KÜRTÇÜLÜK SORUNU- II

Yüz yüze kaldığımız pek çok sorunu 19 Mayıs 1919 ile başlayan ihtilalin ve ardından gelen devrimin anlamını kavrayamadığımız için çözemiyoruz.

Tarih üzerinde düşünmediğimiz için çözemiyoruz.

Yalnızca ideolojik duruşumuza olumlu ya da olumsuz dayanak bulmak için okuyoruz.

Çözüme değil soruna odaklanıyoruz.

“Türkiye’min ve yurttaşlarımın 19 Mayıs Bayramı kutlu olsun” diyerek geçen haftalarda yarım bıraktığımız “Kürtçülük Sorunu”na devam edelim.

Şeyh Sait Ayaklanması

13 Şubat 1925’te Nakşibendi tarikatına bağlı Şeyh Sait adında bir Kürt lideri Genç ilinin Piran köyünde ayaklandı. Ayaklanma bağımsızlık ya da özerklik mücadelesi güden Kürtçülük hareketinin bir devamı, yeni bir halkası idi. Bir başka yönü ile de “din elden gidiyor” diye şeriat devleti kurulmasını amaçlayan bir eylemdi. Aynı zamanda İngilizlerle yaşadığımız Musul sorunu nedeniyle yabancı güçlerin kışkırttığı, desteklediği bir dış sorun olma özelliğini de taşıyordu.

Fethi Bey başkanlığındaki Hükümet ayaklanmanın kısa sürede bastırılacağını belirtmesine karşın ayaklanma hızla yayıldı. Bu durum İsmet Paşa’nın yeni bir hükümet kurması ile sonuçlandı ve aynı gün yani 4 Mart 1925’te Takriri Sükûn Kanunu çıkarıldı. Biri ayaklanma bölgesinde diğeri Ankara’da olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruldu. Pek çok gazete hakkında kapatma kararı alındı. Ayaklanmanın bastırılması yönünde de ciddi askeri önlemler alındı. 26 Martta üç koldan Varto, Elazığ ve Diyarbakır’a doğru harekât başlatıldı. Böylece Piran, Hani, Palu, Çapakçur ve Darahani arka arkaya ele geçirildi. Ayaklanmacı liderlerinden bir kısmı Irak’a sığındı. Beraberindeki dört yüz kişi ile birlikte İran’a sığınmayı amaçlayan Şeyh Sait ise kendi adamı tarafından tuzağa düşürülerek 14/15 Nisan’da hükümet kuvvetlerinin eline geçti. 38 arkadaşı ile birlikte 6 Mayısta Diyarbakır’a getirildi.

Sorguları sırasında ayaklanmacılardan Ayan üyeliği de yapmış olan Abdülkadir, eskiden beri bağımsız bir Kürdistan için çalıştığını, bu amaçla yabancı elçiliklerle görüştüğünü kabul ederken, oğlu Mehmet, “kürtlük lehine hükümete karşı nümayiş” yaptıklarını, çift taraflı oynayan Bnb. Kasım ise ayaklanmanın Bağımsız bir Kürdistan amacını güttüğünü, dinin de bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Bağımsızlık için çalışanların Terakkiperverler iktidara gelince kendilerine özerklik verilebileceğini umduklarını belirtmesi ise bu partinin kapatılmasına giden süreci başlattı.

Ayrıca mahkeme, Abdülkadir’in evinde Kürtçülüğe ilişkin ve medreselerin kapatılmasından ötürü Atatürk’e hakaret eden pek çok belge ile ateşli silah bulunduğunu, Kürdistan’ın bağımsızlığını sağlamak, sınırlarını belirlemek ve kendisini Kürdistan Kralı ilan edebilmek amacıyla İngilizlerden para yardımı almak için görüşmeler yaptığı da saptadı.

Doğu İstiklal Mahkemesi Şeyh Sait ve onunla birlikte yargılanan 81 kişi hakkında verdiği kararı 28 Haziran 1925’te açıkladı ve 47 kişi idam cezasına çarptırıldı.

