“OKULLAR HAYAT OLSUN!”

Milliyet Gazetesinin 23 Eylül 2013 tarihli sayısında Ordu Valisi Kenan Çiftçi, kentteki tüm okulları “ev kadınlarının kendi aralarında yaptığı altın günleri olmak üzere birçok toplantıya açacaklarını” söylediğini okuduk. Vali bey bu düşüncesini temellendirmek için “okulların vatandaşların kendi öz malları” olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyor. Bu sözünden anlıyoruz ki Sayın Vali “okul” sözcüğünü “eğitim ortamı” yerine saf haliyle “okul binası” anlamında kullanıyor.

Okul binaların, eğitim dışı amaçlar için kullanımı (sadece bizde değil) bütün dünyada yaygındır. Tarihi de hayli eskidir. Bunda okul binalarının sayısal çokluğunun, coğrafi yayılımının, belirlenmiş zaman dilimlerinde kullanımının payı büyüktür. Örneğin siyasal seçimler nerede ise tümüyle okul binaları kullanılarak yapılır. Deprem ve benzeri doğal felaketlerde, bazı kitlesel toplumsal olaylarda sığınma yeri olarak okul binalarının kullanıldığını görüyoruz. Bu tür kullanımların doğal olduğunu bildiğimizden bugüne değin bu tür kullanımlara yönelik haklı olarak bir eleştiri de olmamıştır. Çünkü bu tür kullanımlar, okul binalarının eğitsel işlevine yönelik bir iddia içermez ve ayrıca geçicicidir.

90’lı yılların sonlarına doğru “okulları halka açmak” sloganıyla meşrulaştırılmaya çalışılarak yapılmak istenenlerle bu tür kullanımların hiçbir ilgisinin bulunmadığının bilinmesini ve bu yeni anlayışın kulağa hoş gelen sloganının, neoliberalizmin temel argümanlarına dayanmakta olduğunun görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Neoliberal politikaların devlet anlayışının temelinde devletin şirket mantığına dayandırılması dolayısıyla kar eden bir kuruluş olması gerektiği bulunur. Okul binalarına yönelik bu anlayışın önemli ölçüde okulun eğitim işlevine müdahale içerdiği de fark edilmelidir.

Bu görüşe göre okul binaları pahalı yatırımlardır ve eğitimde uzun vade de ekonomik sonuçlar doğurur. Dolayısıyla okul binalarının ve eğitimin finansmanının toplanan vergilerle karşılanması, vergilerin maksimum verim için kullanılması için doğru yatırımlar olmadığı dile getirilir. Okul binalarının yurttaşların piyasa içinde karşıladığı bazı ihtiyaçlarının okul üzerinden karşılanabileceği düşünülür. Ayrıca bu uygulama ile devlet dolaylı biçimde piyasada alternatif yaratarak düzenleyici rolünü yerine getirmiş olur. Bu görüşü temellendirmek için başarılı örnekler de zaten uygulama da bulunmaktadır. Endüstri Meslek Liseleri ve Kız Meslek Liselerinde zaten bu yapılmaktadır. Bu okulların döner sermayelerini oluşturan gelirler, her ne kadar eğitim amaçlı etkinliklerle olsa da piyasa içinde okul binalarının, olanaklarının, kullanımı sayesinde yapılmaktadır. Diğer okullarda yer alan konferans, spor ve tiyatro salonlarının, bahçelerinin otopark olarak kullanılması vb imkânlarının okulun eğitim dışı gelire açık bir nitelik taşıdığını gösterir.
Oysa Vali Çitfçi’nin konuşmasına konu edindiği durum bu uygulamaların da ötesine geçme amacını taşıyan Milli Eğitim Bakanlığının Belediyelerle birlikte gerçekleştirmeye çalıştığı bir projesine dayanmaktadır. Üzerinde analitik düzeyde fazla durulmayan bu proje iki yıl önce kamuoyuna “Okullar Hayat Olsun” sloganıyla duyurulmuştu.

“Okullar hayat olsun” sloganı pedagojik tartışmaların neoliberal kafalar tarafından nasıl kullanıldığına ayrıca güzel bir örnektir.

“Okulların yaşama yaklaştırılması” tartışması hayli eski ve önemli bir tartışmadır. Tartışmanın çıkış noktasında ise Romalı düşünür Seneca’nın bir sözü bulunur. Senaca “yaşam için değil okul için öğreniyoruz” demişti. Seneca’nın bu sözü “okul için değil yaşam için öğrenmeliyiz” biçiminde karşıtına çevrilerek, okulların yaşamdan uzaklaştırıldığı eleştirisine temel yapılmıştı.

