüğe girmesiyle, Tatbikat Sahnesi çalışmalarının yerini, Devlet Opera ve Balesi’nin sergilediği oyunlar aldı.

Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşuna büyük emek veren, Ankara’nın kendisini “mıknatıs gibi çektiğini” söyleyen, öğrencilerinden “çocuklarım” diye bahseden Carl Ebert, bu çalışmalarının yanı sıra, adeta Türkiye’nin tanıtım elçiliğini de yaptı. Türkiye’deki izlenimlerini, anılarını Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde devlet adamları ve sanat çevreleri ile paylaştı. Onlara, “Türkiye’nin, kültürel sorunlarını çözme yolunda nasıl yüksek bir enerjiyle yürüdüğünü” anlattı.

Ebert’in de vurguladığı gibi o günlerden aralarında İngiltere Başbakanı Chamberlain’ın da bulunduğu pek çok kişi “çoğu, cadı kazanı gibi kaynayan Avrupa’da, yüksek makamlarda kasılıp oturmaktansa; Cebeci’de, okul sıralarında oturan gençlerden biri olmayı özlüyordu”

Ya şimdi?


İlgili yazılar

İYİ BİR ŞEY VAR MI ORALARDA

BÖYLE BABA İSTEMEYİZ Birkaç gündür tatile çıktığı iddia edildiği için sesini duymuyorum. Sanki o konuşmayınca içime bir huzur doluyor. Konuştukça

“AFŞİNİN KEÇİSİ GİBİ OKUMAK”

Milli Eğitim Bakanlığının öğrencilere kitap okumayı sevdirmesi başka, kitap önermesi başka bir şey. O nedenle daha 2004 yılında Bakanlık ilk

TOPLUMSAL ZEKA

Nedir insan zekası? Aslında hem kolay hem de zor bir soru? Bu konu ile ilgili çok şey söylenmiş en son

Bir Cevap Yazın