Cumhuriyet yönetiminin henüz ikinci yılında patlak veren ve ülkeye bunalımlı günler yaşatan, birçok kanın akmasına yol açan ayaklanmanın bastırılması ve öncülerinin asılması ile yalnız ayrımcılığa değil, devrime engel olmaya çalışan gerici çabalara da önemli bir darbe indirilmişti. Ama genç Cumhuriyet dış destekli önemli bir ayaklanmayı bastırmakla gücünü ve giriştiği devrim yolundaki kararlılığını kanıtlamıştı. Ancak İngiltere de amacına ulaştı. Musul İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakıldı. (Ankara Antlaşması-5 Haziran 1926)

Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasına karşın bölgede ufak çaplı da olsa Kürtçülük, Şeriatçılık amaçlı hareketler, ayaklanmalar daha bir süre devam etti. Roçkotan ve Raman ayaklanmaları kısa sürede bastırıldı ama onu Siirt çevresindeki Sason ayaklanması izledi. 1926’da Dersim’de Koçuşağı, 1927’de de Bitlis çevresinde Mutki ayaklanması ile karşılaşıldı. Ancak tüm bu ayaklanmalar yerel birliklerce bastırıldı. Ele geçirilemeyenler İran’a kaçtı.

Ağrı İsyanı

Şeyh Sait İsyanından sonraki en geniş kapsamlı isyan, Ağrı İsyanı oldu. İskender Bey, Doktor Mehmet Şükrü Sekban, İhsan Nuri gibi Kürt ileri gelenlerinin yeni ve daha milliyetçi içerikteki bu girişimleri sonucunda 1926’dan 1930’a kadar Ağrıda üç ayaklanma çıktı. I. Ve 2. Ağrı ayaklanmaları kısa sürede bastırıldı. İskender Bey Ermenilerle de ilişki içindeydi. Ermenilerle Kürtler arasında sürdürülen görüşmeler sonunda 1927 yılının Eylül ayında Lübnan’da bir toplantı yapıldı. Toplantılara Ermeniler adına Taşnak Cemiyeti Lideri Vanlı Papazyan katıldı ve “Hoybun Cemiyeti” kuruldu (Sonu 1939). Bu ihtilalci Kürt örgütü bir bildiri yayınlayarak “Kürt ulusunun özgür ve bağımsız yaşama isteğini” dile getirdi ve Kürt ve Ermeni ulusları arasındaki dayanışmayı yineledi. Kürtler ve Ermeniler anlaşmışlardı. Buna göre: Ermeniler, Kürtlerin devlet kurmak istedikleri topraklar üzerindeki haklarından vazgeçiyordu. Ayrıca, Amerika ve Avrupa’da Kürtler lehine propaganda yapmayı yükümleniyorlardı. Nitekim, anlaşma sonrası Taşnak partisi Londra ve Zürih’te Kürt bağımsızlığını dile getirdi. Aynı günlerde Ağrı’da üçüncü bir ayaklanmanın hazırlıkları yapılıyordu.

Şeyh Sait İsyanından sonra Ağrı Dağı’na sığınan kimi aşiretlerin de katılımı ile bölgedeki Kürt birlikleri çoktan düzenlenerek eğitilmeye başlanmıştı. Yayınlanan gazete ve bültenlerle de halk, ayaklanmaya teşvik edildi. Ağrı, “Bağımsız Kürdistan’ın bir vilayeti” ilan edildi. Hoybun, İhsan Nuri ile birlikte Celali Aşireti reisi İbrahim Heski’yi paşalık rütbesi vererek Ağrı’ya gönderdi. Bu gelişmeler üzerine hükümet 1930 Haziran ayında Ağrı’da bir tenkil harekâtına karar verdi. Harekât 7 Eylül’de başladı. Bu arada Van’ın bir bölümü İran’a verilerek Küçük Ağrı Dağı Türkiye sınırları içine alındı ve isyancıların İran yolu kapatıldı. Çembere alınan ve açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan Kürtler yarma harekâtı ile İran’a sığındılarsa da askeri birlikler bir süre daha bölgede izleme harekâtını sürdürdü. İngiltere’nin Tebriz başkonsolosu hükümetine gönderdiği raporda ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın Kürtlere yardım ettiğini bildiriyordu. Ermenilerin ise İngiltere’nin Tahran büyükelçiliğine başvurarak Kürtler için silah istediği saptandı.

Üç yıl süren Ağrı ayaklanması 14 Eylül 1930 günü bastırıldı. 8 Ekim günü “Pülümür harekâtı” başlatıldı ve 14 Kasım’da tamamlandı. İhsan Nuri ve Ermeni Vahan İran’a kaçmayı başardı.