Milli Eğitim Bakanlığının projesinin bu tartışmaya atıf yapması eğer sadece pedagojik gerekçeler içerse idi anlamlı olurdu. Ama ne yazık ki durum böyle değildir. Milli Eğitim Bakanlığının proje ile ilgili sunumunda yer alan gerekçeleri birlikte okuyalım:

• Okullardan gündüz saatlerinin ancak % 30’u civarındaki kısmında yararlanılması.
• Çoğu yerleşim yerinde okul binaları ve bahçeleri dışında halka hizmet üretilebilecek bu büyüklükte başka fiziki kapasitenin bulunmaması.
• Öğrenciler, aileler ve halkın okullarda mevcut olan eğitsel kaynaklardan ve imkanlardan yeterince yararlanamaması.
• Bilgi toplumunda eğitim ve hayat boyu öğrenme hizmetlerine yönelik talep artışı ve bu hizmetler için gereken bina, bakım ve diğer maliyetlerin yüksekliği.
• Kıt kaynakların etkin kullanılması.
• Gençleri ve çocukları şiddet ve zararlı alışkanlıklardan koruma. Okul güvenli bir sığınak olacaktır.
• Çocuklar ve gençler için yeterli oyun ve spor alanlarının bulunmaması.
• Büyükşehirlerde mahallelinin öğrenme, eğlenme ve dinlenme aktiviteleri için okul bahçeleri dışında alanların olmaması.
• Belediyelerin toplumun ekonomik, sosyal ve fiziki kalkınmasından sorumlu belediyecilik anlayışı gereği eğitimden sağlığa, spor aktivitelerinden zararlı alışkanlıklarla mücadeleye kadar birçok alanda toplumsal sorumluluk gereği hizmet üretmekte oluşları.
• Belediye hizmetlerinin yerellik prensibi gereğince sunulması gerekliliği.

Bu gerekçelerin hiçbirinin elle tutar bir yanı bulunmamaktadır. Toplumun sosyal ve kültürel faaliyetlerine yaptırım yapmayan anlayışı sorgulamak, bu taleplerin karşılanmasını istemek yerine bu gerekçelerle okul binalarını amaç dışı kullanıma sokmak bunu da “okullar hayat olsun” sloganıyla süslemek eğitimcileri, halkı aptal yerine koymaktan başka bir anlam taşımıyor.

Söz konusu gerekçeler içinde “Öğrenciler, aileler ve halkın okullarda mevcut olan eğitsel kaynaklardan ve imkânlardan yeterince yararlanamaması” üzerinde biraz duralım. Okullardaki eğitsel kaynak ve imkânla neyi ifade ettiklerini açıklamamışlar ama her halde kütüphaneleri ve bilgisayarları kastediyor olmalılar. Evet öğrenciler bu imkanlardan tam olarak yararlanamıyorlar çünkü okullardaki kütüphaneler kullanılacak gibi değil, bu işi yapacak kütüphanecilik mezunlarına yıllardır okullar kapatılmış durumda. Bilgisayarların kullanımında etkin Bilgi Teknoloji öğretmenleri ise okullardan kovulmuş durumda.

Mahalle arasında yer alan okulların bahçeleri ise otopark olarak kullanıldığından ya da güvenlik ve personel eksikliği nedeniyle öğrencilere kapatılmış durumda.

Okulların yaşam olması sokağın ihtiyaçlarının okul üzerinden karşılanmasıyla değil uygulanan eğitim programıyla olur. Eğitimin insancılaştırılmasından yola çıkan Polonya-Varşova Üniversitesi Eğitim Fakültesinin değerli hocası Marksist eğitimci İgnacy Szaniawski (1909-1983) konuyla ilgili kitabının bir bölümü içeren ve Türkçede “Okulun Toplumsal İşlevi” adıyla bilinen eserinde bu gerçeği herkesin anlayabileceği şekilde ortaya koymaktadır. Konu hakkında bilgilenmek isteyenler için bu eseri önermek isterim.

İgnacy Szaniawski, okulları yaşama yaklaştırmak gerektiğini açıklarken “hangi yaşam?” sorusunu ortaya atmıştı. Bizde aynı sorudan yola çıkarak okullar hayat olsun derken hangi hayatı okul ile iç içe geçirmeliyiz sorusunu sorabiliriz. Her halde bu yaşamın içinde kadınların “altın gününün olmayacağı/olamayacağı” açıktır.


İlgili yazılar

MİLLETİN AYRANI KABARDI

Türkiye’ye ayak bastığında, fotoğrafı daha iyi analiz edecektir diyenleri ters köşeye yatırdı Recep bey. Azıcık alttan alsa her şey çok

BUZLARI ERİTEN ZİYARET

CHP’nin Ankara’daki iki belediyesinden biri olan Yenimahelle Belediye Başkan ve Meclis üyeleri ile Genel Merkez yöneticileri arasındaki “kırgınlık” “Üst düzey”

Türkiye Artık Ayağa Kalktı!

Dünyanın en adaletsiz, en hukuk dışı seçimini yaşadık. Hitler yöntemleri kullanıldı. Gözlerimizin içine baka baka, gözümüze soka soka, aklımızla alay

Bir Cevap Yazın