“ÖZKARDEŞ” E NE OLDU?!

Yıl: 1919

Erzurum Kongresi kararları – Madde 1:” … Doğu vilayetleri ile Trabzon ve Canik (Samsun) Sancağı ile “Doğu Anadolu” adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis ve bu arada bağımsız sancaklar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ayrılması imkânı tasarlanamayan bir bütün olup, kıvanç ve tasada beraberliği kabul eder ve mukadderatları hakkında aynı amacı güderler. Bu bölgede yaşayan bütün İslam unsurları, birbirlerine karşılılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu, ırk, toplum ve çevre şartlarını anlayışla karşılayan öz kardeştirler.” diyor.

İtilaf devletlerine çağrı niteliği taşıyan Bildiri Metni – Madde 6’da ise 30 Ekim 1918’de [Mondros Mütarekesi imzalandığında] “sınırlarımız içinde kalan ve her bölgede olduğu gibi Doğu Anadolu illerinde de” büyük çoğunluğun Müslüman olduğu bir kez daha vurgulanmış, ardından “birbirinden ayrılmaz öz kardeş olan dindaş ve soydaşlarımızın yerleşmiş oldukları ülkemizin” paylaşılmasından vazgeçilmesi istenmiştir.

Sivas Kongresi’nde ise Erzurum’da kabul edilen 1. madde genişletilmiş; Altı Doğu ili ile Trabzon ve Canik Sancağı yerine ‘Mondros Mütarekesi imzalandığı gün elde bulunan topraklar’ yani Anadolu ve Rumeli vurgusu yapılmıştır. Dolayısıyla bir yandan vatanın sınırları ilk kez belirginleştirilirken aynı zamanda bu sınırlar içinde yaşayan insanlar da “öz kardeş” olarak tanımlanmıştır.

Mustafa Kemal, Anodolu’da benimsen bu tanımlamayı İstanbul’a da taşımak istemiştir. Nasıl mı? Analatalım…

Yarın 28 Ocak… Yani Misak-ı Milli/Ulusal And’ın kabul edilişinin 93. Yıldönümü. Bilindiği gibi Misak-ı Milli Türk Kurtuluş Savaşı ile amaçlanan siyasal hedeflere ulaşmada gözetilecek ilkeleri içeren önemli bir belgedir. İlkeleri; Erzurum Kongresi ile oluşmaya başlamış, Sivas Kongresi’nde geliştirilmiş, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın milletvekilleri ve İsmet Paşa ile yaptığı görüşmelerde olgunlaştırılmış ve ‘son’ Osmanlı Mebusan Meclisi’nde oluşturulan Felah-ı Vatan Gurubu’nda kabul edilmiştir. Ancak Meclis-i Mebusan’da ilan edilen metin ile Mustafa Kemal Paşa tarafından İstanbul’a gönderilen Misak-ı Milli metni arasında küçük, ama önemli farklar vardır.

Mustafa Kemal tarafından İstanbul’a arka arkaya iki metin gönderilmiştir. İlki milletvekilleri ile yaptığı görüşmeler sonunda hazırlanan metin olup Hüsrev Gerede tarafından İstanbul’a götürülmüş ve Meclis’e sunulmuştur. İkincisi ise Mustafa Kemal ile Albay İsmet [İnönü] tarafından hazırlanmıştır. Bu metin Mustafa Kemal’in Meclis-i Mebusan’da kurulmasını istediği Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun programı olarak tasarlanmıştır. Metin, Rauf Orbay’a bir telgrafla ulaştırılmış, telgrafın altına Mustafa Kemal böylece “programın daha da açıklık kazandığı” notunu iliştirmiştir. Bu not, son metnin Mustafa Kemal-Albay İsmet görüşmesi ile ilk metnin tamanlanması ihtiyacından doğduğunu göstermektedir. Ne var ki Mustafa Kemal çok istemesine karşın Meclis’te Müdafaa-i Hukuk Grubu kurulmamış, yerine Felah-ı Vatan Grubu oluşturulmuştur. Üstelik Felah-ı Vatan Grubu “ittifakname” adı ile yeni bir program oluştururken, Meclis’te de Ahd-ı Milli adı verilen bir metin üzerinde çalışma başlatılmışmır. Bu nedenle Mustafa Kemal tarafından gönderilen metin Misak-ı Milli metni için kullanılmıştır.

Şimdi gelelim Ankara’dan gönderilen metin ile Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli metni arasındaki farklara…

1- Ankara’dan gönderilen metin 8 maddeden oluşmaktadır. Misak-ı Milli 6 madde halinde düzenlenmiştir. Bu çerçevede;

Ankara’nın; savaş sorumlusu sayılan ya da Anayasaya aykırı hareketlerde bulunan kabineler hakkında soruşturma açılmasını öngören hükmü metinden çıkarılmış ayrı bir yasa olarak düzenlenmiştir. [Tecziye Ahidnamesi/Cezalandırma Andı]

Ankara metninde iki ayrı madde halinde yazılan “mütareke sınırı” ve “Müslüman halkın bölünmezliği” ile yine iki ayrı hüküm olarak yazılan yabancıların ekonomik yardımlarına ve onlara tanınan ayrıcalıklara ilişkin hükümler İstanbul’da birleştirilmiştir.

2- Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, yabancı devletlerin ekonomik yardımlarından söz ettikleri maddelere dünya barışını korumak amacıyla kurulan Milletler Cemiyetini destekleyen bir hüküm de eklemişlerdir. Ancak kesinleşen Misak-ı Milli metninde bu kuruluştan hiç söz edilmemiştir.