Dersim Sorunu

Ağrı ayaklanması bastırılmıştı. Ancak Dersim için için kaynıyordu. Gözler Seyid Rıza’ya çevrilmişti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, yöreden gelen bütün istihbarat raporlarını okumuş ve Doğu illerinde yaptığı geziden sonra bir rapor hazırlamıştı. Raporda Seyid Rıza’nın Hayderan Abassuşağı, Yusufan, Demenan, Hayderan, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerini örgütlediğine dikkat çekiliyor ve 1925’te hükümetten yana tavır alan Dersim’in alevi aşiretlerinin ayaklanma hazırlığı içinde olduklarına dikkati çekiyordu.

Şeyh Sait ayaklanmasından sonra Doğu Anadolu’da bu arada Dersim’de bir temizleme ve silah toplama hareketine girişilmişti. Bölge üçe ayrılmış, silah toplama işlemine başlamış, ayrıca bölgede yönetimsel, ekonomik ve kültürel bağlamda ne gibi önlemler alınması gerektiğine yönelik çalışmalar da başlatılmıştı. Bu amaçla Cemal Bardakçı Diyarbakır’a vali olarak görevlendirildi. Vali aşiretlere karşı yumuşak davranılmasını önermekle birlikte Koçuşağı aşiretine karşı harekete geçilmesi gerektiğini de ekliyordu. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey ise İçişleri Bakanlığına sunduğu 2 Şubat 1926 tarihli raporunda Dersim’i, Cumhuriyet hükümeti için bir “çıban” olarak görüyor ve bu çıban üzerinde “ameliye” yapılmasını zorunlu görüyordu. Gerek Hamdi Bey’in, gerekse 1. Genel Müfettiş İbrahim Tali Bey’in sundukları raporlar Dersim’de hızla ve etkin önlemler alınması gerekliliğine dikkati çekiyordu. Bu doğrultuda 25 Haziran 1927’de çıkarılan yasa ile Genel Müfettişlik (GM) oluşturuldu. İlk GM Elazığ, Urfa, Bitlis, Hakkari, Diyarbakır, Siirt ve Mardin illerini kapsıyordu. Merkezi Diyarbakır olan bu müfettişliğe Dr. İbrahim Tali Öngören atandı. (1934’te Edirne Kırklareli ve Çanakkale illerini içeren 2 numaralı GM kuruldu. 1935’de Kars, Çoruh, Erzincan, Trabzon, Ağrı illerini içeren ve merkezi Erzurum olan 3. GM, Dersim ayaklanmasından sonrada o bölgede 4. GM oluşturuldu.)

Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak da 1930’da sunduğu raporda yönetsel ve eğitsel önlemler alınmasını, bayındırlık hizmetleriyle de Dersim’in diğer bölgelerle iletişiminin sağlanmasını ve hükümetin her açıdan bölgeye girmesini gerekli görüyordu.

1927’de ilk GM kurulurken hükümete o bölgede arazileri kamulaştırma yetkisi de verildi. Böylece topraksız köylüye toprak dağıtılarak yüzyıllardır süren feodal düzenin az çok değiştirileceği düşünülmüştü. 1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile de feodal yapı kırılmak istendi. O düzenin temsilcileri sayılan ağalardan ve şeyhlerden 500 kadarı ayaklanma bölgesinden Batıya göçürüldü. Bu yasa ile Dersim ve civarı yasak bölge ilan edildi. Arkasından Başbakan İsmet İnönü sorunu yerinde görmek üzere 29 Haziran 1935’te Doğu gezisine çıktı. 8 Ağustos’ta İstanbul’a dönerek Atatürk’e bilgi sundu. Atatürk, 1 Kasım 1935’te Meclisi açış konuşmasında “Dersim bölgesinde esaslı ıslahat programının uygulanmasının” düşünüldüğüne dikkati çekti. Bu çerçevede 25 Aralık 1935’te kabul edilen yasa ile Dersim’de; Tunceli adıyla yeni bir il kuruluyor ve asker vali tarafından yönetilmesi uygun bulunuyordu. Bu vali-komutana önemli yönetsel ve yargısal yetkiler de tanınıyordu. Yasa 2 Ocak’ta yürürlüğe girdi. 6 Ocakta Tunceli, Bingöl ve Elazığ illerini kapsayan 4. GM’lik kuruldu. Komutan-valiliğine General Abdullah Alpdoğan atandı. Tunceli’nin ıslahı için de 4 milyon gibi o yıllar için çok yüksek sayılacak bir ödenek ayrıldı. Bu ödenekle iki köprü, Elazığ-Pertek-Hozat-Pülümür karayolu ile, iki kışla ve hükümet konağının yapılaması, değişik yerlerde okul ve dispanserler açılması, halkevleri binalarının inşa edilmesi kararlaştırıldı. Karar hızla uygulamaya geçirildi.

