MISIR’A BAKINCA, IRAK’I GÖRÜNCE ATATÜRK’Ü DÜŞÜNDÜM

CHP heyeti Irak’a gitti.
Halk tv adına katıldık kervana.

Seyehat başlamadan bazılarını sıkıntı bastı.
Dışişleri Bakanlığı’nın önce sözlü, sonra yazılı
“Yüksek güvenlik riski var” uyarısının ardından
geziyi daha da gizemli hale getirme peşine düşenler de vardı.

Köşesinde “hakkınızı helal edin” diyeni mi,
tweette ‘helallik isteyeni’ mi ararsınız.

Ayak basar basmaz,
Irak gerçeği yüzümüze tokat gibi indi.
Öyle televizyon haberlerinde gördüğümüzden,
gazetelerde okuduğumuzdan çok farklı.

Konvoy havaalanından çıktı,
‘Yeşil Bölge’ye,
diğer adıyla ‘güvenli bölgeye’gidinceye kadar…

Yol kenarlarında tanklar,
zırhlı araçlar, tomalar,
ağır silahlarla donatılmış asker polis,
10’ar 20’şer metre aralarla barikatlar,
üstü çelik tellerle örtülmüş korunaklar,
Labirenti andıran zig zaglar halinde betonlar.
konvoyun önünde arkasında, sağında solunda
ağır silahlarla donatılmış eskortlar.
İnsan hakkı bilmeyen, sadece verilen emri uygulayan,
robotlaşmış güvenlik güçleri.

Ağzımız açık, şaşkınlık içindeyiz.
Tahminimizin çok daha ötesinde,
karmakarışık bir Bağdat.

‘Yeşil Bölge’ye girmek ise cehennem azabı.
Anlattıklarımızın daha da katı şekilde uygulanışını düşünün.

‘Yeşil Bölge’ veya ‘güvenlikli bölge’ mi?
Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra oluşturulmuş.
Irak’ı daha rahat, huzur içinde! yönetebilmek için.
İntihar saldırılarından, bombalı araç saldırılarından korunmak için.
Canları bu kadar tatlı yani.
Bölgenin dışında günde ortalama 30-40 Iraklının ölmesi mi?
Onlar ölebilir.

Yaşadığınız kentin en elit, en lüks bölgesini düşünün.
Etrafı 3-5 metre boyunda,
neredeyse birer metre genişliğinde beton duvarlarla çevrilmiş.
Yetmemiş, üzerlerinde çivili teller…
Bu bölgede meclis, başbakanlık ve önemli bakanlıklar var.
Yönetenlerin ve bürokratların evleri de.

Bizim kaldığımız otel de burada.
Güvenliğimiz böylece sağlanmış oldu.
Dört gün içinde sadece bir kez bu bölgenin dışına çıktık.
O da türbe ziyaretleri için.
Sıkı güvenlik önlemleri altında,
yollar kesilerek,
konvoyun etrafında vızır vızır dönen
ağır silahlı koruma araçları eşliğinde.
Anlayacağınız, Irak halkını,
yoksul, perişan, asıl acıyı çeken,
her an ölebileceğini kabullenmiş,
kaderine razı, boyun eğmiş halkı bir kez görebildik.
O da uzaktan.

Devleti yönetenler etnik ve mezhebine göre ayrılmış.
Sünni-Şii-Kürt-Türkmen-Hristiyan ve onlarca tanımlama.
Her kararda, her atılan adımda bu ayrım işin içine giriyor.
Temsilcilerini soracak olursanız eğer,
onlar rahat, keyifleri yerinde.
Kaleleri andıran korunaklı evleri,
çalışma ofisleri var.
Ve onlarca, yüzlerce korumaları.

Bizim gördüğümüze, gözlemlediğimize göre
Her yer ama her yer,
gizli görevli, ajanla dolu.
Otel dışında İzinsiz neredeyse tuvalete gidemiyorsunuz.
Çok katı kurallar işliyor elbette.

Milli Güvenlik Müsteşarı görüşmek istiyorsa görüşeceksiniz.
“Ben görüşmek istemiyorum” yok.
İstek karşıdan gelse de,
dakikalarca bekleyeceksiniz görüşmeye girmek için.

Heyetin programı, yapılacak görüşmeler,
saatlik ayarlanıyor, sık sık değiştiriliyor.

Hergün belirli oranlarda elektrik kesintileri uygulanıyor.
Öyle ki, kaldığımız otele girdiğimizde görevli,
kapkaranlık koridorda odamızın kapı numarasını cep telefonunun
ışığı ile bulabildi.

Saddam diktatörü devrildi, idam edildi.
Peki yerine ne konuldu?
Açıkça dillendirelim: Korku imparatorluğu.

Iraklıların büyük bir bölümünü,
yüzde 80’ler oranında Saddam dönemini özler hale getirmişler.
Sünnisi-Şiisi diktatörü özler duruma gelmiş.
“Böyle olacağına Saddam dönemi olsaydı keşke” noktasındalar.