3- İki metin arasındaki kuşkusuz en önemli ayrılık “mütareke sınırının içinde ve dışında” belirlemesinde ortaya çıkmaktadır. Ankara metninde Mondros Mütarekesiyle belirlenen “sınırlar içinde” yaşayan İslam çoğunluğun “ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul’da bölünmezlik daha da geliştirilerek “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan “Osmanlı-İslam” toplulukları için öngörülmüştür. Dikkat edelim bu değişiklik vatanın sınırlarını yeniden belirsizleştirmekte, Osmanlıcılık düşüncesini yeniden canlandırmaktadır. Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli metninde yer alan “mütareke çizgisi içinde ve dışında” ibaresindeki “dışında” sözcüğü işte bu nedenle daha sonraki metinlerde yer bulmamıştır.

4- Yine Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, hazırladıkları metnin 2. maddesinde mütareke sınırları içinde kalan Osmanlı memleketlerinde oturan Müslüman topluluklar için “öz kardeş” deyimini kullandıkları halde bu anlamlı niteleme Misak-ı Milli metninde yer bulamamıştır.

Oysa…

Özkardeşlik; din birliğidir.

Özkardeşlik; aynı yurt için kan dökmek, can vermektir.

Özkardeşlik; geleceği hepbirlikte kurmak idealidir.

Şimdi bu ‘Özkardeş’ sözcüğünün yerine ‘Türk’ sözcüğünü koyun…

İşte Atatürk’ün ulusu tanımlarken, “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken kullandığı ‘Türk’ kavramının karşılığı budur…

‘Türk’ ulusunun içinde yaşadığı devleti yüceltmek isteği, ‘Türk’ ulusunu diğer uluslarla eşit düzeye getirme ideali, ülkesini ve ulusunu diğer ülkeler ve uluslar arasında en üst noktaya taşıma azmi ise ulusçuluk-milliyetçilikdir. Bu isteği, bu ideali, bu azmi taşıyan da milliyetçi/ulusalcıdır.

Atatürk milliyetçiliği/ulusçuluğu yurttaşının Türklüğünü; kökeniyle değil, Türk ulusunun ülkü ve amaçlarına bağlılığıyla, Türk devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü savunmasıyla ve Türk toplumunun çağdaşlaşma çabasını benimsemesiyle ölçer.

Atatürk milliyetçiliği/ulusçuluğu ayırıcı değil birleştirici, bütünleştiricidir. Bölge ve etnik ayrımcılığı değil ülke ve ulus bütünlüğünü öngörmüştür.

Mustafa Kemal, devrimin ideolojisini ortaya koyduğu Medeni Bilgiler kitabında “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir” diyerek, Türk ulusunun oluşumunda etkili olan “tabii ve tarihi vakialar”ı; siyasal varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, tarihsel ve ahlâksal akrabalık olarak sıralamıştır.

1924 Anayasası; çağdaş milliyetçilik/ulusçuluk ve vatandaşlık anlayışını 88. Maddesi ile ortaya koymuş “Türkiye halkına din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından Türk” denileceğini hükme bağlamıştır.

1925 yılında Eğitim Bakanlığı yayınladığı bir genelge ile 1924 Anayasası [Teşkilat-ı Esasiye Yasası] gereğince, Türk siyasal birliğine dahil olan ve Türk harsını kabul eden her ferdin Türk olarak kabul edildiğine dikkati çekmiş, ardından yazışma ve işlemlerde isimlerin önüne “Kürd, Çerkez, Laz gibi lakapların” kullanılmamasını, “Kürdistan, Lazistan, Ermenistan” gibi “taksimat” yapılmamasını “Türkmen, Yörük” gibi Türk kabile isimleri ile ayrı ayrı bir “kavmiyet ve siyasal birlik manasını izafeye çalışan cereyanlara karşı” mücadele edilmesini isteyerek bu konudaki samimiyetini de ortaya koymuştur.

Atatürk’ün hedeflediği çağdaşlaşma ve demokrasi de bu anlayış içinde Türkiye’de yaşayan tüm “Türk”ler için değil midir?

İşte bu anlayış ve algılama içinde Türkiye’de kimi insanların etnik kökenlerini vurgulayarak talepkâr olmaları Amerikalı bir İspanyol’un “ben İspanyol olduğum için şu şu şu hakları istiyorum” demesi gibi bir şey olmuyor mu?

Asıl etnik kökenini öne sürerek hak talebinde bulunmak ırkçılık/faşizm değil mi?

Bu iddiada bulunanlar ırkçı/faşist olmuyor mu?

Bu iddialara siyasal, grupsal ya da kişisel çıkarları gereği geçit verenler faşizmin önünü açanlar, sırtını sıvazlayanlar olarak tarihe geçmez mi?


İlgili yazılar

Enkaz sözüne itiraz ediyorum!

Bir Tarih Öğretmeni olarak, “90 yıllık enkazı kaldırdık” sözüne itiraz ediyorum. Çünkü bu söylem; okuduklarıma, öğrendiklerime ve biriktirdiklerime tamamen ters

Vahdettin Hain Mi?

Yeni Osmanlıcılık moda olunca, son Padişah Vahdettin’in, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan düşman işgali sırasında takındığı tavır da son yılların

İsmail Hakkı Tonguç Unutulmayacaktır…

Önümüzdeki hafta (28 Haziran 2014) İsmail Hakkı Tonguç’u Ankara’da iki etkinlikle anıyoruz… Peki, ölümünden 54 yıl sonra hâlâ saygıyla anılan,

Bir Cevap Yazın