Ancak bu önemli yatırımlar yöredeki bazı aşiret başkanlarınca olumlu karşılanmadı. Onlar özellikle kışla ve karakol yapılmasını kendilerini denetleyecek, baskı altına alacak bir uygulama olarak değerlendirdi. Bu arada ilk iki karakol; Kahmut ile Sin açılmış, Harçik Suyu üzerinde bir asma köprü yapılmıştı. Hozat aşiretleri bu yatırımları olumlu karşılayıp hükümeti desteklerken Ovacık, Nazimiye, Pülümür ve Mazgirt aşiretleri tarafsız kalmayı yeğlediler. Ancak Seyit Rıza, General Alpdoğan ile görüştükten sonra etrafındakilere “Paşanın fikrinin kötü olduğu”nu söyleyerek bu aşiretleri yanına çekmeye çalıştı. Hoybun bildirilerini dağıtan Alişir de onu destekleyerek propaganda çalışmalarını artırdı.

Aşiretler arasında kararsızlıkların yaşandığı bu ortamda General Alpdoğan onlardan silahlarını teslim etmelerini istedi. Ancak propagandalar başarılı olmuştu ve aşiretler silahlarını teslim etmedikleri gibi daha çok silahlanmaya başladılar. “Karakolların sürgün yeri olacağı” propagandasını yapan Seyit Rıza Kürpik’te düzenlediği toplantıda “Mektep, nahiye bizim neyimize? Bunları ortadan kaldırmalı, hepsini yakmalıyız” diyordu.

Dersim’de ayaklanma neden çıktı?

Dersimli M. Nuri’ye göre ayaklanmaya, genç bir kıza yapılan tecavüz yol açmıştı. Silah toplamak için gönderilen birlikten bazı askerler bir kıza tecavüz edince aşiret başkanın oğlu da o birliğe saldırmış ve bölge dışına çıkarmıştı. Ancak bilinen 25 Mart 1937’de Kahmut Karakolu ile Pah arasındaki telefon kablosunun kesildiği ve Sin Köyü karakoluna da baskın yapılarak burasının yağmalandığıydı. Bundan bir ay sonra. 26 Nisan’da da Sin-Hozat arasındaki Askisor Karakolu aşiretlerce kuşatıldı.

Bu saldırılar üzerine askeri önlemlere başvurmak gereği duyuldu. Mazgirt ve Pertek’e askeri birlikler gönderildi. Bu arada Seyit Rıza’nın oğlu İbrahim’in öldürülmesi, Rıza ve yandaşlarının tepkilerini de artırmıştı. Sonuçta 3 Mayıs 1937’de askeri harekâta girişildi. Aynı gün bir uçak filosu da ayaklanan aşiret başkanlarının toplandığı Keçiseken Köyü’nü bombaladı. 4 Mayıs’ta Tunceli halkına uçaklarla yerel dille ve eski ve yeni abece ile bildiriler atılarak ayaklanmacıların hükümete teslim edilmesi ya da bizzat kendilerinin teslim olmaları öğütlendi. Hükümet ayaklanmanın örgütleyicisi Seyit Rıza’yı etkisiz hale getirmeye öncelik verdi. 6 Haziran’da Kızıldağ’daki evi Türk ordusunun ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen tarafından bombalandı. Ancak ele geçirilemedi.

Sürdürülen kararlı harekâttan ötürü halktan çoğu ve aşiret mensuplarından bir kısmı teslim olmaya başladı. Kutu Deresi’ne sığınan Seyit Rıza izini kaybettirirken İngiliz ya da Fransızlara sığınmak isteyen Alişir 9 Temmuz’da öldürüldü. Ardından da Alişan Ovacık-Hozat sınırında öldürüldü. En yakın yardımcılarından yoksun kalan Seyit Rıza ise oğlu Hasan ile üç torununu da yitirince 10 Eylül 1937’de Erzincan jandarmasına teslim oldu. Böylece ayaklanmayı bastırma harekâtı sona erdi.

Bununla birlikte Beyrut’ta yayınlanan Fransızca L’Orient (Doğu) gazetesinin 7 Ağustos 1938 günlü sayısında belirttiği gibi Kürt ayaklanması bir kez daha sonuç vermemişti “fakat tohum ölmeyecek”ti.