Saddam döneminin ışıl ışıl, yeşil Bağdat’ı özleniyor.
Saddam döneminde bir Irak Dinarının 3 ABD doları olduğu anlatılıyor.
“Başta diktatör vardı ama, güvenli bir şehirdi,
hergün patlama olmuyordu,
günde 30-40 insan ölmüyordu” deniyor.

Bugünkü yapıdan memnun olan yok mu?
Var elbette.
Kürtler ve İslamcı terör örgütleri.

Şii ve Sünni imamların türbelerine de gittik.
İnsan manzaralarını gördük oralarda.
Özellikle de ‘kadının adının olmadığını.’
50 derece sıcakta kara çarşaflar içindeki,
bırakın kadınları,
6-7 yaşlarındaki kız çocuklarının zavallılığını.
Olmaz, olamaz.

Bağımsızlığın b’sinden,
özgürlüğün ö’sünden,
insan haklarının i’sinden,
demokrasinin d’sinden,
refahın r’sinden,
mutluluğun m’sinden
çağdaşlığın ç’sinden
medeniyet’in m’sinden
bihaber, zavallı, çaresiz,
dinci siyasetçilerin kullanımında,
düşünmeyi, sorgulamayı unutmuş bir halk.
Amerika’nın uydusu bir yönetim.

Filistin’i de görmüştük.
Ortadoğu’nun en önemli ülkesi Irak’ı da görmüş olduk.
Suudi Arabistan’ı, Katar’ı, Kuveyt’i, BAE’yi
görmeye bile gerek yok.

Bir de Mısır tartışması eşliğinde durum tespiti yapalım.
Mursi 52 milyon seçmenin 11 milyonunun oyunu alıp da seçildiğinde
ilk icraatlarını hatırlayalım:
-“Kadınlar ve hristiyanlar cumhurbaşkanı olamaz” yasası çıkarmak,
-şeriat anayasası hazırlamak,
-“kadınlar denize giremez” yasası çıkarmak,
-kız çocuklarının 9 yaşında evlenebileceği hükmünü yasalaştırmaya çalışmak,
-en yakınındaki din adamının ‘eşin ölürse 8 saat daha cinsel ilişkiye girebilirsin’
tartışmasına ses çıkarmamak,
-kadınların pazardan muz, salatalık, patlıcan almalarını yasaklamak…

Şimdi bu anlayış, Türkiye’de ‘demokrasi’ adına savunuluyor.
Savunanlar, en yüksek makamdan ‘kadınlar ve erkeklerin ayrı havuzlarından’
söz ediyor.
Tıpkı, ‘demokrasi bir araçtır, durağa gelinince inilir’ anlayışı gereği,
durağa gelindiğine karar verip otobüsten inilmeye çalışıldığı gibi.

Bütün bu perişanlığı, ölümleri, din çatışmalarını,
İslam adına işlenen cinayetleri, sapıklıkları, yapılan terörü görünce…
Kimi düşünmüş olabiliriz?

Tek bir isim aklımıza geldi elbette.

Dünyanın en büyük devrimcisi,
çağdaş dünyanın saygı duyduğu,
Allah’ın Türk Milletine lütfu diye düşündüğümüz
Mustafa Kemal Atatürk’ü.

Bazı arkadaşlara dedik ki,
“Bugüne kadar milli bayramlarda,
yılda birkaç kez gittiğim Anıtkabir’e artık her fırsatta gidip
teşekkür etmeliyiz.”

Kutsallaştırmak, gözyaşı döküp tepinmek,
‘sen kalk ben yatam’ perişanlığı sergilemek için değil.
Sadece, dünyada ve özellikle de Müslüman coğrafyada,
Ortadoğu’da yaşananları görerek,
“Biz bugün, bütün ayrıştırmalara, çomak sokmalara,
etnik ve mezhepsel kışkırtmalara rağmen farklıyız.
Sayende, teşekkür ederiz” demek için.

Bu sınırlar içinde yaşayan
Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Çerkez, Arap,
Müslüman, Hristiyan, Süryani…
Solcu-sağcı, inanan-inanmayan
herkesin ama herkesin görevidir.
Çocuklarımız ve geleceğimiz için.

Eğer yüreğimizde azıcık vefa,
azıcık insanlık kaldıysa…


İlgili yazılar

Ortak Aklın Devreye Sokulması Lazım

1970’li yıllarda Birleşmiş Milletlerin, ekonomik kalkınma ve çevrenin korunması gibi konularda düzenlediği toplantılarda “sürdürülebilirlik” (sustainability) yeni bir kavram olarak kullanılmaya

Kutan HAS Partilileri Nasıl İkna Etti?

Yeni kabinede dikkatimi çeken iki bakan ve bir anıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Birini kişisel olarak da iyi tanıyorum. Tanıdığım isim

Batan gün kana benziyor!

Güneş bütün haşmetiyle üzerine sis çökmüş kapkara dağın doruğuyla buluşmak için koşuyordu. Şavkı dağın eteklerine serilmiş denizin üzerinde ayna gibiydi.

Bir Cevap Yazın