Dersim isyanının bastırılmasının ardından uzun yıllar bölgeden ses çıkmadı. Ta ki 1943 yazı Van’ın Özalp ilçesinde meydana gelen İran’a koyun kaçırma olayına kadar. Bu olay nedeniyle gözaltına alınan ve serbest bırakılan 33 kişi Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emri ile sınıra götürülüp kurşuna dizildiler. Olay örtbas edilmeye çalışılsa da 1946’da çok partili yaşama geçişle birlikte soruşturma açıldı. Muğlalı önce idama ardından 20 yıl hapse mahkûm edildi. Karar Yargıtayca bozulduğu günlerde Muğlalı ölünce dosya kapandı.

1950 Ve Sonrası

Türkiye’de iktidarın ilk kez el değiştirdiği 1950’lere gelindiğinde İran ve Irak’ta Kürtlerin bağımsızlık ve özerklik talebiyle silahlı isyanlara yöneldikleri görülürken Türkiye’de benzer bir gelişme olmadı. Buna karşın iktidar partisi içinde yer alan Kürt liderleri bölgedeki koşulları iyileştirme yönünde çabaladılar.

1950 sonlarında ise bağımsız bir Kürt siyasal hareketi yönünde ilk girişimlere paralel olarak ilk gözaltılar da başladı. Ancak bu davalar 60 İhtilali ile birlikte zaman aşımına uğradı.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bazı Kürt aydınları ve aşiret liderleri gözaltına alındı. Bunlardan 55 aşiret ileri geleni iki yıl süre ile Batı illerinde sürgün yaşadı. Bu arada illegal Kürt partisi oluşturma yönündeki çabalar da sürüyordu. 1961’de Silopi’de bir grup Kürt ileri geleni (Abdülkadir Ökten- Faik Bucak, Ömer Turan, Sait Elçi ile birlikte) “Kürdistan Demokrat Partisi Mesullüğü” adı ile siyasi bir birim oluşturdular. Bu birim Türkiye dışındaki başta Barzani’nin önderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi olmak üzere diğer Kürt örgüt ve gruplarıyla yakın temas içerisine girerken, birkaç yıl sonra kurulacak olan partinin ilk adımlarını da attılar. Aynı kadro 1961’de merkezi Diyarbakır’da olmak üzere Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni (TKDP) kurdular. Milliyetçi Barzani hareketiyle yakın ilişkisi olan bu partinin genel sekreterliğine Faik Bucak getirildi. Böylece Kürtler Dersim harekâtından sonra ilk kez bir siyasi hareket oluşturmuş oluyorlardı. Parti tüzüğünde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda “Türk devleti, Kürt ve Türklerden teşekkül eder. Bu iki millet her hususta eşittir” ibaresinin yer almasını öngörüyorlardı.

12 Mart’ın ardından TKDP’liler hakkında dava açılması, kimilerinin tutuklanması ve bu arada Faik Bucak’ın öldürülmesi ile genel sekreter olan Sait Elçi, Irak’a geçerek Barzani’den yardım istedi. Ancak parti içinde de anlaşmazlıklar bulunuyordu. Partiyi kuran Sait Kırmızıtoprak Sait Elçi’ye bir toplantı yapılmasını önerdi. 1971 Haziranında yapılan bu toplantıda partinin iki önemli ismi Kırmızıtoprak’ın emriyle öldürüldü. Bunun ardından öldürme emrini veren Kırmızıtoprak, Hikmet Buluttekin ve Hasan Yıkılmış da öldürüldü. Bu olaylar tam olarak aydınlığa kavuşturulamadı. Kimi kaynaklar Kırmızıtoprak ve arkadaşlarının Molla Mustafa Barzani’nin emri ile öldürüldüğünü söylerken Barzani bunu reddetti ve suikastların TKDP yöneticileri tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti.

Kürtler ilk kez kendi örgütlerini kurarken, diğer yanda 27 Mayıs’tan sonra kabul edilen yeni Anayasa çerçevesinde Türk solunda da yeni gelişmeler filizleniyordu. Bu ortamda 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Parti, Doğu sorunu ile yakından ilgilendi. 29 Ekim 1970’de toplanan TİP Kongresi’nde ise “Kürt Sorunu” ile ilgili bir karar alındı. Buna göre;

“TİP 4. büyük Kongresi, Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde baştan beri, hakim sınıfların, faşist iktidarların zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen baskı ve terör uyguladığını” iddia ediyordu. Bu karar 12 Marttan sonra TİP’in kapatılmasına neden oldu.

Bu arada Ankara ve İstanbul’da okuyan Kürt gençleri, Kürtlük bilinç ve şuurunun yaygınlaşmasını sağlayacak bir dernek kurulması yönünde görüş birliğine vardılar ve 1969 yılı Mayıs sonunda Ankara’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adıyla bir dernek kurdular. Derneğin bir benzeri de kısa süre sonra İstanbul’da kuruldu. 12 Mart döneminde bu dernekler kapatıldı. TKDP yönetici ve üyeleri hakkında da dava açıldı. Ve Sabri Vesek, Şerafettin Elçi, Edip Karahan ve Musa Anter’in bulunduğu pek çok kişi çeşitli hapis cezaları aldılar.

12 Marttan sonra Kürtler arasında yeniden toparlanma ve örgütlenme arayışları başladı. DDKD’nın yarattığı boşluğun doldurulması amacıyla eski yöneticileri ve Ankara’da üniversitelerde okuyan Kürt gençleri bir araya gelerek 1975 yılında Ankara’da Devrimci Demokratik Kültür Derneğini (DDKD) kurdular. Ancak yılsonunda bu dernek de kapatıldı ve kurucuları hakkında dava açıldı. Bu dönemde Kürt grupları arasında çıkan görüş ayrılıkları sonucunda çeşitli adlar altında örgütlenmeler oluşturuldu ve bunların hemen tümü görüşlerini çıkardıkları yayın organları ile açıkladılar.

1974 yılında aralarında TİP’in yöneticiliğini de yapmış bazı Kürt liderleri, Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisini kurdu. Özgürlük Yolu adıyla anılan parti 1976 yılında Devrimci Halk Kültür Derneği adıyla partinin yasal gençlik örgütünü de oluşturdu.

Bu sıralarda THKP-C hareketinin devamı olan örgütlenmelerin oluşturulduğu ortamda, bu çatılar altında bulunan Kürt öğrenciler de kendilerini tartışma ortamının içerisinde buldular. Bu çevrelerden birisi, Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Fis köyünde bir parti kurulması kararına varan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) oldu. PKK, 1979 yılında AP Urfa Milletvekili Mehmet Celal Bucak’ın reisi olduğu Bucak aşireti ile başladığı yoğun bir çatışma süreci içinde kuruluş bildirgesini açıkladı.

Alınan önlemler sonucunda Abdullah Öcalan parti kadrosunun korumak ve yakalanmaların önüne geçmek amacıyla, Türkiye dışına çıkma kararı alı. Bu karar üzerine lider kadrosunun büyük bir kısmı Suriye ve Lübnan’a geçti. Suriye’nin denetimindeki Bekaa Vadisi’nde bir kamp kuran PKK artık bütün merkezi faaliyetlerini buradan yürütmeye başladı.


İlgili yazılar

Kadın!

Erkek egemen toplumumuzda sevgili kadınlarımız erkeklerden kaynaklı daha ne kadar eziyet ve çile çekecekler? Erkeklerimiz; kadınlarımızı, ne zaman, kendileriyle eşit,

Kızdıracak acı gerçekler!

Sultanımız, padişahımız Recep Efendi, “Çocuklarıma helal lokma yedirmedim” demişti. Kukla Başbakan Davutoğlu Ahmet, “Nerde bir zalim varsa onun yanında olacağız”

Abidik Gubidik Ali

İlginç milletiz vessalam. 15  yıldır niye AKP iktidarda daha iyi anlıyoruz. Normal, demokratik, çağdaş bir ülkede neler olurdu neler… Millet,

“KÜRTÇÜLÜK SORUNU- II” için 1 cevap

  1. Zeljko diyor ki:

    Duzdur ki islamda telaq var amma islam pyioxlogsiasi bosanmaq isdeyen sexslere son ana qeder gozel meslehetler verir ki onlar ayrilmasinlar cunki bu qanunun islamda olmasina baxmaya Allahtalanin telaqdan xoslanmadigi da islamda var axi biz niye onu nezere olmiriq ki islam bize evlenmey ucun qarsi terefi tanimaq ucun azadliq vermis ve iki terefin biri biri ile gorusub sohbet etmesine cercive daxolinde icazeni ele ona gore vermisdir ki sonra bele bosanma meseleri ortaya cixmasin İnseallah muselman baci ve qardaslarimiz evlemmezden evvel qarsi terefi gozel taniyandan sonra evlenerler ta islam aleminde bosanmalar olmain

Bir Cevap Yazın